ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2013 Perşembe

Tuncay Güney: "Elhamdülillah Müslüman değilim. Tanrı’nın İsrail’i için çalışıyorum"

Fatma Aksu / Toronto


"Sizden daha lüks takılıyorum. Bir takımı satsam 5 bin 7 bin dolar eder. Bunun gibi 20 tane gösterebilirim. Bu saat 5 bin dolar. 20 tane var. Lüks hayatı seviyorum. Ama söylendiği gibi arkamda bir CIA, MOSSAD, MİT yok. Ama paralar geliyor, nereden geldiğini ben de bilemem."
275 kişinin yargılandığı Ergenekon davasının kilit ismi Tuncay Güney, Kanada’nın Toronto kentinde yaşadığı, yıllık kirası 15 bin dolar olan evinin kapılarını ilk kez Hürriyet’e açtı. Kendisini “Ergenekon’un soğuk mührüyüm” diye tanımlayan Güney, şehir merkezinde, giriş ve çıkışları özel güvenlik kameralarıyla denetlenen 1.500 dairelik bir sitede, bir oda bir salon, küçük bir mutfak, banyo ve balkondan oluşan 65 metrekarelik evde yaşıyor. Yatak odasında asılı duran İsrail bayrağı altında uyuyor. Güney, Toronto’da Beth Israil Center adlı bir Yahudi okulunda haham olarak Tevrat dersleri veriyor. Burası aslında MOSSAD’ın “Underground haham”larının yetiştiği bir istihbarat okulu. İçeride fotoğraf çekmek yasak. 20 kadar öğrenciye ders veren Güney’in yetiştirdiği öğrenciler 8 ay ile 1 yıl arasında sıkı bir eğitim görüyor.

RUHTA YAHUDİYİM
2001 yılından beri yurtdışında yaşayan Güney, Kanada’da vatandaşlık aldığını, oturma ya da seyahat sorunu olmadığını söylüyor. Allah’a inanıyor. Hangi dine mensup olduğu sorulduğunda “Elhamdülillah Müslüman değilim. Ben Tanrı’nın İsrail’i için çalışıyorum. Ruhta Yahudiyim” diyor. Boynunda, İsrail yazılı altın kolye, kolunda da “Daniel” yazılı künye taşıyor. Kendisiyle Toronto şehir merkezinde bir kafede buluştuk. Üzerinde şık giysiler ve pahalı takılarla geliyor yanımıza. Kolunda seramik kordonlu saatinin değerinin 5 bin dolar olduğunu ve bunun gibi 20 saati daha olduğunu söylüyor. Burberry’den giyiniyor. “Bu lüksü Türkiye’de nerede bulacaktım” diyen Güney’le, kahve sohbetine daha sonra evinde devam ediyoruz. Nasıl geçindiğine gelince, “Tanrı’nın yardımlarıyla” diyor. “Allah rızıklandırandır. 14 yıla geliyorum. Ele güne muhtaç olmadık, Allah yine kimseye muhtaç etmesin” diyerek, kolundaki saati ve altın künyelerini gösteriyor: “Sizden daha lüks takılıyorum. Bir takımı satsam 5 bin 7 bin dolar eder. Bunun gibi 20 tane gösterebilirim. Bu saat 5 bin dolar. 20 tane var. Lüks hayatı seviyorum. Ama söylendiği gibi arkamda bir CIA, MOSSAD, MİT yok. Ama paralar geliyor, nereden geldiğini ben de bilemem.” Güney, görevi gereği Kanada yasasına göre bağış da toplayabiliyor.

KİRASI KURUMDAN
Kirası çalıştığı kurum tarafından ödeniyor. Fazla eşyayı sevmiyor. Salonunu, Seyit Kutibi’nin İslami Etütler kitabından Karl Marx’a, Hasan Cemal’den Dan Brown’a ve hakkında yazılan kitaplardan oluşan küçük bir kütüphanesi, sürekli güvenlik kameraları görüntülerinin açık olduğu ve bilgisayar ekranı olarak da kullanılan televizyon, deri koltuk takımı, üzerinde Mısır mitolojisini anlatan kedi figürlü firavun heykeli, sehpada köpeklerin üzerinde duran yılan başlıklı bıçak, duvarda çamurlu bir el içindeki Davut yıldızı fotoğrafından ibaret. Mutfakta, yemek ocağı ve üzerinde “Şabat”larda  mum yakılan bir Yahudi Şamdanı bulunan bir buzdolabı ile duvarında mantar pano bulunuyor. Yatak odasında ise başucunda “Altında uyumak başka bir mutluluk dediği” İsrail bayrağı asılı. Evde güvenlik alarmı var. Kapının dışında, bütün Yahudi evlerinin girişinde bulunan “Mezuza” atlı Yahudi duası göze çarpıyor. Toronto’da yaptığı işin karşılığı olarak ayda 5 bin dolar alan ve kendisine özel şoförlü bir de araç tahsis edilen Güney, “Camide imamlık görevi verdiler de ben mi yapmadım. Bana camide imam olacaksın deselerdi, camide imam olurdum” sözleriyle, kendisini eleştirenlere göndermede bulunuyor.

Kralı dokunamaz

“Tehdit aldınız mı hiç?” sorusuna, tehditle yanıt verip meydan okuyor: “Bu komplolar üzerine bizim de kendimize göre çalışmamız oldu. Bunları göğüslüyoruz. Ama bana karşı fiziki bir saldırının bedeli herkes için çok acı olacaktır. Bunu karşılıksız bırakmayız. Şunu söylüyorum. Kralı bana dokunamaz. 2007 yılından, 2013’e geldik. Tuncay Güney için yaprak kımıldamayacak. Biz de onların buradaki kendi adamlarına öyle bir saldırıda bulunuruz ki, evlerindeki tüllerinin arkasından bakamazlar. Perdelerini kıpırdatamazlar. Böyle bir saldırının ne getireceğini kendileri de bilir”.

5 yıl daha yatarlar
Ergenekon davasının sonuçlarını değerlendiren Tuncay Güney, acaba vicdanen rahat mı? İlker Başbuğ’un aldığı ceza hakkında ne düşünüyor? Cezaları ağır buldu mu? Ergenekon deşifre edildi mi? 1 numara kim? İşte yanıtları:

Bu beklenen bir şeydi. 5 yıl yattılar, bir 5 yıl daha yatarlar. Bu insanları müebbet olarak hapislerde tutamazsınız. Eğer savunma yapmasalardı halkın gözünde kahraman olurlardı. Mahkemeyi kilitlemelisiniz. Hiçbiri savcılıkta ifade vermeseydi, dosya mahkemeye gitmezdi. Mahkemeyi kilitleyebilirdiniz... Zaten yatacaksınız. Savunma yapsan da yatıyorsun, yapmasan da. Türkiye’de adalet aramak, genelevde bakire kız aramaya benzer. Neyin adaletini arıyorlar bilmiyorum. Ergenekon bir terör örgütü değil, sistemin, rejimin kendi teşkilatı. Bu sistem kendi mitolojisini, efsanesini yargıladı. Cezalar tabii ki ağır. Zaten bekliyorduk. Benim için sürpriz olmadı. İnsanlar sorguluyor, çünkü neyin ne olduğunu bilmiyor. Halk bu olayın yüzde 1’ini, mahkeme yüzde 5’ini biliyor. Mahkeme de bilmediği bir şey üzerine müebbet verdi zaten. ‘Bu Ergenekon neydi?’ deyin, hiçbiri bir açıklama yapamayacak. ‘Ergenekon bir terör örgütü’ demek bir haksızlık. ‘Ergenekon bitti demek’ de bir hayalperestlik. Bazıları zafer sarhoşluğunda. Buzdağının görünen bir kısmı sadece. İçeridekiler için tamamen haksızdırlar diyemem. Beni önce kara kutu diye servis yaptınız, sonra maçtan çıkardınız. Beni diskalifiye ettiler. Sistem beni çıkarmak istedi. Ergenekon’dan yargılananların ve Ergenekon’a karşı olanların hemfikir olduğu bir şey vardı: Tuncay Güney’i maçtan çıkaralım. Ve çıkardılar. Sonuç müebbetti, müebbet oldu işte.  Ben tanık olmadım. Gizli tanık da olmadım. ‘Sen bize tanıklık için başvur’ dediler. ‘Uluslararası Tanıklık Yasası’nı uygulayın o zaman’ dedim, uygulayamadılar. Eğer uygulamış olsalardı, bugün cezaevindekiler içeride olmamış olabilirlerdi.

