mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2013 Pazartesi

Hasan el-Benna'nın torunu: ‘Mursi seçimlere katılmakla hata etti, Batı tuzak kurdu’

Müslüman Kardeşler'in kurucusu Hasan el-Benna'nın torunu, Oxford'lu profesör, ünlü düşünür Tarık Ramazan Kübra Par'a konuştu



The Circle of European Communicators toplantısı için bir günlüğüne İstanbul'a gelen Tarık Ramazan'ı, İstanbul'da kaldığı otelde yakaladım. Randevu saatimizde uyuya kalmış; bir süre sonra kırmızı yanaklarla lobiye indi. "Fazla zamanım yok, yarım saat konuşalım" dedi ama sonradan açıldı; uzun uzun anlattı.
Ramazan, Müslüman Kardeşlerin kurucu ailesinden gelmesine rağmen hareketi eleştirmekten geri durmuyor. Hareketin kucaklayıcı olmadığını söylüyor ve ekliyor: "Mursi seçimlere katılmakla hata etti, Batı tuzak kurdu ama o fazla saf davrandı"...


İslam ve demokrasi ilişkisini konuşarak başlayalım. Müslüman ülkelerde Batı tipi demokrasiler tam olarak yerleşemiyor. İkisi arasında derin bir uyuşmazlık mı var?
Teorik tartışma ile pratikteki yansımasını birbirinden ayırmamız gerekiyor. İslami anlayışa göre din büyüklerinin otoritesi devletin otoritesinin önüne geçmez. Bunlar iki farklı şeylerdir. Dolayısıyla prensipte sorunumuz yok fakat kendi demokrasi modellerimizi bulmalıyız.

Yani sorun pratikte yaşanıyor...
Irak'a girip Batı tarzı demokrasi dayatırsanız bu çalışmaz. Kültürle, tarihle bütünleştirmelisiniz. Sorun İslam ve demokrasi arasındaki uyumsuzluk değil, sömürgecilik sonrası ortaya çıkan ordu gerçeği ve yozlaşmış ekonomilerle ilgili. Mısır'da yaşadığımız da bu...

Müslüman Kardeşler'in kurucusu olan bir aileden geliyorsunuz. Darbe ile ilgili tavrınız nedir?
Arap Baharı fikrine başından beri karşı çıktım. 2003'te Irak'la başlayan bir strateji var. G.W. Bush'un kullandığı demokratikleştirme söylemi aslında istikrarsızlaştırma anlamına geliyor. Bunu üç yoldan yapıyorlar. Birincisi, politik sistemi parçalayarak, petrol doğal gaz, elektrik kaynaklarını kontrol ediyorlar, Katar ve Suudi Arabistan'ı koruyorlar. İkincisi, bölgeyi istikrarsızlaştırarak İsrail'i koruyorlar ve Batı Şeria'nın işgalini kolaylaştırıyorlar. Filistinliler tüm süreç boyunca unutuldu. Üçüncüsü ise yeterince üzerinde duramadığımız ekonomik boyut. Bölgeyi siyasi olarak istikrarsızlaştırdıktan sonra, IMF ve Dünya Bankası'nın yapısal programlarını dayatıyorlar.
Süreç 2003'te başladı. Şimdi Tunus'ta, Mısır'da protesto yapan insanlar görüyoruz. Açıkçası demokrasi yolunda yürüdüğümüz konusunda şüpheliyim.

Peki ya bu protestoların sivil yanı? İnsanlar kendi iradeleriyle sokaklara çıkmıyor mu?
Freedom House ve Albert Einstein Enstitüsü üzerinden sosyal ağlarda insanları yönlendirenler devlet kurumlarından geliyorlar. Amerikan hükümeti Suriye'de geçen yaz blogger'ları eğittiklerini itiraf etti. Ayrıca 30 Haziran öncesinde protestolara katılan 13 milyon insanı yönlendirdiklerini kabul ettiler. Buradan şunu anlıyoruz: İnsanları sokağa dökmek zor değil.

"Hepsi önceden tezgahlanmıştı" demek mi istiyorsunuz?İki yıl önce Müslüman Kardeşler'e bunun bir tuzak olduğunu ve seçimin bir parçası olmamaları gerektiğini söyledim. "Bir adım geri çekilin ve mümkünse karşı güç olarak konumlanın" dedim. Daha önce Batı, Hamas'ı destekleyerek seçimleri kazanmalarını sağladı ama yönetime geldiklerinde de "bakın şu teröristlere" diye hedef gösterdi. Şeffaflık ve demokrasi yeterli değil. Kimin yönlendirdiğine de bakmak gerekiyor. Müslüman Kardeşler hareketini dedem kurdu fakat en başından beri onlara eleştirel yaklaştım. Pek çok hata yaptılar.
“MURSİ İLE KONUŞUNCA HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRADIM”

Neydi Mursi'nin hataları?
İlk hatası seçimlere katılmaktı. Seçimlerden önce Mursi ile Oxford Üniversitesi'nde buluştum. Aldığım cevaplar karşısında hayal kırıklığına uğradım. Hala eski retorikleri savunuyor, şeriatı referans gösteriyordu. "Pratikte ne anlama geliyor? Sivil devlet olmalı mı?" diye sorduğumda net cevaplar veremedi.

Şeriat ve demokrasi ilişkisi konusunda kafası mı karışıktı?
Atılacak adımlar ve öncelikler konusunda kafası karışıktı. Fakat bu seçimlerden çok önceydi.

Sonraki hataları?
İktidara geldikten sonra bir hareketi değil devleti yönettiğini kavrayamadı. Sekülerlere, Kıptilere ve kadınlara kucak açmalıydı ve orduyla mücadele etmeliydi. Ayrıca fazla saf davrandı. Ordu hep ön plandaydı. Hükümete iştirak etmem için davet aldığımda beni "sakın gitme, ülkeyi hala ordu kontrol ediyor" diye uyardılar.

