gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2013 Çarşamba

Divan Otel'e "Gezi protestolarındaki cesareti" için dev ödül


Gezi Parkı eylemleri sırasında gösteticilere kapılarını açan Divan Otel'e uluslararası ödül geldi. Ödülün gerekçesinde Divan'ın Gezi Parkı protestolarında "sivil dayanışma ve cesaretin önemli bir örneğini" ve "misafirperverliğin kriz anlarında da ne kadar gerekli olduğunu" gösterdiği vurgulandı.


Dünya otelcilik sektöründe en prestijli ödüllerden sayılan 'Hospitality Innovation Award'a bu yıl Divan Oteli layık görüldü.

Merkezi Münih'te bulunan PKF hotelexperts isimli kuruluş tarafından verilen ödülün çarşamba akşamı Münih'te yapılacak bir törenle sahiplerine takdim edileceği duyuruldu.

Ödülün gerekçesini açıklayan PKF Genel Başkanı Michael Widman, Koç Grubu'nun son 100 yılda Türkiye'nin en büyük şirketlerini kurduğuna dikkat çekerek, “Divan Otelleri küçük fakat imajı büyük 11 otel ve 1447 yataktan oluşuyor. Bunun yanı sıra Divan Oteli ve Koç Ailesi son Gezi Parkı protestolarında sivil dayanışma ve cesaretin önemli bir örneğini göstermiş, misafirperverliğin kriz anlarında da ne kadar gerekli olduğunu kanıtlamıştır” dedi.

2007 yılından beri verilen 'Hospitality Innovation Award', uluslararası otelcilik alanında gösterilen başarı ve sosyal angajmanlar baz alınarak veriliyor.

Ödüle son üç yılda Motel One oteller zinciri, SOS Kinderdorf ve Studiosus layık görülmüştü.

10 Eylül 2013 Salı

Toplum ilk kez babaya karşı gelmeyi denedi - Ahmet Ümit


Yazar Ahmet Ümit "Bana rantsal bir yaşam tarzı dayatıyorsunuz, nerem özgür?" diye soruyor: "Gezi'de yapılan ve Başbakan'ın kendisine karşı komplo sandığı şuydu: Toplum ilk kez baba kültürüne karşı gelmeyi denedi, yine deneyecek ."

NEDEN
Yazar Ahmet Ümit’le buluşmamın birkaç sebebi vardı: Birincisi, Antepliydi ve ailesinin kayda değer bölümü hâlâ Antep’te yaşadığı için Suriye krizi ve olası ABD müdahalesi onu günlük bazda fazlasıyla etkiliyordu. İkincisi, ekimde çıkacak son polisiye romanı Beyoğlu’na ve aslında İstanbul’a ait tüm yaşam biçimlerine dokunarak örülüyor, kentsel dönüşümün tarihi ve ruhsal maliyetini gösteriyor ve Gezi ruhuna değiyor. Üçüncüsü, sosyal medyada söylediği bir söz yüzünden hemencecik siyasi ve sosyal kutuplaşmanın mağduru olan insanlardan biriydi. Hepsini konuştuk; savaşı, yaşam tarzına müdahaleden ne kastedildiğini, kitabına da sızan Gezi ruhunu niye Türkiye tarihi açısından önemsediğini...
Ailesinin büyük bölümü Antep’te yaşayan biri olarak Suriye meselesi sizi nasıl etkiliyor? 
Çok kötü etkiliyor. Ceylanpınar’a bombalar düştüğünden beri büyük kaygı içerisindeyim. Eminim herkes kaygılıdır ama benim için durum dediğiniz gibi biraz daha farklı. Çünkü 93 yaşındaki annem, dört kardeşim, yeğenlerim orada yaşıyor. 1.5 yıl önce Halep’teki Arap dostlarımız Antep Havaalanı’na taksiyle gelir, oradan uçakla nereye gidecekse giderdi. Halep ve Antep arasında müthiş bir kültürel alışveriş vardı, sınır kalkmış gibiydi. Bugün tüm bunların korkunç bir şekilde değiştiğine şahit oluyorum. Suriye’de çıkan iç savaşa silah temin ederek dahil olmamızın ciddi sonuçları oldu. Baskıcı bir rejim, bir diktatör tarafından ezilen bir halkın yanında durmakla, silahlı mücadelenin bir tarafına cephanelik sağlamak, olayı adeta bir kan davasına dönüştürmek ayrı şeylerdir. 