1 numara yoktu Başbuğ’u koydular

İlker Başbuğ’un neden yargılandığını bilmiyorum. Daha doğrusu, Ergenekon mahkemesi neyi aydınlattı? Faili meçhul cinayetler çözüldü mü? Bu insanları da neden yargıladıklarını da bilmiyoruz. Ergenekon’un ortada 1 numarası yoktu. Üst düzeyde birisi yoktu. İlker Başbuğ’u koydular. Okey tamamlanmış oldu. Ergenekon’a lider lazımdı. Aldılar Genel kurmay Başkanı’nı, adamın başını yaktılar. Ergenekon bir Batı Çalışma Grubu da değildir. Ergenekon, rejimin ve sistemin kendisidir. Ergenekon, Ergenekon’la gizlenmiştir, Ergenekon deşifre edilmemiştir. Ergenekon, reforme etmiştir kendini. Ergenekon’un bir kolu suç. Günaha bulaşmıştı. Miladı dolmuştu. O kolu kestiler. Bu, buzdağının sadece görünen kısmı. Şimdi vesayet değişti. Yargı mitolojisini, yani hukuk, efsanesini cezalandırdı.

Tuncay Güney kimdir?

Farklı medya kuruluşlarında gazetecilik yapan 41 yaşındaki Tuncay Güney, 02 Mart 2001’de çalıntı bir aracı İstanbul da satmaya çalışırken, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şubesi’nce yakalandı. Şubenin o dönemki müdürü Adil Serdar Saçan ve ekibi tarafından sorgulanan Güney’in evinde yapılan aramalarda, Ergenekon davasının temelini oluşturan 6 çuval belge bulundu. Belgeler arasında, örgütün şeması da ele geçirildi. Emniyette kamera karşısında verdiği ifadelerde başta Veli Küçük olmak üzere birçok asker, siyasetçi ve bürokratı Ergenekon’a üye olmakla suçlayan Güney, bu iddiaları, katıldığı birçok televizyon programında da tekrarladı. Güney, Ergenekon davası kapsamında ifadeye çağırılınca, 2009 yılında Kanada’ya kaçtı. Halen Kanada’da hahamlık yapan Güney, daha sonra emniyette verdiği ifadelerin doğru olmadığını ve Adil Serdar Saçan ile ekibinin kendisine işkence yaptığını iddia etmişti. Ergenekon davasının karakutularından biri olan Güney hakkında, CIA ajanı, MİT çalışanı, Cemaat üyesi, İsrail ajanı olduğu gibi iddialar sık sık gündeme gelmişti.


19 Ağustos 2013 Pazartesi

Bilgiyle konuşmak isteyenler için İlker Başbuğ dosyası - Alper Görmüş


Herkes, Ergenekon davasının simge ismi haline gelen İlker Başbuğ hakkında konuşuyor, yazıyor...
Fakat bir problem var: Bu konuşmaların, bu yazıların sahipleri -Ergenekon davasına bakan yargıçlardan Mehmet Fatih Uslu'yu haklı çıkartacak biçimde- davadaki olgusal verilerin çoğundan bîhaber görülüyor.
(Milliyet gazetesine konuşan yargıç Uslu, davanın bütününü kast ederek, “Ergenekon davasıyla ilgili konuşanların dediklerine bakınca, maalesef kimsenin dosyanın içeriğini bilmediğini görüyorum” demişti).
Yorum yazarken olgu gizlemeye tenezzül etmeyeceklerinden emin olduğum bazı gazetecilerin yazılarına bakınca, ben de ister istemez aynı sonuca varıyorum: “Bu yazarlar” diyorum, “yorumlarını temellendirmeye çalışırlarken şu, şu, şu olguları hiç zikretmediklerine göre, onların varlığından habersiz olmalılar...”
Bu söylediğimi, tek bir yazıda davanın tümü ve yorum sahibi yazarların tamamı için gösteremem... Fakat mademki İlker Başbuğ'a atılı suçlar ve mahkemenin kendisiyle ilgili verdiği karar davanın en “absürd” sonuçlarından biri olarak öne sürülüyor, bu işi İlker Başbuğ örneği üzerinden bir yazıda yapabilirim...  
Yorum yaparken olgu gizlemeye tenezzül etmeyeceğinden  emin olduğum gazetecilerden biri olan Taha Akyol, İlker Başbuğ'a yönelik suçlamaları ve bu suçlamaları destekleyen delilleri, olguları ele aldığı yazısında (Hürriyet, 10 Ağustos 2013) “Ben Başbuğ’un suçsuz olduğuna inanıyorum” sonucuna vardı.
Taha Akyol'un yazısı, davadaki olgusal verilerin bir bölümünün bilgisine sahip olmadan sonuca varmanın tipik bir örneği olarak çıkıyor karşımıza ve bu da bana, yukarıdan beri açımlamaya çalıştığım iddiamı Akyol'un yazısı üzerinden gösterebilme imkânı sağlıyor.
“Başbuğ davası” başlıklı yazısıyla bana böyle bir imkân sunan Taha Akyol'a teşekkürlerimle, başlıyorum...

"2004'te meşruiyetçiyken 2008'de neden darbeci olsun?"


Taha Akyol, Başbuğ'un masumiyetine olan inancını savunurken önemli bir kıyaslama yapıyor ve şu soruyu soruyor:
“TSK’da 2003-2004’te müdahale çalışmaları oldu, Org. Hilmi Özkök’ün dirayetli tavrı bunları önledi; Başbuğ o dönemde Özkök’ün yanındadır. 2008’de yani sivil rejim daha bir sağlamlaştıktan sonra niye darbeci olsun?”
2003-2004 dönemindeki Sarıkız ve Ayışığı (sonraki safhaları Yakamoz ve Eldiven) adı verilen darbe hazırlıklarında Başbuğ'un pozisyonunu hatırladığımızda, doğru ve haklı bir soru... Başbuğ'un pozisyonu o dönemde gerçekten de Akyol'un tarifine uygun görünüyor.
Bunu, Özden Örnek'in günlüklerini yayına hazırlarken ben de fark etmiş, hatta Nokta'nın günlükleri yayımladığımız sayısının editoryal sayfalarında bunu ayrı bir başlık halinde  ben de not etmiştim: “Büyükanıt ve Başbuğ için 'uzak duruyorlar' yorumu...”
O başlık altında yer alan, Özden Örnek'e ait üç “günlük” notunu burada bir kez daha hatırlatayım:
1 Aralık 2003“Aklımızda hep uyutuluyor muyduk endişesi vardı. İkinci Başkan (İlker Başbuğ) güvenilecek bir general değildi. Kendi yararını ülke yararı üzerinde tutuyordu. Ve bize kesin cevaplar vermiyordu.”
6 Ocak 2004“Öğleden sonra 2. Bşk. geldi. 14 Ocak günü yapacağımız toplantı için eşgüdümde bulunmak amacındaydı. Çok sinsi bir adam olduğunu  değerlendiriyorum. Tamamen Genelkurmay Başkanı olmak amacına kilitlenmiş.”
13 Ocak 2004: “2. Bşk. İlker Başbuğ ileride Genelkurmay başkanı olacağım diye Genelkurmay Başkanı'nın her söylediğini yapıyor ve risk taşıyan hiçbir olaya karışmıyor. (...) Genelkurmay Başkanı devreden çıkmış ve İlker'siz hareket etmemektedir. Yaşar Büyükanıt ise bundan sonraki Genelkurmay Başkanı olacağı için kendini korumaya almış ve  hiçbir konuda aktif olmuyor ve fikrini de açıkça söylemiyor.”

Unutmayalım, Büyükanıt sonra muhtıra verdi!


2003-2004 döneminin darbe hazırlıklarına “uzak duran” iki müstakbel genelkurmay başkanından biri (Yaşar Büyükanıt, o dönemde 1. Ordu Komutanı) 2007'de hükümete muhtıra verdi, ikincisi ise (İlker Başbuğ, o dönemde Genelkurmay 2. Başkanı) 2013'te darbecilikten müebbet hapse mahkûm oldu.
İşin içine Büyükanıt'ı da katmakla neyi imâ ettiğimi anlamışsınızdır: 2003-2004'te darbe girişimlerine “uzak durmak”, TSK'nın tepesini ele geçirince de uzak durmak anlamına gelmeyebilir.
Madem spekülasyon serbest, ben de şöyle diyebilirim: Bu iki komutan, a) Genelkurmay Başkanı'nın (Hilmi Özkök) kesinlikle karşı olduğu bir darbe girişiminin başarısız olma ihtimalini görebilecek kadar basiret sahibi oldukları için, b) bir darbenin kendi garantili genelkurmay başkanlıklarını riske  sokacağını bildikleri için dönemin maceracı darbeci komutanlarından uzak durmuşlardır... 
Spekülasyonumun ikinci adımı: Bu komutanlar aynı zamanda “irticacı hükümet”i gönderen komutan şerefine nail olmayı o zamandan kafalarına koymuşlardır ve “sinsice” (ben demiyorum, Özden Örnek diyor) Genelkurmay Başkanı olacakları günü beklemektedirler.
Fakat bu faslı fazla da uzatmamalı... sonuçta Taha Akyol da ben de spekülasyon yapıyoruz. En iyisi, Akyol'un yazdığı gibi
somut iddialara ve kanıtlara bakmak...