Sizi kim uyardı?
Hem İsviçre hükümeti hem de Sarkozy'nin özel danışmanları uyardı. Sözde devrim aslında ordunun bir kanadının Mübarek'i devirerek yaptığı bir darbeydi. Tantavi Mübarek'i devirdikten sonra Sisi geliyordu. Sisi durduk yere ortaya çıkmadı, Amerika'da eğitildi, İsrail ile bağlantıları var. 30 Haziran'dan 3-4 ay önce elektriği ve petrolü kestiler, protestolar başladıktan bir gün sonra geri geldi! Yani perde arkasından Mursi'yi zor durumda bıraktılar. İnsanlar çıkıp şeriat istemediklerini söyledi. Şeriatı kim istedi? Selefiler. Selefilerin arkasında kim var? Suudi Arabistan. Suudilerin arkasında kim var? Tabii ki Amerikalılar!
Ama durumu sadece mezhep kavgası üzerinden açıklamak fazla yüzeysel bir yaklaşım değil mi?
Evet kesinlikle yüzeysel ama işe yarıyor! Esad bir diktatör ve devrilmesi gerekiyor. Ama herkes bunu mezhep çatışması üzerinden okumaya meylediyor. İran, Hizbullah ve Suriye bir yanda, Suudiler, Katarlılar, Mısır ve Türkiye diğer yanda…


SURİYE MÜDAHALESİ MİZANSEN”

Amerika Parlementosu'nun Suriye'ye müdahalesi gündemde...
Müdahale olacağından emin değilim, zaman kazanmak için yapılacak göstermelik bir mizansen de olabilir. Gerçek bir müdahale olursa bu orduyu zor durumda bırakır ve Esad'ı zayıflatır. Bunu yapacaklarını sanmıyorum.
'ESAD AB VE ABD İÇİN MÜKEMMEL BİR DÜŞMAN"
Kaos büyüyecek mi?
Karşıtmış gibi görünen AB-ABD kampı ile Rusya ve Çin arasında "anlaşmamak üzere yapılmış bir anlaşma" bulunuyor. 8 ay öncesine kadar Esad'ı düşman olarak görmüyorlardı. Son 40 yıldır, ne Esad ne de babası İsrail'e karşı hareket etmediler. Esad onlar için mükemmel bir düşmandı; sözden kaçınmayan ama icraatta tamamen pasif... 8 ay boyunca Esad'a içeride reform yapmasını tavsiye ettiler. Şu anda Suriye'de yaşadığımız her şey, Mısır'da yaşananlarla bağlantılı. Fark ettiler ki, canını ortaya koyarak mücadele eden muhalifler aslında Suriye'deki Müslüman Kardeşler.

Peki ya el Kaide?
Selefiler ve radikaller sonradan katıldı. Onları kullanarak İslamcıları etkisiz hale getirmeye çalıştılar. İki hafta önce Le Figaro'da yer alan bir haberden Lübnan, Amerika, ve İsrail ordularının Suriye'deki muhalif güçleri eğittiklerini öğrendik. Müslüman Kardeşleri etkisizleştirmeye çalıştıkları dönemde, radikalleri öne sürerek yeni bir muhalefet yaratmaya çalışıyorlar. İslamcıları ayrıştırıp, Amerika, İsrail ve Avrupa'nın çıkarlarına hizmet edecek bir muhalefet yaratmaya çalışıyorlar.
Bu türden bir muhalefet yaratmaları mümkün mü gerçekten?
Hayır elbette değil. Libya’da yarattılar da ne oldu? Libya’daki geçici hükümetin içinde kimler yer alıyordu? Fransız filozof Bernard Henry Levi, Sarkozy ve Amerikalıların desteği ile bu grubu oluşturdu. Bu da gösteriyor ki her zaman perde arkasından durumu yönetiyorlar.

Henry Levi’den laf açılmışken, Başbakan Erdoğan Mısır Devrimi’nin arkasında onun olduğunu iddia ettiği için eleştirildi. Sizce rol almış olabilir mi?
Perde arkasında olduğunu sanmıyorum çünkü zaten açıkça destekliyorlar. Hangi ülke Mısır ordusuna, “eğer darbe yaparsanız, ABD finansal desteği kesmeyecek” sözü verdi? Elbette İsrail ve Araplar! Suriye’ye küçük bir atak düzenleyebilirler ama Amerika ve İsrail için en iyi senaryo iç çatışmanın devam etmesidir.




"İSLAMCILIĞIN ÇOK DERİN BİR SORGULAMAYA İHTİYACI VAR"
 
Müslüman Kardeşleri nasıl bir gelecek bekliyor? İslamcılık miadını doldurdu mu?
Politik İslam'ın sonunun geldiğini söyleyen düşünürler var. Buna katılmıyorum. İnsanların şüphesi olsa dahi hala önemli politik güçleri var. İslamcılık sona yaklaşmadı fakat çok derin bir sorgulamaya ihtiyacı var. Politik İslam daha az politik daha çok etik olmalı. Entelektüellerin ve siyasetçilerin vizyonu yok.

Batı Müslüman Kardeşleri gözden çıkardı mı?
Mursi darbeden birkaç gün önce, Amerikalıların onu destekleyeceğini zannediyordu ama AmerikalılarMüslüman Kardeşler'i hiçbir zaman desteklemedi. Uzun vadede İslamcıları istemiyorlar, sadece kısa vadede onları kullanıyorlar. İsrail'in çıkarlarını gözetiyorlar. İsrail için Müslüman Kardeşler demek Hamas demek. Hamas demek, direniş demek. Onu ortadan kaldırmak için önce Mübarek'i sonra da Sisi'yi desteklediler.




"ERDOĞAN 'HAYAT FANİ, HEPİMİZ GEÇİCİYİZ' DEMİŞTİ"


Ilımlı İslamı destekliyor ve Türkiye'yi de model ülke olarak gösteriyorlardı. Bundan da vaz mı geçiyorlar?
AK Parti'nin İslamcı olmadığını, Müslüman demokrat olduğunu söylemesi yeni bir söylemdi. Erdoğan, ekonomiyi güçlendirdi ve statükoyu değiştirmek için kendi stratejisini geliştirdi. İsrail ile ilişki kurdu, sınırlarda "sıfır sorun" politikasını benimsedi. Avrupa Birliği'ne girmeye çalıştı fakat Müslüman bir ülke olduğu için reddedildi. Bunun üzerine bakışını Doğu'ya ve Güney'e çevirdi. Anladılar ki onunla uğraşmaları gerekecek

Türkiye'ye bakışınız nasıl?
AK Parti hükümetinin hem iç hem de dış politikada oldukça zekice davrandığını kimse inkar edemez. Orduyla hesaplaşmayı başardılar. Buna rağmen bana Türkiye'yi model olarak gösterebilir miyiz diye soranlara dikkatli olmalarını söylüyorum. Çünkü kişisel özgürlükler, ifade özgürlüğü ve medyanın bağımsızlığı gibi içeride çözülmesi gereken sorunlar var. Bir keresinde Erdoğan, Mübarek'e "hayat fani, hepimiz gelip geçiciyiz" demişti. Şimdi başkanlık sistemi konuşuluyor. 12 yıllık dönüşüm sürecinden sonra kendisine "şimdi gitme zamanı" demesi gerekiyor.
Peki ya Türk dış politikası? Sıfır sorun politikasından değerli yalnızlığa geldik.
Avrupa Birliği ile kurdukları ilişki çok zekiceydi. Orduya karşı AB kartını kullandılar.AB’ye karşı da Çin, Hindistan ve Afrika hamlesini yaptılar. Sınırlarda sıfır sorun politikası  da oldukça zekiceydi. Ne var ki bölgedeki gelişmelerden dolayı bu gerçekçi bir strateji değildi.