"Somutlar" bahsi...


Taha Akyol, “somutlar” bahsini açarken şöyle diyor:
“Dosyada 'Genelkurmay’da Komutan’ın haberi olmadan kuş uçmaz!' diye beyanlar var. Fakat bu genel ifade, somut durumun kanıtı olamaz. Araştırmak gerekir...”
Bu takdim, bence epeyce problemli. Çünkü, sanki savcıların İlker Başbuğ'u suçlarken sadece “Genelkurmay’da Komutan’ın haberi olmadan kuş uçmaz” (öyleyse, karargâh içinde suç teşkil eden eylemlerden mutlaka onun da haberi vardır) argümanına dayandıkları gibi bir algı yaratıyor...
Oysa, biraz sonra göreceğiz, Başbuğ'a yöneltilen iki temel suçlamadan birinde (İnternet Andıcı), suç içerdiği öne sürülen eylemlerini inkâr etmeyen subayların bir bölümü, yapıp ettiklerinden İlker Başbuğ'un (da) haberinin olduğunu açık bir biçimde dile getiriyorlar.
Başbuğâ yönelik ikinci temel suçlamaya (İrticayla Mücadele Eylem Planı) gelince... Bu defa astları ona ilk örnekte olduğu gibi “senin de haberin vardı” demiyorlar... Fakat Başbuğ'un, iki suç delilinin ortaya çıkma ânında Genelkurmay karargâhında hafta sonunda geceleri de kapsayacak biçimde yürütülen “bilgisayar kayıtlarını silme ve belge kırpma” faaliyetinden haberinin olmadığını söylemesini nereye koyacağız?
O hafta sonu Genelkurmay'da izinli personelin de çağrılarak böyle bir faaliyet yürütüldüğü bir iddia değil, sanıkların doğruladıkları bir hakikat... Nitekim bunu İlker Başbuğ da inkâr etmiyor, sadece bilgisinin olmadığını söylüyor.
İddianamedeki satırlarla söylersem:
“(İrticayla Mücadele Eylem Planının) deşifre olmasından sonra karargahta mesai saatleri dışında acele ile yapılan ve gece geç saatlere kadar devam eden, izinde bulunan personelin dahi göreve çağrıldığı bu olağanüstü hadisenin şüphelinin bilgisi ve emri olmadan yapılmasının mümkün olmadığı...”
Taha Akyol'un “'Dosyada 'Genelkurmay’da Komutan’ın haberi olmadan kuş uçmaz!' diye beyanlar var” diye gönderme yaptığı hadise, işte bu.
Doğru, savcılar, “bilgisayar kayıtlarını silme ve evrakları kırpma” emrini Başbuğ'un verdiğini kanıtlayamıyorlar... Fakat böyle durumlar için hukukta, nedense hiçbir zaman ısınamadığım“hayatın olağan akışına uymamak” diye bir suç karinesi var...
Yargıçlar gerekçeli kararlarında, bu karineye dayanarak, “Sanık, haberinin olmadığını söylese de...” diye başlayıp, “... Genelkurmay karargâhındaki o sürreel hafta sonundan haberinin olmaması hayatın olağan akışına uymamaktadır” diye devam eden bir cümle kurarlarsa, kimse şaşırmasın.

İnternet Andıcı'nın "Sn. Komutan'a arzı" meselesi...


İlker Başbuğ'la ilgili en ciddi suçlamalardan biri şu:  Hükümete karşı kara propaganda yapmak üzere internet siteleri oluşturmaya matuf “İnternet Andıcı” hazırlanması için  emir vermek...
İddiaya göre, 1999'dan beri faaliyette bulunan bu sitelerin Taraf gazetesinin 4 Şubat 2009 tarihli haberiyle deşifre olmasından sonra, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ sitelerin faaliyetlerinin durdurulmasını emretti.
Fakat sadece iki hafta sonra dört yeni site için bir “andıç” hazırlandı.
Andıçta, tam 12 rütbeli subayın parafı vardı ve 12. paraf, “komutana arz” notuyla birlikte Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Hasan Iğsız’a aitti.
Yukarıda “iddiaya göre” dedim ama, aslında, buraya kadar anlattıklarım, 12 rütbeli subayın tamamı tarafından kabul edilmiş bir vakıa...
Olay bundan sonra flulaşıyor ve İlker Başbuğ bakımından savcıların öne sürdüğü bir iddiaya dönüşüyor.
Soru şu: Bu andıç, İlker Başbuğ’a arz edildi mi?
Savcılar “arz edildi”, Başbuğ “edilmedi” diyor ve gerekçe olarak belgede parafının bulunmamasını gösteriyor.
Taha Akyol da, yukarıda gördüğünüz gibi belgede parafın olmayışını yeterli buluyor ve meseleyi kapatıyor.

Başbuğ her şeyi basından öğreniyor...


Başbuğ, hazırlık aşamasındaki bu dört siteden ancak konuyla ilgili yeni gelişmelerin Kasım 2009’da basında yer almasından sonra haberdar olduğunu ve derhal emir vererek hazırlıkları durdurduğunu söylüyor.
Bu da bir vakıa... Gerçekten de Kasım 2009'da Başbuğ böyle bir emir veriyor... Fakat ilginç olan nokta şu: Genelkurmay Başkanı, karargâhında gerçekleştirilen ve suç teşkil eden birtakım fiilleri ancak basında çıktıktan sonra öğreniyor ve onları durduruyor...
Teorik olarak bu da mümkün tabii, fakat bir Genelkurmay Başkanı'nın bütün bu olup bitenlerden habersiz olması ne kadar inandırıcıdır? Yargıçların bunu inandırıcı bulmamaları çok mu tuhaf.

Mesele bundan ibaret olsaydı...


Fakat mesele bundan ibaret değil... Başbuğ'un, İnternet Andıcı davasından yargılanıp mahkûm olan karargâh arkadaşlarının bir bölümü ifadelerinde ya “böyle bir andıcın Genelkurmay Başkanı'nın bilgisi olmaksızın hazırlanamayacağını”, ya da “andıcın komutana arz edildiğini” açıkça söylediler.
Yazı çok uzayacağı için bu yöndeki ifadeleri buraya almıyorum. Fakat isteyen, İnternet Andıcı iddianamesiyle birleştirilen “İlker Başbuğ iddianamesi”ni internetten kolayca bulup okuyabilir (uzun değil, sadece 39 sayfa).
Fakat bunlardan çok daha önemli bir tanıklık, dava sürerken ortaya çıktı, bu tanıklığa burada yer vereceğim... Sanıyorum Taha Akyol da, farkında olmadığı için değerlendirmesine dahil etmediği bu bilgiyi işin içine katması durumunda, İnternet Andıcı'nın “komutana arz edilmediği” sonucuna varamayacağını kabul edecektir.

Korg. Eröz: "Andıç komutana defalarca sunulmuştur..."


"İnternet Andıcı" davasının Ergenekon davasıyla birleştirilmesinden sonra Ergenekon tutuklusu haline gelen Korgeneral Mehmet Eröz, İlker Başbuğ henüz suçlanmamışken, mahkemeye müracaatla Başbuğ'un tanık olarak dinlenmesini talep etti; ne var ki bu isteği gerçekleşmedi.
Andıcın hazırlandığı tarihte Genelkurmay Harekat Başkanı olan Korg. Eröz, davanın 8 Ekim 2012 tarihli duruşmasında mahkemeye bir dilekçe verdi (ki artık Başbuğ da davanın tutuklusudur) ve andıçtan İlker Başbuğ'un haberinin olmadığının gerçeği yansıtmadığını söyledi.
Radikal'in “Başbuğ andıçla ilgili defalarca bilgilendirildi” başlığıyla verdiği haberden aktarıyorum:
“(...) Bu durumda sanki Harekat Başkanı olarak ben andıcı Hasan Iğsız'ın emrine rağmen Başbuğ'a arz etmemişim ve andıçta imza ya da parafı bulunan kişilerle birlikte kendi başımıza iş yapıyormuşuz gibi bir yanlış anlam çıkabilir. Oysa gerçek bu değildir. Sayın İlker Başbuğ'un internet andıcından haberi olmadığı şeklindeki beyanlar doğru değildir. Sayın İlker Başbuğ'a andıçla ilgili olarak defalarca bilgi verilmiştir.”
(Biliyorsunuz, Ergenekon davasında İlker Başbuğ'la birlikte Mehmet Eröz de müebbet hapis cezasına çarptırıldı.)