Hata yapılmadı mı?
Hayır, bu politikayı başarmak imkânsızdı. Tüm Ortadoğu istikrasızlaştırılırken, çatışmasız bölgeyi nasıl oluşturabilirsiniz ki?

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Erdoğan'ı kınayan ABD'ye yanıt


Başbakan Erdoğan'ın "Mısır'daki darbenin arkasında İsrail var" açıklamasını kınayan ABD'ye AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz'dan yanıt geldi.
ABD'yi "İsrail'in avukatı" olmakla suçlayan Kapusuz, Beyaz Saray sözcüsünün açıklamasını "suç ortaklığı psikolojisi" olarak nitelendirdi.
Kapusuz, Twitter hesabından paylaştığı mesajlarda şu ifadelere yer verdi:
"ABD,İsrailin avukatlığını yapmış Başbakanın açıklamasını kınamış. Darbeyi kınamayan ABD'nin açıklaması bizim nezdimizde bir anlam ifade etmiyor.
Ayrıca ABD'nin alelacele hareket edip İsrail'den önce bize cevap vermesi bir suç ortaklığı psikolojisinden kaynaklansa gerek.
Türkiye yalnız da olsa Mısır'daki katliamın sona ermesi için çaba gösterecektir. Türkiye güçlü bir ülkedir, hiçbir gücün dayatmasına boyun eğmez."
Başbakan Erdoğan AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında "Mısır'daki darbenin arkasında İsrail var" ifadesini kullanmıştı.
Erdoğan'ın bu ifadesi ABD'nin tepkisini çekmiş ve Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, günlük basın toplantısında yaptığı açıklamada "Başbakan Erdoğan tarafından yapılan açıklamayı güçlü biçimde kınıyoruz" demişti.

ABD: Erdoğan'ın açıklamasını kınıyoruz


Başbakan Erdoğan'ın "Mısır'daki askeri darbenin arkasında İsrail var" sözlerine ABD'den tepki geldi.
Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, günlük basın toplantısı sırasında Mısır'da yaşananlara değindi.
ABD'nin Mısır'a yardımlarının gözden geçirilmesi süreci devam ettiği için, hala bazı yardımların Mısır'a gittiğini veya gidebileceğini açıkladı.
Sözcü Earnest'e, Erdoğan'ın İsrail'le ilgili sözleri soruldu.
"Başbakan Erdoğan tarafından yapılan açıklamayı güçlü biçimde kınıyoruz" diyen sözcü şöyle devam etti:
"İsrail'in bir şekilde Mısır'daki son olaylardan sorumlu olduğunu belirtmek, nahoş, ispat edilmemiş ve yanlış. Bu tür açıklamalar sadece, bölgedeki tüm ülkelerin, dünyadaki birçok öncü ülkenin, Mısır'daki tehlikeli ve akışkan durumu ele almak için yapıcı diyaloğa doğru birlikte çalışması yönündeki acil gereksinime yönelik dikkati dağıtır."

Hüsnü Mübarek'in serbest bırakılmasına karar verildi


Ajanslar

20 Ağustos 2013 Salı

Washington'ın Mısır'da gerçek bir demokrasi isteyip istemediği oldukça şüpheli - Jonathan Steel - The Guardian

Batı'nın Mısır'daki etkisi demokrasi isteği ile sınırlı




Önce ülkenin seçilmiş cumhurbaşkanını ve onlarca meslektaşını hapse atarak hareketin boynunu vurdular. Sonra radyo ve televizyon istasyonlarını kapatarak susturdular. Daha sonra camilere saldırıp sokaklarda protesto eden yüzlerce destekçiyi katlettiler. Şimdi de illegal ilan ederek ve üye olmayı suç haline getirerek hareketi ortadan kaldırmayı planlıyorlar.
Mısır'da ivme kazanan askeri darbenin zalimliği nefes kesici. Dünya, askerlerin Şubat 2011'de Kahire'nin Tahrir Meydanı'nda Mübarek rejimini protesto edenlerden daha zarar verici ve şiddet dolu olmayan göstericilere ateş açıp gaz sıkmasını dehşet içinde izliyor. Hüsnü Mübarek'in, protestocuların emniyet güçleri tarafından öldürülmesini engellememekten suçlu bulunmasının üstünden bir yıldan fazla geçti. Son günlerde yaşanan acılardan sonra acaba General Sisi daha mı az suçlu?
Yetkililer bir hafta önce uluslararası diyalog çağrılarını reddederek protesto kamplarının boşaltılma zamanının geldiğini söylediklerinde Batılı muhabirler bunun büyük ihtimalle su ve elektriğin kesilmesi, yiyecek arzının durdurulması ve kampların aşamalı olarak kuşatılması şeklinde olacağını söylemişlerdi. Askerin ve güvenlik güçlerinin başvuracağı zalimliğin farkına varmamışlardı.
Kendilerine liberal ve ilerici diyen binlerce seküler Mısırlının askeri baskıya destek vermesi trajediyi daha da kötüleştirdi. Bazıları, gerçeklere arkasını dönen ve Müslüman Kardeşler'i devleti yıkmaya çalışan bir avuç terörist olarak tanımlayan hükümet medyasının propaganda ataklarıyla kandırıldılar.
Muhammed Mursi'nin özgür seçimlerle, binlerce insan tarafından seçilmiş bir cumhurbaşkanı olduğunu unutmuş gibiler. Bazıları, Müslüman Kardeşler'in ilk yasaklanmasından bu yana medyada ve okul kitaplarında yer alan anti İslamcı yazılar ve imgelerle zehirlenmişler. Mursi'nin retoriği genellikle partizancaydı ama yaptıkları tek yanlı veya dar değildi, kabinesine birkaç Mübarek dönemi teknokratlarını atayarak orduyu yatıştırmaya çalışmıştı.
Ama seküler Mısırlıların askerî darbeyi desteklemesi ilk başta göründüğü kadar sürpriz değil aslında. Geçen yılki cumhurbaşkanlığı seçiminde Mursi'ye karşı kaybeden Ahmed Şefik hava kuvvetleri komutanı ve Mübarek'in son başbakanıydı. Oyların yüzde 48'ini aldı; bu, yüksek rakamlarda seküler ve orta sınıf Mısırlı Mübarek yönetiminin İslamcılardan daha güvenli olduğunu düşünmese Şefik'in ulaşamayacağı bir rakam.
Devamında gelişen olaylar sadece orduya yardım etti. Güç dengesini korudu. Mursi bir süre, generallere ekonomik ayrıcalıklarını ve devlet kaynakları üzerindeki kontrollerini kaybetmeyeceklerine dair söz vererek onları politikadan uzak tutmayı umdu. Ancak ordu geçtiğimiz sonbaharda ve kışta seküler güçlerle hareket etmeye ve bu güçleri İslamcıları yok etmekte kullanmaya karar vererek taraf değiştirdi. Nasır döneminden beri ordunun geleneksel pozisyonu zaten buydu.
Darbe iyi planlanmıştı. Müslüman Kardeşler yönetimine dair hoşnutsuzluk yaratılabilsin diye kaynaklar suni olarak geri çekildi. Eski devletin kontrolündeki sendikalar greve gittiler, bu ekonomiyi sabote etti ve insanları huzursuz hale getirdi. 2011'de Tahrir Meydanı'ndaki göstericilere karşı kullanılan polis kontrolündeki eşkıyalar tekrar harekete geçirildi.  Haziran ayı boyunca süren kitlesel eylemler için sahne hazırlandı ve bu eylemler askerin doğrudan müdahalesini tetikledi.
Darbe yapma ve Müslüman Kardeşler'i yok etme planı aylardır hazırlandığı için diyalog çağrısında bulunanlar naif kalıyorlar. Her iki tarafın dizginlenmesi söylemleri de beyhude. Müslüman Kardeşler'in halen milyonlarca destekçisi var ama travma geçirmiş haldeler ve geçen haftaki katliam nedeniyle yılgın durumdalar. Ordu asıl gücün kendisinde olduğunu gösteriyor.
Dış dünya, Mısır'a sivil yönetim ve seçimlere ve seçim sonuçlarına saygı duyulan az çok çoğulcu bir siyasetin getirilmesi için bir şey yapabilir mi? Ders vermek veya diplomatik kulaklara fısıldamak hiçbir işe yaramayacaktır. Washington'ın Mısır'da gerçek bir demokrasi isteyip istemediği oldukça şüpheli. 2011'deki Mübarek karşıtı protestolar karşısında oldukça şaşırmış ve o zamanki en kıdemli askeri yetkili olan General Hüseyin Tantavi'yi Mübarek'e istifa etmesini söylemeye ikna etmeden önce günlerce tereddüt etmişti. Olaydan sonra Mursi'nin görevden alınmasını desteklemiş ve John Kerry'nin sözleriyle ordunun “demokrasiyi yeniden inşa ettiğini” ileri sürmüştü.
Eğer Washington Mısır'da anayasal yönetimi gerçekten tercih ediyorsa ordunun atması gereken adımları açıkça sıralamalı: Mursi ve meslektaşları serbest bırakılmalı, Müslüman Kardeşler'e ait televizyon ve radyo istasyonları geri açılmalı ve ekim ayından geç olmamak kaydıyla cumhurbaşkanlığı, meclis ve kurucu meclis için seçimler açıklanmalı ve bu seçimlere Müslüman Kardeşler de katılabilmeli.
Bu adımların atılabilmesi için en ufak bir şans varsa bile sıkı bir baskıya ihtiyaç var. Obama Mısır'a verilen askeri yardımları hemen durdurmalı ve darbe liderleri bir hafta içinde harekete geçmezlerse seyahat yasağı ve kaynaklarının dondurulmasıyla tehdit etmeliydi.
Ama Washington'ın etkisi de isteği kadar sınırlı ve bu tarz bir politika tavsiyesi vermek sadece bunların gerçek dışılığını gösteriyor.
Mısır eğer diktatörlüğe geri dönmekten kurtulacaksa bunun için kendi insanlarının çözüm bulması gerekecek. Bir grup önde gelen seküler figür geçen hafta orduyu eleştirdi. Darbeyi destekleyen Selefi El Nur Partisi de yön değiştirdi. Aynı şekilde 6 Nisan hareketinde yer alan ilericiler de. Hatta bazıları ordunun acımazsızca ezdiği Müslüman Kardeşler'in oturma eylemlerinde yer aldı.
Şimdi tüm bu seslerin Müslüman Kardeşler'le ortak olması ve sivil yönetime dönmek için demokratik bir şemsiye grup oluşturması gerekiyor-ve eğer gerekirse yeni protestolar düzenleyerek. Aksi halde ordunun işi İslamcılarla bitince bu sefer sıra özgürlük ve adalet çağrısında bulunan seküler güçlere gelecek, aynı Mübarek yıllarında olduğu gibi.

*Bu makale The Guardian'da (18 Ağustos 2013) yayımlanmıştır.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Necati Şaşmaz - Mısır Darbesi Videosu

Dünya bu diktatöre gülüyor


Mısır'da bir gazetenin "güçlü Sisi" portresi ortaya koymak için yaptığı propaganda çalışması dünyada alay konusu oldu. Gazetenin "Mısır Sisi'dir" sloganı, sosyal medyada "Curb your Sisiasm" (İçinizdeki Sisi'yi gemleyin) sloganına dönüştü.