Kasım'da öğrendiyse neden soruşturma açtırmadı?


Radikal'in haberinde, Mehmet Eröz'ün dilekçesinde Başbuğ'a bir de soru sorduğu belirtiliyordu:
“Başbuğ'un internet andıcı ve yeni sitelerin kurulmasından haberi olmaması durumunda, 4 Kasım 2009'da ikinci ihbar mektubu ekinde yer alan internet andıcını gördüğünde kendileri hakkında işlem yapması” gerekmez miydi?
Bu da önemli bir noktaydı ve ben bu soruyu Eröz'ün dilekçesinden dokuz ay kadar önce sormuştum:
“Başbuğ, hazırlık aşamasındaki bu dört siteden ancak konuyla ilgili yeni gelişmelerin Kasım 2009’da basında yer almasından sonra haberdar olduğunu ve derhal emir vererek hazırlıkları durdurduğunu söylüyor.
“Şimdi bir an için andıcı hazırlayan grubun, aradan geçen yedi ayda ikinci başkanın imzasına rağmen andıcı Genelkurmay Başkanı’na arz etmediğini düşünelim.
“Bu durumda, kasım ayında Genelkurmay’daki durum şöyledir: Genelkurmay Başkanı, gazetede okuduklarından sonra meseleye eğilir ve 12 paraflı “yasa dışı” (Başbuğ’un
kendi sözleri) andıcın varlığını öğrenir... Ve tabii yedi ay boyunca kendisine arz edilmediğini de...
“Peki, hakikati öğrenince ne yapmıştır Başbuğ? Hiçbir şey. Soruşturma? Hayır. Çünkü yapsaydı, bunu savunmasında mutlaka söylerdi.” (Taraf, 10 Ocak 2012).

Hâlâ "iyi de, paraf yok" diyebilir misiniz?


Bu tabloya bakıp da, “Ne olursa olsun, Başbuğ'un parafı yok o belgede, dolayısıyla suçlanamaz” diyebilir misiniz?
Ben, 10 Ocak 2012 tarihli yazımda, Etyen Mahçupyan'ın tahminine katılarak, Başbuğ'un her şeyi bildiğini fakat belgeyi özellikle imzalamadığı görüşünde olduğumu yazmıştım:
“Bu durumda ben, Etyen Mapçupyan’ın tahmininin gerçeğe en yakın tahmin olduğunu düşünüyorum: Andıç Başbuğ’a arz edilmiştir, fakat o kendini korumak için imzalamayıp bir kenara ayırmıştır. Yani bir tür, 'yapın ama ben görmeyeyim' tavrı...”
Ocak 2012 tarihli o yazımın son paragrafı da şöyleydi:
“Toparlarsam: Başbuğ’un andıçta imzasının bulunmaması keyfiyeti, tek başına onun bu faaliyetten habersiz olduğunu kanıtlamaz. Hâkimlerin kanaati, buna rağmen onun andıç konusunda bilgi sahibi olduğu yönünde tecelli edebilir.”
Hep birlikte izledik... Öyle oldu.
Herkes gibi gerekçeli kararı ben de merakla bekliyorum.

Dördüncü ve son yazı: Ergenekon'da yanıldığım nokta...

11 Ağustos 2013 Pazar

Balbay’ın 34 dakikaya bile çarptırılmaması gerekir - Gareth Jenkins


İngiliz gazeteci, yazar, analist. 1989’dan beri İstanbul’da yaşıyor. Üniversitede antik Yunanca ve Latince okudu. The Sunday Times, Jane(se yayınlarına ve kimi düşünce kuruluşlarına yazılar yazıyor. The Economist Intelligence Unit’e birkaç rapor hazırladı. Uzmanlık alanları sivil-asker ilişkileri, siyasi İslam ve terörle mücadele. “Türk Silahlı Kuvvetleri ve Siyaset” ve “Türkiye’de Siyasi İslam: Batı’ya Koşarken Yönünü Doğu’ya mı Çeviriyor?” isimli kitapları var. “Gerçekle Düş Arasında Ergenekon Davası” başlıklı ünlü raporun yazarı.

Ünlü Ergenekon raporunun yazarı İngiliz gazeteci Gareth Jenkins’le konuşuyoruz. Ergenekon kararlarını değerlendirirken öyle şeyler anlatıyor ki neredeyse dudaklarım uçukluyor. Bu söyleşiyi okuduğunuzda dehşete kapılacağınızdan hiç kuşkum yok.

- Siz baştan beri Ergenekon davasının adil bir dava olmadığını ileri sürdünüz. Hatta, Ergenekon iddianamesini satır satır okuduktan sonra “Düşle Gerçek Arasında” başlıklı bir de rapor yazdınız. Şimdi Ergenekon kararlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben böyle kararlar bekliyordum, ama bu kadar ağır cezalar beklemiyordum. Yani 117 yıl ceza nasıl olur? Tamam, Ergenekon davasında sanıkların mahkeme tarafından suçlu bulunacakları konusunda en ufak bir şüphem yoktu. Ama demin de dediğim gibi bu kadar uzun cezalar beklemiyordum.

- Örneğin Mustafa Balbay’ın 34 yıl 6 aya mahkûm edilmesini nasıl karşıladınız?


Olaya mantık açısından baktığınız zaman Balbay’ın 34 dakikaya bile çarptırılmaması gerekir. İddianameyi, Balbay’a atfen yazılan sözleri okudum. Adam, her gazetecinin yaptığı gibi toplantılarda notlar tutmuş. Yani herhangi bir suç işlediğine, bir terörist örgüt üyesi olduğuna dair en küçük bir kanıt bile yok.

Balbay’ı hiçbir suç kanıtı olmadan beş yıldır cezaevinde tutuklu olarak hapsettiklerine göre zaten baştan ona ağır bir ceza vermeye kararlı oldukları belliydi. Aksi durumda zaten onu çok önceden tahliye etmeleri ve tutuksuz olarak yargılamaları gerekirdi. Ona verilen ceza beni şaşırtmadı. Ne daha uzun ne de daha kısa bir ceza alacağını tahmin ediyordum.

- Bir de önceki Genelkurmay başkanlarından emekli Orgeneral İlker Başbuğ’a verilen ömür boyu hapis cezası var. Başbuğ, Başbakan’ın kendisi tarafından onaylanan bir kararla Genelkurmay Başkanlığı’na atanmış ve iki yıl boyunca Başbakan’la birlikte çalışmıştı. Bu süre içinde Başbakan’ın Başbuğ’un bir terör örgütü lideri oluşundan hiçbir şekilde şüphelenmemesi biraz garip bir durum değil mi?

Bu sorunun sorulması gerekir. Olaya tarafsız bir gözle baktığınız zaman bu cezanın Tayyip Erdoğan için ciddi biçimde rahatsızlık uyandırmış olması gerekir. Burada iki varsayım var. Birincisi, Erdoğan’ın da Ergenekon üyesi olduğu, ikincisi de Erdoğan öyle bir akıl tutulmasına uğramış olmalı ki iki yıl boyunca bütün devlet sırlarını bir terör örgütü başıyla paylaşmış.

Ergenekon davasına baktığınız zaman bu insanların birileriyle kurdukları temasları temel aldığı görülüyor. Üstelik, aralarındaki kimilerinin kötü insanlar olduklarını bildiğimiz halde bu görüşmelerde hiçbir suç delili de yok. Dolayısıyla, eğer bu dava birilerinin birileriyle temasları ve görüşmelerinden yola çıkılarak açılmışsa bugün Tayyip Erdoğan’ın da hapiste olması gerekirdi. Tabii bu durum kendisi için çok ciddi rahatsızlık unsuru olmalıdır. Ama bu sözlerimden sakın Erdoğan’ın terör örgütü üyesi olduğunu düşündüğüm gibi bir anlam çıkarılmasın. Tabii ki böyle bir şeye inanamam. Ben sadece işin mantığından ya da mantıksızlığından ve varsayımlardan söz ettim.

- Yani siz Ergenekon denilen bir terör örgütünün varlığını kabul etmiyor musunuz?

Etmiyorum. Yani mahkemenin tanımladığı gibi bir örgütün varlığını kabul etmiyorum. Ergenekon önceden hazırlanmış bir plandı.

- Peki, bu planı kim hazırlamış olabilir?

Bunu tahmin etmek zor. Dava 2007’nin yazında Ümraniye’deki bir evde el bombaları bulunması üzerine açıldı. Derken savcı Zekeriya Öz yine aynı yıl emniyet müdürlüğüne geçmişteki bütün siyasi ve ırkçı cinayetlerin dosyaları için başvuruda bulundu.

Daha sonra tutuklanan kişilere baktığınızda bunların öbür cinayetlerle uzaktan yakından ilişkilerini gösterecek en küçük bir delil bile olmadığını görüyorsunuz. Demek ki Zekeriya Öz, çok önceden kafasında böyle bir örgütün varlığını tasarlamıştı.

- İyi de Zekeriya Öz bu işi tek başına yapmış olabilir mi?

Olamaz. Benim şüphem Zekeriya Öz, böyle bir örgüt olduğunu düşünen ya da böyle bir örgüt olduğu izlenimini kamuoyuna vermek isteyen bir grup insandan birisidir. Aslında Türk milleti kendisine söylenenlere inanır. Ben akılsızlar demiyorum. Sakın yanlış anlamayın. Ama insanlara güveniyorlar. Kendilerine söylenenlere inanırlar. Bunlar da milletin bu söylenenlere inanma eğilimine güvendiler.

- Davanın tam ortasında Zekeriya Öz’ün ortadan kaybolması size garip gelmiyor mu?

Gelmez olur mu? Bakın Egrenekon, Balyoz ya da İzmir’deki askeri casusluk davalarını incelediğinizde hepsine de hem yargıda hem de poliste aynı insanların baktığını fark ediyoruz.

- Üç yıl kadar önce sizinle yaptığımız ilk söyleşide Gülen cemaatinin bu davaların tetikçisi olduğunu söylemiştiniz. Hâlâ aynı kanıda mısınız?


Bu konuda kafamda hiçbir kuşku yok. Kimi insanlar Fethullah Gülen cemaatini hizmetleri için destekliyor. Sanıyorum bu insanların birçoğu Ergenekon davasında olan bitenlerden habersiz. Birçoğu bu davaların doğru verilere dayandığına inanıyor.

Ama, medyada da boy gösteren cemaat içinde küçük bir grup bu davalarda çok önemli roller oynadılar. Örneğin, iddianameyi okurken bunun içinde yer alan iddialarla cemaat yayın organları olan Zaman, Today’s Zaman gazetelerinde çıkan haberlerdeki iddiaların birebir örtüştüğünü görmek beni şoke etmişti.

Ben Ergenekon’la ilgili raporumu yayımladığımda da bana saldıranlar bu Gülen medyasının şahsiyetleriydi. Ahmet Şık, Hanefi Avcı neden hapse atıldılar? Çünkü Fethullah Gülen ve cemaati aleyhinde kitap yazmışlardı. Ya da Nedim Şener...

- Siz tam Ergenekon kararları açıklandığında BBC’nin Türkçe servisine bir demeç verdiniz. Orada söylediklerinizi tekrarlar mısınız?

Tutuklananlarının hepsinin ortak yanlarına baktığınız zaman tamamının Gülen cemaatinin çıkarları aleyhine faaliyet gösterdiklerini görüyorsunuz, dedim. Örneğin, “Baba Beni Okula Gönder” kampanyasının üyeleri, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği yöneticilerinin hepsi bu nedenle gözaltına alınıp tutuklandılar.

Bu insanlar okul çocuklarına Gülen cemaatinin yaptığı gibi burs veriyordu. Yani Gülen cemaatinin eğitim alanına onlara göre tecavüz ediyorlardı. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden burs alan öğrenciler, PKK üyesi olmakla suçlandılar. Yani Gülen cemaati sadece kendilerine düşman değil, çıkarlarına zarar veren rakipler olarak gördükleri insanları da cezalandırma ve öç alma yoluna gitti.

Hatta laik askerleri de Fethullah Gülen’in ABD’ye kaçmasına zorlayan kişiler olarak damgaladılar. Bir başka olay da gazetenizin başyazarı İlhan Selçuk’a yaptıkları inanılmaz muameleydi.

Şimdi, bütün bu suçlanan kişilerin kimliklerine baktığınızda hepsinin bir şekilde Gülen cemaati aleyhinde faaliyet göstermiş şahsiyetler olduklarını fark ediyorsunuz. Demin Gülen cemaatinin düşmanlar, rakipler ve öç alma gibi üç unsurdan yola çıkarak bu davalarda hedef aldıkları insanları cezalandırma yoluna gittiğini söyledim. Bir unsur daha var. Cemaat güç ve iktidar elde etme hırsı içinde. Gündemlerinin tamamıyla dine dayalı olduğunu hiç düşünmüyorum. Tabii bir bölümü öyle. Ama geri kalanı iktidar ve güç hırsından kaynaklanıyor. Çıkarlarına halel getiren kim varsa üstüne gidiyorlar.

- Başbakan Erdoğan’a MİT Müsteşarı Hakan Fidan üzerinden yapmak istedikleri gibi mi?

- Evet.

- Sizin de üzerinize gelmediler mi? Bana sizi yazdığınız rapor yüzünden çok ciddi biçimde tehdit ettiklerini söylemiştiniz. Hâlâ böyle tehditler alıyor musunuz?


Özellikle medyalarında ağır karalama kampanyasına girişmişlerdi. Sadece onlar da değil. Bugün de yapabilirler. Ama ne yapabilirler? Ancak ya tutuklatırlar ya da beni sınır dışına gönderirler.

- Nasıl tutuklatırlar? Siz İngiliz vatandaşı değil misiniz?

Mantıken böyle bir şey yapamamaları lazım. Ama burada mantık yok ki. Mantık olsaydı bu dava böyle sonuçlanmazdı. Hatta olmazdı. Bunca insan bu kadar uzun süreli tutuklanmazdı. Eğer bu ülkenin haberalma örgütünün en tepesindeki isim PKK’ye yardım ve yataklık etmekten sorgulanmak istendiyse ya da “Baba Beni Okula Gönder” kampanyasının, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin merkezlerine baskın düzenlendiyse burada mantık aramamak lazım. Bütün bu mantıksızlıklara karşı doğru bildiğimi her zaman söyleyeceğim.

- Siz uluslararası platformlarda Ergenekon davasının ne olup ne olmadığını anlatmak için konferanslar verdiniz. Aldığınız tepkileri ya da değerlendirmeleri söyler misiniz?

Verdiğim konferanslar ve katıldığım panellerde anlattıklarımın uluslararası alanda insanların Ergenekon’la ilgili düşüncelerini muazzam ölçüde değiştirdiğini söyleyebilirim.

Ergenekon’la ilgili ilk yazım Ocak 2008’deydi. O sırada Veli Küçük, Muzaffer Tekin tutuklanmıştı. O ilk yazımda Türkiye’nin sonunda karanlık geçmişiyle yüzleşmekte olduğunu yazmıştım. Çünkü Veli Küçük’ün ya da Muzaffer Tekin’in geçmişte pek çok karanlık olaya bulaşmış olduğunu hepimiz biliyoruz.

Ama o yazıda da bir soru işareti vardı. Çünkü neyin olup bittiğinden tam olarak emin değildim. Aradan iki üç ay geçtikten sonra işin böyle olmadığını arkadan gelen tutuklama dalgalarından sonra anladım. Öte yandan konuştuğum insanlar benim yanıldığımı, Türkiye’nin geçmişini temizlemekte olduğunu, derin devletle hesaplaşmanın başladığını söylüyorlardı.

Hatta ben Ergenekon raporunu yazıp Washington’da sunumunu yaptığım sırada da bu insanlar derin devletle hesaplaşma fikrini sıkı sıkı savunuyorlardı. Uluslararası alanda da böyleydi. Hatta AB’nin 2009’daki İlerleme Raporu’nda da davanın doğru yönde ilerlediği görüşü vardı. Derken yine uluslararası alanda yavaş yavaş ne olup bittiği anlaşılmaya başlandı. İki yıl önce de artık hiç kimse bu davaların doğruluğuna inanmamaya başlamıştı. Artık düşünceler 180 derece değişti. Hiç kimse Ergenekon diye bir örgütün varlığına inanmıyor. Herkes sözde kanıtların birileri tarafından oluşturulduğunu ve evlere kimi polisler tarafından yerleştirildiğini, uluslararası ve Türk hukukunun bu davayla ayaklar altında çiğnendiğini biliyor.

- Peki, Gezi olaylarının Başbakan tarafından uluslararası komplo olarak nitelenmesine ne diyorsunuz?
Başbakan, dünyada kendilerini kıskandıklarını söyledi. Bu olaylar Başbakan’a göre, hükümeti kıskananlar tarafından tezgâhlanmış. Aslını ararsanız hiç kimse kıskanmadığı gibi gülüyorlar, sarakaya alıyorlar.

Son iki yıldır Türkiye dışında kime bu davaları anlatsam bunları ortaoyununa benzetiyorlar. Onlara iddianamenin bir bölümünü okuduğum zaman insanlar gülmekten katılıyordu. Söylemek istediğim davayla ilgili uluslararası algının muazzam ölçüde değiştiğidir. Türkiye’de de böyle. Kimileri hâlâ bu davanın gerçekliğine inanıyor.