Mısır'da 3 Temmuz'da Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'yi deviren Genelkurmay Başkanı Abdülfettah El Sisi, darbe karşıtlarının direnişini kırmak için sokakta katliam yapıyor. Sisi ise, iktidarını sağlamlaştırmak için ülkesindeki medyayı kullanıyor.
Mısır'da yayımlanan "Sout Al Ummah" gazetesi, Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı Abdülfettah El Sisi'nin halk arasındaki imajını düzeltmek için ilginç bir yönteme başvurdu.
Gazete "Mısır Sisi'dir" sloganıyla birinci sayfasında yayımladığı Genelkurmay Başkanı Abdülfettah el Sisi fotoğraflarıyla, "asker Sisi, işadamı Sisi, doktor Sisi, memur Sisi, vatandaş Sisi..." vurgusu yaptı.
"Sout Al Ummah" gazetesinin amatör propaganda çalışması, dünya çapında sosyal paylaşım sitelerinde ise alay konusu oldu.
Sosyal paylaşım sitesi Twitter'da gazetenin yayımladığı Sisi fotoğrafları, ABD dizisi "Curb Your Enthusiasm" dizisindeki "Larry David" karakterine benzetildi.
Dizinin afişi ile Sisi'nin fotoğrafları yan yana yayınlanarak, altına alaycı mesajlar yazıldı. Gazete, güçlü bir Sisi portresi ortaya koymaya çalışırken, dizideki "Larry David" karakteriyle tam bir zıtlık oluşturuyor.
"Curb Your Enthusiasm" dizisindeki "Larry David" karakteri dizide kadın kılığına da giriyor.

Sisi'nin kapanı! - Fehim Taştekin


Kendi ezberlerimiz Arap sokaklarındaki çıkmazlarımız. Suriye’de olup bitenleri ‘Alevi-Sünni’, ‘azınlık-çoğunluk’ ya da ‘laik-İslamcı’ karşıtlığıyla izaha kalkışanlar benzer analojilerle Mısır sokağında kayboluyor. Darbeye darbe, katliama katliam, şiddete şiddet demeden Mısır’da dürüst bir duruş sergileyemeyeceğimiz gibi orduyu bu kadar dokunulmaz kılan faktörleri görmeden işin künhüne varamayız. 3 Temmuz’da ordu Mursi’yi devirdiğinde hem Tahrir’de kutlama yapanlar hem Kahire’nin farklı yerlerinde gelişmeleri kaygıyla izleyenlerle konuşurken bir Allah’ın kuluna bunun bir darbe olduğunu kabul ettirememiştim. Henüz kan akmamıştı, darbe seviciliğini Mursi’ye karşı biriken öfkeye vermiştim. Ama insanı düşündüren, darbeden beri ağır bedeller ödettirilen İhvan’ın artan yalnızlığı. Mübarek’e kafa tutan ‘devrimciler’ orduya destekle yetinmeyip katliama sessiz kaldı. İhvan’ın ezilmesinden keyif duyar haldeler. Mursi’ye karşı 22 milyon imza toplayan Temerrüd’ün kurucularından gazeteci Mahmud Bedr’in “Mısır bedel ödüyor. Yüksek bir bedel. İhvan’ın faşist grubu her şeyi ele geçirmeden önce bu bedel ödenmeliydi” demesi yeterince ürpertici değil mi? Tahrir’in ruhu da öldü, vesselam. 

Ürperten sözler 
Plan açık; General Abdulfettah Sisi ve rejimin diğer unsurları İhvan’ı iktidar alternatifi olmaktan çıkarmak için Mursi yanlılarını terörize ediyor ve şiddete zorluyor. İhvan pes etmezse en ağır aşama gelecek, Nasır’ın 1954’te yaptığı gibi cunta, İhvan’ı terör örgütü ilan edip yasaklayacak. Belki örgütün siyasi kanadı Hürriyet ve Adalet Partisi’ne kilit vurulacak. Sisi seçimle işbaşına gelen, kendisini Genelkurmay Başkanı yapan bir hareketi siyaseten bitirmeye çalışırken neden bu denli pervasız? Burada Mısır gerçekleri karşımıza çıkıyor: 

* Sisi şiddet uygularken bunu ‘laiklik hassasiyetim’ diyerek yapmıyor. Yapamaz çünkü Ortadoğu’nun en dindar ordusunun başında. Anayasadaki şeriat atfı Mursi’den önce de vardı, darbe sonrası gecici yönetimin ilan ettiği anayasa belgesinde de var. 

* Dini referans kaynağı El Ezher ve Şeriat Âlimleri Konseyi’nin yanı sıra dindarlıkta İhvan’dan daha koyu olan Selefi partiler Nur ve Davet ordunun yanında. Bunlar cuntaya cemaatlerin gözünde meşruiyet kazandırıyor. 

* Maalesef bazı Mursi yanlıları İhvan’ı itibarsızlaştırma hedefinde Sisi’ye aradığı bahaneleri sunmada beis görmedi. Kendi çocuklarını da kurban veren İhvan liderlerinin “Gösteriler barışçıl kalacak” diyerek gösterdikleri basirete rağmen Adeviyye’ye silahıyla gelenler vardı. Bu gerçek o meydanda dolaşmış gazeteciler için sır değildi. 

* Psikolojik iklim de önemli. ‘Ya muzaffer oluruz ya şehit’ sloganı alanlara hâkim. Bir tarafta İhvan’ın ‘barışçıl kal’ ısrarı, diğer tarafta şahadete hazır kitle. Öyle bir an geliyor ki şiddete dair o hassas çizgi flulaşıyor. 

* Nüfusun % 10’unu oluşturan Hıristiyanların hedef alınması hem içeride hem Batı’da cuntaya müsamahayı arttırdı. 40 kilise kundaklandı. Kıptilerin ev ve işyerleri yağmalandı. Beni Süveyf’te Fransisken okulunu basan kalabalık 3 rahibeyi sokakta savaş esiri gibi yürüttü. 

* Selefilerin biteviye karakollara saldırdığı Sina Yarımadası kontrolden çıktı. Saldırılar sonunda Sina’yı aştı. 

* Klasik Müslüman çevrelerde ‘Harameyn’in hizmetkârı’ diye itibar gören Suudi Kralı, İhvan’ı ‘terörist’ ilan etti. Ürdün, Kuveyt, BAE ve Filistin Yönetimi de haşmetmeaba hak verdi. 