- Siz bütün Ergenekon davası süresince eski Genelkurmay başkanları Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıt’ın ciddi biçimde sorgulanmamasına ne diyorsunuz? Oysa Büyükanıt 28 Nisan e-muhtırasını bizzat yazdığını itiraf eden kişi değil miydi?

Bir kere Özkök’e dokunmazlar çünkü cemaat onu seviyor. Büyükanıt’a neden dokunmadıklarını tam olarak bilmiyoruz. Ama Dolmabahçe’deki görüşmede bir anlaşmaya varıldığı söyleniyor. Büyükanıt’ın, kendisiyle ilgili söylentiler nedeniyle kamuoyunun diline düşmek istemediğini biliyoruz.

Son on yılda askerin siyasete müdahale edip etmediğine bakıyoruz. Orada bunu doğrulayacak tek bir gelişme var. O da 2007’deki e-muhtıra. Türk hukukunu bilmiyorum, ama uluslararası hukuka göre bu e-muhtıra siyasete müdahaledir ve cezalandırılması gereken suçtur. Ergenekon sanıklarına baktığınız zaman Büyükanıt’ın da onlar içinde olması gerekirdi. Çünkü hem siyasete müdahale etmişti hem de laikliği savunuyordu. Ama tabii e-muhtıra sonunda hükümetin işine yaradı ve ilk seçimde oylarını katladı.

Büyükanıt ve Balbay’ın yaptıklarına baktığınız zaman ortada bir suç varsa o suçu açıkça Büyükanıt işlemiştir. Balbay’ı görevini yaptığı ve karışmadığı birtakım olaylar nedeniyle suçluyorsunuz, ama hükümete muhtıra veren Büyükanıt’a dokunmuyorsunuz. Bu mantıksızlığın daniskasıdır.

- Bütün bu konuştuklarımızdan sonra Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu söyleyebilir misiniz?

Sadece bu dava değil, başka davalara da baktığımızda bunu söyleyemeyiz. Türkiye bu haliyle hukuk devleti değil, sadece bir kaba kuvvet devleti (power order). Güç kimin eline geçerse o ne yapacağına karar veriyor.

- Önceki söyleşimizde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin neredeyse bütün komutanlarının tutuklanmasının Türk ordusunda çok ciddi psikolojik sıkıntılar yaratmasının yanı sıra NATO’nun askeri gücü için de bir tehdit olduğunu söylemiştiniz. Hâlâ bu görüşte misiniz?
Evet, hâlâ bu görüşteyim. Yapılmaması gereken iki önemli şey var. Birisi siyasetin askerileştirilmemesi, ikincisi de askerin siyasete bulaştırılmamasıdır. Bu son YAŞ toplantısından sonra askerin siyasete bulaştırıldığını açıkça gördük.

Asker liyakat çerçevesinde görev yapmalıdır. Siyasinin beğendiği asker atanacak, beğenmediği ise emekliye sevk edilecek diye bir durum olamaz. Asker liyakat çerçevesinde askerliğini yapar. Liyakat sahibi olmayan bir askeri sırf siyasetçiyle iyi geçindi diye yüksek rütbeli komutanlığa atarsanız o zaman orduyu yıpratırsınız. Türk ordusu NATO’nun ikinci büyük ordusu. Hele de Ortadoğu’nun bu çalkantılı döneminde Türk ordusunu harekât kabiliyetinin yıpratılması NATO’nun askeri kanadına da zarar verir.
11 Ağustos 2013

İlker Başbuğ'un fırtınalarla dolu sıradışı hayatı

İlker Başbuğ, Kara Kuvvetleri Komutanlığı dönemine kadar çok göz önünde olmamıştı. 28 Şubat sürecinde Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Başyardımcılığı görevini üstlendi. Süreci hedefe götüren Milli Güvenlik Kurulu Toplumla İlişkiler Daire Başkanlığı ona bağlıydı...

İlker Başbuğ, Kara Kuvvetleri Komutanlığı dönemine kadar çok göz önünde olmamıştı. 28 Şubat sürecinde Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Başyardımcılığı görevini üstlendi. Süreci hedefe götüren Milli Güvenlik Kurulu Toplumla İlişkiler Daire Başkanlığı ona bağlıydı...
Beş yıldır devam eden Ergenekon Davası 5 Ağustos pazartesi günü sonuçlandı. 19 kişi ömür boyu hapis cezasına çarptırılırken onlarca kişi de farklı hapis cezaları aldı. Mahkeme kararını açıkladıktan sonra aldığı ceza en çok tartışılan isim ise Genelkurmay eski Başkanı Org. İlker Başbuğ oldu. Yargıtaymahkemenin verdiği hapis cezalarını onayladığı takdirde Başbuğ ömür boyu hapis yatacak.

Balkan Savaşı'ndan sonra Makedonya'nın Manastır şehrinden Türkiye göç eden bir ailenin çocuğu olarak 29 Nisan 1943'te dünyaya gelen Başbuğ, sadece bugün tartışılan bir isim değil. Kamuoyunun önüne çok çıkmadan,
Kara Kuvvetleri Komutanlığı döneminden itibaren gündemin merkezine yerleşmişti. Dönemin Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt ile bir araya gelmesi olay olmuştu.

50 yıllık meslek hayatında yurtdışında çalışmış, yıldızını kurmaylıkla "kızartmış" Başbuğ, Kara Kuvvetleri Komutanlığı dönemine kadar çok göz önünde olmamıştı. Ancak Başbuğ, 28 Şubat süreciyle birlikte son derece kritik yerlerde görev almıştı. Hiç şüphesiz bunlar arasında en önemlisi Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği Başyardımcılığı'ydı.

28 Şubat sürecinde MGK hayati öneme sahipti. Prof. Necmettin Erbakan başkanlığındaki Refahyol Hükümeti'nin istifa ettirilmesinde başat rol MGK'daydı. Hükümet ile kurulun asker üyeleri birbirleriyle kurulda hesaplaşıyor, her ay düzenli yapılan kurul toplantıları kamuoyu tarafından dikkatle takip ediliyordu. Zaten sürece adını veren de 28 Şubat 1997 tarihinde yapılan kurul toplantısıydı.

28 ŞUBAT’IN GİZLİ BEYNİ

Kurulda siyasi tartışmaların en yoğun olduğu zamanda genel sekreterlik görevini İlhan Kılıç yürütmüştü. Kılıç daha sonra hava kuvvetleri komutanı olacak, yerine de Necdet Timur gelecekti. Timur'un genel sekreterliği döneminde başyardımcısı İlker Başbuğ'du. Başbuğ, neredeyse kurulun beynini temsil ediyordu. Çünkü MGK'daki görevi sırasında, kurulun en önemli bölümü, Toplumla İlişkiler Daire Başkanlığı, Başbuğ'a bağlıydı. 28 Şubat sürecini başarıya götürecek olan psikolojik harp buradan yürütülüyordu.

Bu görev daha sonra Başbuğ'un çok işine yarayacak, basında geniş bir arkadaş çevresi oluşturmasını sağlayacaktı. O dönemde görev yapan Ankaralı gazeteciler Genelkurmay Başkanlığı döneminde Başbuğ'a adeta siper olacaklardı. Başbuğ'a atfedilen "Entelektüel Paşa" benzetmesi de bu gazetecilerin kalemlerinden çıkmıştı.

"KARİYERİST" OLMAKLA SUÇLANDI

Başbuğ, hem Hilmi Özkök'ün hem de Yaşar Büyükanıt'ın Genelkurmay başkanlığı yıllarında bu iki isimle birlikte hareket etmişti. Bu yüzden de
Şener Eruygur'un etrafında gruplaşan komutanlar tarafından "kariyerist" olmakla suçlanmıştı.

Ortaya çıkartılan darbe planlarında dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur, Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman'ı bertaraf ederek Genelkurmay başkanı olmak istiyordu. Eruygur'un ardında da aynı göreve dönemin Birinci Ordu Komutanı Org. Hurşit Tolon gelecekti.


Bu durumda da hem Büyükanıt'ın hem de Başbuğ'un önü kapanacaktı. 28 Şubat sürecinde Çevik Bir-Hüseyin Kıvrıkoğlu çekişmesinin bir benzeri "Sarıkız" darbe planı çerçevesinde yaşanıyordu. Darbe senaryoları ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki iktidar kavgası iç içe geçmişti. Başbuğ bu dönemde Özkök ve Büyükanıt ikilisi ile birlikte hareket etmişti. Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek, Başbuğ'u kendileriyle birlikte hareket etmesi için uyarmıştı.





İlker Başbuğ, bu olaylar sırasında hiç dikkat çekmeden Genelkurmay başkanlığı yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Nitekim Kara Kuvvetleri Komutanlığı dönemini de kazasız belasız atlattığını düşünürken basına bir fotoğraf servis edildi. Başbuğ bu fotoğrafta, Kudüs'te Musevilerce kutsal kabul edilen Ağlama Duvarı önünde dua ediyordu. Servis edenler bu fotoğrafın devamında Başbuğ'un Mescid-i Aksa'da namaz kılarken çektirdiği fotoğrafı ise sansürlemişlerdi.

TARAF NEFES ALDIRMADI

İlker Başbuğ adını kamuoyu gündemine taşıyan ilk haber 13 Haziran 2008 günü yayımlandı. Taraf'tan Mehmet Baransu'nun haberine göre henüz Kara Kuvvetleri Komutanı olan Başbuğ, 4 Mart'ta Osman Paksüt'le görüşmüştü. Haberde Paksüt'ün karargâha hangi araçla geldiği, aracın plakası, görüşmenin yapıldığı saatler, görüşme sırasında karargâhta yaşananlar tüm ayrıntısıyla verilmişti.




Devletin en üst kademesinde yer alan isimlerin birbirleriyle görüşmesinde aslında olağanüstü bir durum yoktu. Ancak görüşmeyi anlamlı ve önemli kılan tarihti. Başbuğ-Paksüt görüşmesinden sadece bir hafta önce başörtüsünü üniversitelerde serbest bırakan Anayasa değişikliği meclisten geçmişti. Bu değişikliği CHP alelacele Anayasa Mahkemesi'ne götürmüştü. Başbuğ-Paksüt görüşmesinden çok kısa bir süre sonra da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, AK Parti'ye kapatma davası açtı.

İkilinin yaptığı görüşmenin ortaya çıkması kamuoyuna bomba gibi düştü. Başbuğ ve Paksüt görüşmeyi doğruladılar. Yalanladıkları görüşmenin içeriğiydi. Ancak hem kısa bir yazılı açıklama ile yetinen Genelkurmay Başkanlığı hem de Osman Paksüt konunun üzerine gitmeyerek, nisyana terk ettiler. Nitekim bu tarihi görüşme Türkiye'nin sıcak gündem maddelerinin arasında unutuldu gitti.

"Entelektüel Paşa" imajını yerle bir eden konuşma

Aktütün saldırısı sonrası Başbuğ’un Balıkesir’de yaptığı sert konuşma hakkında kamuoyunda oluşan ‘Entelektüel Paşa’ imajını zedeledi.

 


Yeni Genelkurmay başkanı okuyan, düşünen, ciddi yazarlardan referans verebilen bir isimdi. Entelektüel bir kimliği olduğu vurgusu yapılıyordu çeşitli yazarlar tarafından. Ancak tüm sihir Aktütün Karakolu baskınının ardından Başbuğ'un Balıkesir'de yaptığı konuşma ile yerle bir oldu. Genelkurmay Başkanı olmasının üzerinden bir ay geçtikten sonra 3 Ekim 2008'de Aktütün Karakolu basıldı.

 




‘DİKKATLİ OLUN’

Baskından 10 gün sonra Taraf Gazetesi baskının görüntülerini yayımladı. Başbuğ, bu görüntüler üzerine 15 Ekim 2008'de Balıkesir'de basın toplantısı düzenledi ve gazeteyi çok ağır dille tehdit etti: "Herkesi dikkatli olmaya davet ediyorum. Benim bugün size söyleyeceğim bunlardır."


Bu konuşmanın ardından Başbuğ yazarlar tarafından kıyasıya eleştirildi. Görev süresi içerisinde Başbuğ'un en çok canını sıkan ve canını yakan İrticayla Mücadele Eylem Planı'nın Taraf'ta yayımlanması oldu. Albay Dursun Çiçek imzasını taşıyan belgeye göre AK Parti ve Fethullah Gülen grubu bitirilecekti. Bunun için masum insanlara komplo kurulması, evlerine silah konulup, ardından askerlerin yapacağı baskınla yakalanmasının sağlanması gibi içerisinde onlarca komplo ve tuzağın olduğu plan TSK'nin başını oldukça ağrıtacağa benziyordu.





"KAĞIT PARÇASI" DEDİ AMA...

Belgenin içeriğiyle ilgili bir şey söylemeyen Başbuğ'un dayandığı nokta belgenin fotokopi olmasıydı. Başbuğ'a göre belge kâğıt parçasıydı. Dikkate almaya değmezdi. Ancak aylar süren tartışmaların ardından belgenin orijinali savcılığa gönderildi. Bu arada TSK'nın hükümeti yıpratmak amacıyla internet siteleri oluşturduğu, bunun karargâhın planlı bir çalışması olduğu ortaya çıktı. Başbuğ, sitelerin Genelkurmay Başkanlığı'nın emriyle kurulduğunu doğruladı.

Karargâhlarda arama yapıldı

İlker Başbuğ'un Genelkurmay Başkanlığı'nın ikinci yılı da birincisini aratmayacak olaylarla dolu geçti. Art arda yaşanan karakol baskınları kamuoyunda çokça tartışıldı. Her karakol baskının ardından, buralara baskın yapılacağıyla ilgili bir belge ortaya çıktı. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç'a suikast yapılacağı gerekçesiyle iki ay takip edilen araçta yakalananlar ise rütbeli askerlerdi.





Bu askerler Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda görev yapıyordu. Bunun üzerine savcılık emri eli ile Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın karargâhı basıldı. Sadece karargâhı basılan bu komutanlık değildi. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın Ankara'daki karargâhı, Gölcük Donanma Komutanlığı ve Aksaz Deniz Üs Komutanlığı karargâhlarında da arama yapıldı. Türkiye tarihinde böylesi ilk defa yaşanıyordu.

Erzincan ve Kayseri'de başlatılan soruşturmalar ve yapılan operasyonlar sonucunda da Hava Kuvvetleri Adli Müşaviri Alb. Zeki Üçok ve 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk başta olmak üzere yargılanmaya başladı.


Balyoz planlarını bozdu

Ama Başbuğ döneminin en flaş skandalı
Balyoz Darbe Planı'nın ortaya çıkması oldu. Buna göre 2003'te 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan başkanlığında bir grup darbe yapma kararı almış ve harekete geçmişti. İşte yıllar sonra bu planın beş bin sayfayı tutan belgeleri bir bavulla Taraf Gazetesi'nden Mehmet Baransu'ya ulaştırıldı. Taraf da günlerce manşetten darbe iddialarını yayımladı. Başbuğ, bu defa belgeleri çok ciddiye aldı. En azından medyanın karşısına çıktığında böyle davrandı. Balyoz Darbe Planı, Başbuğ'un geleceğe yönelik tüm planlarını altüst etti. Bu planın ilk sonuçları da 2010 Ağustos Yüksek Askeri Şura toplantısına damgasını vurdu. TSK'nın terfi listesi bu plan ve iddialar yüzünden tepeden tırnağa değişti.



Kafes Eylem Planı, Heronlarla ilgili tartışmalar, Hatay-Dörtyol'da yaşanan olaylarda JİTEM'in rolü, Parola; Adi Başbakan, Çukurca'da altı askerin TSK'ya ait bir mayına basarak şehit olması, şehit ailelerinin ilk defa Genelkurmay Başkanlığı önünde TSK aleyhine açıklama yapması yaşanan diğer skandalların yanında gölgede kaldı.










Işık Koşaner'e enkaz bıraktı

İlker Başbuğ iki yıl boyunca tüm tartışmaların odağındaydı. En çok konuşulan ve konuşan, en çok tartışılan Genelkurmay Başkanı oldu. Başbuğ'un başkanlık yaptığı son Yüksek Askeri Şûra toplantısı Başbuğ döneminde TSK'nın nereden nereye geldiğinin resmiydi.
Şûraya katılan iki ordu komutanı sanıktı ve yargılanıyordu. Bir orgeneral başbakandan, diğeri cumhurbaşkanından veto yemişti. Her şeyi değiştirmek için gelen Başbuğ, tabiri yerindeyse arkasında bir enkaz bırakmıştı. Org. Işık Koşaner'i bu anlamda oldukça zor günler bekliyordu.

Başbuğ emekli olduktan sonra boş durmadı, kitaplar yazdı. Ancak Başbuğ için en acı sürpriz 2012 yılının ilk günlerinde yaşandı. İnternet Andıcı Davası kapsamında ifadesi alınan Başbuğ, tutuklandı ve Ergenekon Davası'na dahil edildi. Şimdi de aynı davanın en önemli hükümlüsü. Bakalım zaman ne gösterecek...