İhvan’ı bitirme planı 
Bunlar katliamları mazur kılamaz. Ama neticede bütün bunlar İhvan’a fatura ediliyor. Çatılardan gösterici avlayan nişancıları görmeyen Mısır kanalları, birkaç silahlı göstericiye, ele geçirilen silahlara, 43 polisin cenazesine, yakılan kiliseler ya da binalara ve göstericilerin kapana kısıldığı Fetih Camii’nden ateş açanlara odaklanarak bir İhvan fotoğrafı çıkarıyor. Ve ‘terörist’ imgesiyle kitlelerde linç psikolojisi kamçılanıyor. Caminin önünde göstericileri dövmek için bekleyen kitle, sadece polisin sırtını sıvazladığı Baltacılardan oluşmuyordu. Neticede İhvan’ın yakasına öyle bir etiket yapıştırılıyor ki Mübarek bile bu denlisini başaramamıştı. İhvan’ı “Geçmişte tüm silahlı gruplar senden çıktı” diye paralayanlar bugün bizzat İhvan’ı aynı potaya sokmak istiyor. Gidişat İhvan’ı ülke çapında siyaset yapan bir hareket olmaktan çıkarıp tekrar kendi örgütsel tabanına hapsediyor. İhvan’ın da bu tuzağı öngöremediği ya da sonuçlarını göze aldığı anlaşılıyor. Kitlelerle en iyi askerler oynuyor ve İhvan’ın meydanda kazanma şansı azalıyor. Ya diğerlerinin trajedisi... Mursi’ye karşı milyonları sokağa döktükten sonra ipleri orduya bırakan liberal ve sol güçlerin de rıza gösterdiği bir süreç bu. Ama onların da günün sonunda paçalarını sıyıramayacağı bir süreç...


http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fehim_tastekin/sisinin_kapani-1146755

Ak Parti Gn. Bşk. Yrd. Hüseyin Çelik & İİT Gn. Sek. Ekmeleddin İhsanoğlu polemiği



















Tepkiler ne zaman manâ kazanır? - Ali Ünal


Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin maruz kaldıkları musibetler ve mağlûbiyetler konusunda onların düşmanlarını suçlama yoluna gitmez; çünkü onlar, kendilerine göre yapmaları gerekeni yapacaktır.
Meselâ, gerek Uhud’da, gerekse Huneyn’de bir ara maruz kalınan geçici yenilgiyle ilgili olarak Kur’ân-ı Kerim, bütün dikkatleri mü’minlerin mağlûbiyete sebep hatalarına çeker. Neden böyle yapar Kur’ân? Çünkü mü’minler için Allah’ın desteği ve galibiyet garanti edilmiştir.
Evet, Kur’ân-ı Kerim’de mü’minlerin mutlaka üstün olduğunu (Âl-i İmran Sûresi/3: 139); Allah’ın onları daima desteklediğini ve destekleyeceğini (Enfal Sûresi/8: 9, 12, 26); Cenab-ı Allah’ın kâfirlere mü’minler aleyhinde onların üzerinden aşıp geçebilecekleri, onları yenebilecekleri yol vermeyeceğini (Nisâ Sûresi/4: 141); bütün bunlardan dolayı mü’minlerin kendilerine bakmaları, kendilerini daima kontrol etmeleri gerektiğini, onlar tam hidayet üzere iseler sapanların sapmasının onlara zarar ulaştıramayacağını (Maide Sûresi/5: 105) okuyoruz. Esasen mü’minlerin mutlak manâda üstün ve kazanmalarının garanti olması, imanın, İslâm’ın hakikatine bir delildir. Öyleyse, bazı mü’min toplulukları hataları nisbetinde geçici mağlûbiyetlere uğrasalar da, eğer toplum olarak mü’minler özellikle kalıcı mağlûbiyetlere uğruyor ve üzerlerinden zillet damgası eksik olmuyorsa, bu demektir ki, o mü’minler, İlâhî yardıma ve üstünlük garantisine mazhar mü’minler olmaktan uzaktırlar. Böyle mü’min olabilmenin iki ana boyutu vardır. İlki, Cenab-ı Allah’a Din olarak tecelli eden hükümlerinde, emirlerinde ve yasaklarında itaat etmektir. Hz. Bediüzzaman (r.a.), “İman, hem nurdur, hem kuvvettir. Hakikî imanı elde eden, kâinata meydan okuyabilir.” der. Müsbet manâda tarihî değişimler, hep hakikî imanı elde eden ve dolayısıyla kâinata meydan okuyan bir insanla başlamış ve o insanların rehberliğinde gerçekleşmiştir.
İlâhî yardım ve üstünlük garantisine mazhar mü’min olabilmenin ikinci boyutu, Cenab-ı Allah’ın kâinatın işleyişi ve hayat için koyduğu kanunlara ittibadır. Meselâ, “tembelliğin, miskinliğin karşılığı sefalet; gayretin sevabı servettir. Sabrın, sebatın, meşrû yol-yöntemin mükâfatı zafer; zehrin cezası hastalık; panzehirin karşılığı sıhhattir.” Bunu bugün daha iyi anlama adına bir misal kâfidir: Birkaç yıl önce Danimarka’da Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.) karikatürle hakaret krizi yaşandı. İslâm âleminden yükselen tepkiler karşısında ne dönemin Danimarka başbakanı, ne de karikatürü yayınlayanlar etkilendi. Neden? Koskoca Arap dünyasının süt ürünlerini Hollanda ve Danimarka sağlıyor; tavukları Brezilya’dan geliyor. Danimarka ve Hollanda, ikisi birlikte belki Türkiye’nin dörtte biri büyüklüğe sahip. Ama ülke olarak bırakın Arap dünyasının hayvanî gıda ihtiyacını karşılamayı, kendimiz bile bunlara bir ölçüde muhtaç bulunuyoruz. Ve şimdi o Danimarka başbakanı Rasmussen, NATO Genel Sekreteri, hem de itirazlarımızın lehinde mecburen oya dönüşmesiyle.

Yüzlerde üzüntü ve alınlarda iki rekatlık hacet namazının olsun çizgisi, gözlerde yaş, avuçlarda dua izi yoksa, olunması ve yapılması gerekenin çok gerisinde isek, sadece tepki, tenkit, muhalefet, miting ve retorik kahramanlığının, gazete köşeleri ve televizyon ekranlarında yorum kahramanlığının ve daima başkalarını, ABD’yi, Sovyetler-Rusya’yı, İsrail’i, Avrupa’yı suçlamanın faydası olmuyor. Meselâ, İsrail aleyhinde en çok Ahmedinejad konuştu; ama İsrail’in koruma kalkanını kalınlaştırmaktan başka neye yaradı? Önce, evet önce, üstünlük garantisine sahip mü’min nasıl olunur, bunun yoluna bakmamız gerekiyor.

Biz neredeyiz? - Ekrem Dumanlı




Biz neredeyiz?

Aslında her hadisenin geçmiş zaman diliminde bir izdüşümü var. Tarihin tekerrürden ibaret olması da bu yüzden. Tabii ibret alınırsa, ders çıkarılırsa… Ya hayat-ı Nebeviye? O da “mazi”ye dair bir destan olmakla birlikte, istikbale dair ibret levhaları taşımıyor mu? Mesela cesaret, sabır, teenni, zafer…
Hâşâ Allah Resulü hiçbir zaman korkmadı. Korkmazdı da. İlahî bir sıyanet altındaydı çünkü. Buna rağmen temkini, tedbiri, teyakkuzu elden hiç bırakmadı. Kâbe’nin içi putlarla doluydu; ama o gönüllerdeki putları kırabilmek için o nâhoş manzaraya katlanıyordu. Arada bir gençler, “Çıkalım sokağa, gürül gürül haykıralım.” diyordu. Samimi bir niyetti o. Ancak ne mekân ona müsaitti, ne zaman. Mekke müşrikleri öyle bir huruca dünden razıydı. Bir kıyam olsa da bir katliam yapsak havasındaydı zalimler. Lakin o Müşfik Rehber, zamanın ruhunu doğru okuyor, insanların kalplerine hitap ediyor, gönüllerin fethini ülkelerin fethinden önemli görüyordu. En acımasız işkencelere ailece maruz kalan Ammar bin Yasir’in şikâyetlerini gözyaşları içinde dinliyor, o muhteşem ailenin güzel delikanlısına sabır tavsiye ediyordu. Nitekim o sabır döneminde o güzel ana (Sümeyye) İslam tarihine ilk şehit kadın olarak geçiyordu.
En vahşi ambargo Mekke’de yaşandı. Peygamber ve arkadaşlarının dış dünya ile bağları kesildi; ticaret yapamaz, kız alıp veremez oldular. Ve hüzün senesi. Hatice Validemiz yokluk içinden varlığa kanatlandı. Baş hâmi vazifesini deruhte eden amca da vefat etti o sene. Yine de dayanmak gerekiyordu. Ruhlardaki seyr-u sülûk bitmeden fethi mübîn gelmeyecekti çünkü.
Ve hicret… 13 yıl süren o mezalim aslen ve neslen Mekkeli olan kişileri vatanlarından cüdâ düşürüyordu. Önce bütün dostlar daha emin beldelere gönderilmişti. Ardından en sıddık dostunu yanına alan İki Cihan Serveri, yollara düşüyordu. Yollara… Mağaralara… Çöllere… Suikast timleri elli çeşit senaryo yazarken ve kanlı emellerine ramak kalmışken o, “Mahzun olma. Allah bizimle beraberdir.” diyordu.
Mücbir sebepler olmasaydı kılıç kından çıkmazdı inanın; çünkü O, ölü kalpleri ihya için gelmişti. Ne var ki yüreği kapkara, vicdanı simsiyah bir zümre, o masum kitleye nefes aldırmak istemiyordu. Savaş zaruri olunca, “Yaşlılara, kadınlara, çocuklara, kendisini ibadet ü tâate vermiş ruhbanlara ve mabetlere ilişmeyiniz! Ağaçları yakmayınız! Hayvanlara dokunmayınız! Ve servetleri heder etmeyiniz.” buyurarak savaşıyordu. Bir de eman dileyenlere ilişilmemesini tavsiye ederek sulhun esas olduğunu öğretiyordu. Zaferle müjdelendiği savaşlar kaçınılmaz olunca zırhının üstüne zırh giydi, tedbir ve temkin dersi verdi.
Hele Hudeybiye, hele Hudeybiye! İhrama girip yola çıkmışlardı. Silahsızdılar. Sadece Kâbe’yi ziyaret etmek istiyorlardı. Ordular dikildi karşılarına. Kuşatılmışlardı. O müzakere yolunu seçti. Günlerce süren tahrik, tabii ki herkesin vicdanını kanatıyor, sabrını taşırıyordu; ancak o kuvvetler dengesinin olmadığı bir ortamda halkı mütegallip ve mütecaviz zalimlere karşı savunmasız duruma düşürmüyordu. Korkudan mı? Hâşâ!
En çetin dönemlerde diplomasiyi devreye soktu hep. Hudeybiye’de rencide edici çok şey yaşandı; ama o bir yandan sulh ile zaman kazanıp gönül seferberliğine devam etti; bir yandan da zalimlerin katliam yapmasına fırsat vermedi. Süheyl İbn-i Amr’ın anlaşma metninde yer alan “Resulullah” ifadesini silmek istemesi tabii ki rencide edici bir talepti. O yüzden Hz. Ali o ibareyi silmek istemedi; ancak o mübarek eller bizzat o mukaddes hakikati o anlaşma metninden çıkararak yeni bir sayfa açtı İslam tarihine. Şüphesiz insanlık tarihine de bir yeni dönemi muştuluyordu bu sabır ve tahammül… Gün geldi, devran değişti, gönüller fethedildi. Daha dün taşlarla, sopalarla, kılıçlarla kovuldukları Mekke’yi fethetti gönül fatihleri. Sevinmek en tabii haklarıydı belki de. Ne var ki Allah onlara şöyle seslendi: “Allah’ın yardım ve zaferi geldiği zaman. Ve insanların fevc fevc Allah’ın dinine dehalet ettiğini gördüğün zaman. Rabb’ine hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O tevvabtır, tövbeleri çok kabul eder.” (Nasr Suresi).
Bu ne muhteşem bir zafer kültürü!
Tam zafer coşkusunun orta yerinde O, seni istiğfara, tövbeye davet ediyor. İslam’ın zaferi tövbe ile gelir de ondan. Zafer çığlığını Müslüman ancak secdede atar ve o çığlığı O’ndan başka kimse duymaz. O çığlık ki insanı benlikten, kibirden, istihkak düşüncesinden arındırır…
Ne diyor Mekke Fethi’nin kutlu şahitleri: Peygamber (sas) o kadar eğilmiş, o kadar eğilmişti ki alnı devesinin hörgücüne değiyordu. Hazreti Muhammed’in (sas) tevazuu o kadar derindi ki, insanlık tarihinde hiçbir muzaffer kumandan bu makama böyle mazhar olmamıştı. Görünen o ki onca badireyi aşmakla mükellef insanımız hemen her yola başvurarak kendine bir çıkış yolu arıyor. Çoğu kez de bulamıyor maalesef. Çünkü yol haritasını, asıl bakması gereken yerde değil, karanlık bir dehlizde arıyor.