154 yıl önce bir başka ‘Ergenekon’ yargılanmıştı

Darbecilerin 1859 yılında Abdülmecid’e suikast düzenleyerek tahta çıkarmak istedikleri Abdülaziz’e darbe sonrasında layık gördükleri muamele.
FOTOĞRAFDARBECILERIN 1859 YILINDA ABDÜLMECID’E SUIKAST DÜZENLEYEREK TAHTA ÇIKARMAK ISTEDIKLERI ABDÜLAZIZ’E DARBE SONRASINDA LAYIK GÖRDÜKLERI MUAMELE.
Ergenekon yargılamaları sonunda bitti, hükümler açıklandı. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarından beraatlere kadar çeşitli cezalar verildi ama 5 yıllık yargılamanın belki de en önemli sonucu, Türkiye’yi korkunç bir darbe batağına çekmek üzere örgütlenen Ergenekon’un mahkeme tarafından resmen bir terör örgütü olduğunun tescili oldu.
Yalnız terör örgütü olduğu da değil, bu örgütün iş dünyasından akademyaya, Genelkurmay Başkanı’ndan gazetecilere kadar uzanan derin ve zengin kollarının varlığı da tescil edilmiş oldu.
Böylece siyasî tarihimizde 154 yıl aradan sonra suçlu görülenlerin cezalandırılmasına şahit olmuş olduk.
Hatırlatalım: Birincisi, 1859’daki Kuleli Vakası adı verilen darbe girişimiydi. Gerçi arada Sultan II. Abdülhamid’in bir cinayet davasını bir darbe hesaplaşmasına dönüştürdüğü 1881 yılındaki Yıldız Mahkemesi ile Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın idamıyla sonuçlanan 1964 yılındaki Harbiyeliler yargılaması da var ama bunlardan ilki, gerçekleşmiş bir darbeyi yargılamasıyla, ikincisi de nispeten dar ve askeriye içi bir hareket olmalarıyla diğerlerinden ayrılır.
Bugün Kuleli Vakası adı verilen ilk modern darbe girişimini hatırlatmakta fayda var. Peki 1859’da ne olmuştu?
1859 yılının 13 Eylül Çarşamba günü Abdülmecid’in huzuruna pürtelaş giren Serasker Rıza Paşa bir haber getirmiştir. İçlerinde yüksek rütbeli subayların da bulunduğu darbeci bir “gizli ittifak”, harekete geçmek üzeredir. Ellerini çabuk tutmazlarsa ertesi günü Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camii’nde toplanıp harekâtın düğmesine basacaklardır. Maksatları, ilk Cuma selamlığında padişaha ve maiyetine silahlı bir suikast düzenlemek, ardından doğacak kargaşadan yararlanarak isyan girişiminde bulunmak ve Veliaht Abdülaziz’i tahta çıkarmaktır.
Darbe planı
Padişah Cuma selamlığında iken ayağa kalkan ulema “camide din kitaplarını yere atarak” kargaşalık çıkartacak, düğmeye böyle basacak, bu sırada kapılar tutulup profesyonel asker olan Çerkez fedailer yardımıyla Sultan Abdülmecid’e suikast gerçekleştirilecekti. Ardından denizden atılacak işaret fişeğiyle İstanbul, Üsküdar ve Kuleli civarında bulunan minarelerde haber bekleyen darbe üyelerine haber ulaştırılacak, sonra da telgraf telleri kesilecek, köprüler zaptedilecek ve şehir kontrol altına alınacak, darbe yeni padişahın tahta çıkarılmasıyla tamamlanacaktır.
Tabii bu kanlı operasyon için ciddi miktarda asker ve sivil eleman ile silah tedarik ettiklerini söylememe gerek yok. Ancak gücün sadece askerlerden oluşmadığını, ‘sivil’ unsur olarak 22 No’lu hükümlü Şeyh Feyzullah’ın 20 bin müridinden en az bininin devreye sokulacağı ve 15 bin başıbozuk askerinin İstanbul yakınlarına getirildiğini sanıkların mahkemedeki ifadelerinden öğrenebiliyoruz.
Araştırmacı Burak Onaran’ın tahminine göre darbecilerin işaret fişeğiyle harekete geçirecekleri kitlenin sayısı yaklaşık 10 bin ile 30 bin kişi arasındadır. Bu rakam, hayalî değildir ve o zamanki İstanbul nüfusu göz önünde bulundurulduğunda tehlike ciddi boyutlardadır.
Haberi alan Sultan Abdülmecid şaşkındır, çünkü babasının yeniçeriliği kaldırmasından sonra iktidarın penceresindeki çapakların tamamen temizlendiğini sanmaktadır. Kimlerdir bunlar? Ve nasıl bir araya gelmişlerdir? İçlerinde Irak’ın Süleymaniye bölgesinden gelmiş olan Nakşi Şeyhi Ahmed Efendi’den tutun da, Erzurumlu bir muhallebiciye, oradan Tophane-i Amire kâtiplerinden Arif Bey’e ve Hüseyin Daim Paşa gibi bir orgenerale varıncaya kadar türlü meslek ve meşrepten insanın bir araya geldiği gizli bir “fesat cemiyeti” çıkmıştır karşılarına.
Emir verilir, ertesi günü darbeciler camide bir toplantı sırasında basılıp derdest edilirler. Askerler sorgulanmak üzere bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasında bulunan Seraskerat Dairesi’ne götürülür, diğerleri ise Kuleli Askeri Lisesi’ne. Daha sonra hepsinin mahkemesi Kuleli Askeri Lisesi binasında görüldüğü için tarihe “Kuleli Vak’ası” adıyla geçmiştir bu ilk modern darbe girişimimiz.
Darbeye ne ceza verildi?
Mahkeme kararının metninde bazı şahısların Saltanat-ı Seniyye aleyhinde fitne çıkarma ve fesat kastıyla bir gizli ittifak teşkil etmiş olduklarının haber alındığı, ilgili kişilerin birer ikişer Kuleli Kışla-i Hümayunu’na getirildikleri, özel bir komisyon marifetiyle tek tek ve yüz yüze sorgulandıkları ve muhakeme edildikleri belirtilmektedir.
Mahkeme kararına göre yargılananların sayısı 40’tır. Fakat hepsini harekete geçiren teorisyen (“fesadın müellif-i hakikisi”) Süleymaniye Sancağı’ndan Şeyh Ahmed adında bir medrese hocasıdır. Darbe fikrini tasarlayan Şeyh Ahmed’dir ve Orgeneral (Ferik) Çerkez Hüseyin Paşa, Cafer Dem Paşa ve Binbaşı Rasim Bey ve kâtip Arif Bey ile birleşerek çeşitli toplum kesimlerinden insanı da bu şer ittifakına dahil edip darbe için harekete geçmişlerdir.
Peki mahkemeden ne karar çıktı? 5 idam cezası, 13 müebbet hapis ve çeşitli sürgün, hapis ve tard cezaları... Hükümler idam cezalarının Ceza Kanunu’nun 47. maddesi gereğince küreğe, kürek cezalarının kalebentliğe çevrilmesi mütalaasıyla padişah Abdülmecid’e sunuldu. O da fermanla idam cezalarını müebbet hapse, kürek cezalarını ise müebbeden kalebentliğe çevirdi.
Suikastın yapılacağı Kılıç Ali Paşa Cami’nin Abdülhamid Albümü’ndeki fotoğrafı.

Ancak Türkiye’de darbe girişimlerinin sadece ‘yerli’ bir motivasyona dayanmadığını bu ilk darbede de görmek mümkün. İdamların İngiliz ve Fransız elçiliklerinin baskısıyla müebbede çevrildiğine dair bir ipucu var elimizde. Olaydan 8 yıl sonra bir başka isyan planı ortaya çıkarıldığında Fransa’nın İstanbul elçisi, Fransa Dışişleri Bakanlığı’na yazdığı raporda Hüseyin Daim Paşa’nın kendi talepleri üzerine affedildiğini açıkça yazmaktadır. (Burak Onaran, Tarih ve Toplum, Sayı: 5, 2007, s. 9-35).     
Hüküm gereğince Şeyh Ahmed ve Arif Bey Mağosa’ya, Hüseyin Paşa ile Rasim Bey Akka’ya gönderildi, diğerleri de bazı adalara ve memleketlere. Ancak 5 idamlıktan birisi hakkındaki hüküm mecburen gıyaben verilmişti. Çünkü isyana Arnavut askeri tedarik etme sözü veren Cafer Dem Paşa, yargılanmadan önce kayıktan denize atlayarak intihar etmişti.
Ergenekon’dan sonra derin bir nefes alanlara hatırlatalım. Darbe virüsünün temizlenmesi zaman alıyor. Nitekim Kuleli Vakası’ndan 8 yıl sonra, bu defa “Meslek Örgütü” adıyla yeni bir örgütlenmeye gittiklerini bilmekte fayda var.  Su uyur, darbe uyumaz