Cesaret, feraset ile el ele vermeli ki hikmet ve kudret çıksın ortaya. Acı gerçek şu ki yeryüzünde hakkaniyet ve adalet dağıtacak bir merci yok. Zalim zulmüyle kendi sonunu hazırlar; o zulme takılıp umudunu ve azmini kaybeden de çağıyla hesaplaşamaz. Ne ağıt yakmak çaredir, ne beddua etmek. Ne güzel öğütlemiş o Muazzam Kitap: “Asra yemin olsun ki, insanlar ziyandadır. Ancak şunlar müstesna: İman edip salih amel işleyenler, bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.” (Asr Suresi) İşte reçete burada. İşte doktor orada. Ya biz? Gerçekten “helaket ve felaket asrının adamları” olan bizler neredeyiz? Asıl mevzu bu, gerisi angarya…


G’azap


Suudi Avrupa’ya sorsan, Mısır’da iç savaş var.
Suudi Amerika’ya sorsan, Mısır’da silahlı çatışma var
.
Suudi Arabistan’a bir şey sormaya zaten lüzum kalmadı: Yallah tazyik
.

***
İç savaş dediğin, çatışma dediğin, silahlı iki güç arasında olur.
Bu öyle değil ki.
Sivil halk’ın silahı yok. Olsa da kullanmaya niyeti yok.
Ama ikiyüzlü batı, tıpkı darbe’ye darbe diyemediği gibi, katliam’a da katliam diyemiyor, çatışma diyor.
***
Hele BM denen İhtiyar Heyeti, çatışma üzerinden bildiri yayınlayıp taraflara itidalli olmalarını tavsiye etmektedir.
Tam Obama üslübu.
Dünya’nın ne kadar pişkin ve arsız olduğunu biliyorduk ama bu kadarına da pes doğrusu.
***
Biz niye uğraşıyoruz Allahaşkına?
Mısır’daki olayın bir darbe olduğunu Dünya Aptalları’na ispatlamaya mecbur muyuz? Darbeye darbe diyemeyen adamları biz mi terbiye edeceğiz?
Gitmeden evvel son konuşmasında ne söylemişti eski başkan Sarkozy:
- Bizde kediye kedi derler.
Bravo erkek.
Bizde de darbeye darbe derler.
Siz kısaca darb deseniz de olur. Hadi ama bu kadarına üşenmeyin.

"Sherlock Holmes": Mısıra gidip fotoğraf çekin ve...



Sherlock dizisinde Sherlock Holmes karakterini canlandıran İngiliz oyuncu Benedict Cumberbatch, dizi çekimleri esnasında etrafını saran paparazzilere 'Mısır' hatırlatması yaptı.
Cumberbatch, yüzünü bir not ile kapattı. İngiliz aktristin bu notunda "Mısıra gidip fotoğraf çekin ve dünyaya önemli bir şey gösterin" şeklinde bir ifade yer alıyordu.

Benedict Cumberbatch'ın bu tepkisi, sosyal medyada büyük bir yankı uyandırıyor.
CHA

El Pais: Sisi, diktatör Pinochet’in yolundan gidiyor


İspanya'nın prestijli ve yüksek tirajlı gazetesi El Pais, Mısır'da General Abdülfettah El Sisi'nin kanlı baskısını durdurmak için uluslararası toplumun harekete geçmesi gerektiğini yazdı.  

Gazetenin yayın kurulu imzasını taşıyan "Katliamı önlemek" başlıklı yazısında, tüm uluslararası toplumun, Mısır ordusunun yaptığı gibi dehşetli katliam manzaralarına, birkaç karışık protesto dışında, müsaade ediyorsa dünyada bir şeylerin çok kötü gittiği anlamına geldiği belirtildi.

El Pais, "Birleşmiş Milletler'in (BM) sivil halkı hükümetlerin ve silahlı grupların katliamından korumaya yönelik geliştirdiği felsefe, Mısır'da olduğu gibi bir ülkenin güçlü ordusu, meşru olarak başa gelen iktidarı yıkmak ve sonra gösterileri yüzlerce ölü ve yaralı, binlerce tutuklu, özgürlüklerin kısıtlanması ve partilerin yasaklanması pahasına bastırma söz konusu olduğunda, etkisiz ve geçersiz hale geliyor." ifadelerini kullandı.

MISIR'DA YAŞANANLARIN, ŞİLİ VE ARJANTİN'DEKİ DİKTATÖRLÜKLERİN BAŞLANGICINDAN FARKI YOK

Sol görüşlü El Pais gazetesi, Mısır'da General el Sisi'nin başını çektiği şiddetli askeri darbenin, 1970'li yıllarda Şili'de General Pinochet ve Arjantin'de General Videla diktatörlüklerinin kapısını açan darbe olaylarından farkının olmadığını kaydetti.

"Daha önce Latin Amerika ve şimdi Nil'in kıyısında yaşanan darbelerin öncesinde partilerin ve onların yöneticilerinin sorumlulukların olmadığı söylenemez." diyen gazete, "Ancak her türlü durumda darbenin, tabii ki, kanlı baskıların doğrudan sorumluluğu darbe kararını alan ve hızlı diyalog ve uzlaşma yerine en kötü yolu seçen askeri şeflerindir." değerlendirmesinde bulundu.

El Pais'in eidtoryal yazısında şu ifadelere yer verildi: "Başta Avrupa Birliği ve ABD olmak üzere uluslararası toplum, katliamın durdurmaları, normaliteye dönüş ve Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'den başlayarak tutukluların serbest bırakmaları için baskı yapmalı. AB'nin etkisizliğinin; bir tarafta Mursi'nin öbür tarafta düşmanı El Sisi'nin yanında gözüken Washington'un kafa karışıklığının altı çizilmesi gerekiyor. Ama Yakın Doğu'nun yeni jeopolitik gerçeği olarak, olay mahalline daha yakın olan başka uluslararası sorumlular da var."

El Pais, "Zengin Katar ve etkin Türkiye'ye Müslüman kardeşler üzerindeki etkisini onları radikalleşmeye ve silahlı mücadeleye başvurmadan dengeli olmaya yönlendirmek için kullanması" yönünde çağrı yaptı.

Aynı şekilde, Mısır ordusunu Müslüman Kardeşleri bastırmaya teşvik eden Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt'in de askerleri dizginlemesi gerektiği kaydedildi.

CHA