Ailenizi İstanbul’a çağırmayı düşünüyor musunuz Antep’ten? 
Elbette, zaten bu teklifi yaptım fakat herkesin bir düzeni var ve söylediğim gibi çok kalabalıklar. Hadi benim gücüm yetti, ailemi İstanbul’a getirdim, bir ev tuttum... Peki Antep’te, Urfa’da yaşayan diğer vatandaşlar ne yapacak? Nereden nereye geldik iki yılda... Tutmuşuz Antep’teki ailemin yakınına füze düşer mi gibi ihtimalleri konuşuyoruz. 

Halkına karşı kimyasal silah kullanan birinin cezalandırılması gerek, o nedenle ABD müdahalesi meşrudur argümanına ne diyorsunuz? 
Elbette cezalandırılsın ama belli kurallar çerçevesinde. Siyaset var, diplomasi var. Birleşmiş Milletler var. ABD’yi tüm bunların üstünde konumlamak, yarın öbür gün ona “Türkiye’de de otoriter bir rejim var, Kürtlere zulüm ediyorsunuz, zaten zamanında Ermenileri de katlettiniz, müdahale şart” derlerse ne yapacaksınız? Bunları anlatmak ve konuşmak da çok zor bir hale geldi Türkiye’de. Korkunç bir kutuplaşma var. 

Bu yüzden bazı cümleleri yutkunduğunuz, söylemekten imtina ettiğiniz oluyor mu? 
Fikirlerimi açıklamayı bir yazar olarak zorunlu görüyorum ve aslında ilgilendiğim şey politika değil, kültür. Yazarlar kültür oluştururlar. O kültür nedir? Nefrete, ırkçılığa dayanmayan, ötekileştirmeyen, barışı, hoşgörüyü, demokrasiyi öne çıkaran, her zaman otoriterliğe karşı olan bir kültür. Bu kültürü oluşturduğun zaman Kemalistler dindarları, dindarlar laikleri, solcular sağcıları, sağcılar solcuları, Türkler Kürtleri, Kürtler Türkleri, maçolar kadınları yok edemiyorlar. Benim tüm anlayışım ve yazdığım romanlar bunun üzerinedir. Bu kültürü yıkmaya yönelik eylemler, AKP, CHP, MHP, BDP, TKP kimden gelirse gelsin karşısında durmak zorundayım. Bir yazar olarak görevim bu. Ama dediğiniz gibi bu görevi yerine getirmenin çok zorlaştığı günlerden geçiyoruz. Yakın zamanda bir twit attıktan sonra başıma gelenler... 

Ne oldu? 
Çok içkiyi seven bir insan değilim ama haftada bir dostlarımla buluşur içerim. Bizim yazarlık ritüellerimizden biri. Bir akşam “Rakıyı çıkar hayattan ayın, güneşin sevginin ne tadı kalır” gibi bir twit attım. Ahmet Ümit kitaplarını okumuyoruz diye kampanya başlattılar. Bunu yapanlar o kutuplaşmanın öbür tarafında yer alan kimselerdi. Güldüm aslında çünkü benim kitaplarım ayda ortalama 20 bin satıyor, o ay 40 bini gördü. Öte yandan şakası da pek yok. Memet Ali Alabora’yı linç etmeye kalktılar ve çocuğu öldürebilirlerdi. Bu kamplaşmayı beslemek kimsenin yararına değil. Bu kamplaşmayla, evet, seçim kazanabilirsiniz ama tarihi kaybedersiniz. Bir seçim, iki seçim, üç seçim, beş seçim kazanmak sizin saygın bir lider olarak hatırlanmanızı sağlamaz. Stalin yıllarca iş başında kaldı, gittikten sonra nasıl hatırlandı? AK Parti’nin yaptığı çok önemli hizmetler de var, yadsımıyorum fakat bugünkü iklim çok tehlikeli. Buradan ancak hepimize daha fazla özgürlük alanı tanınmasıyla çıkılabilir, iyice bastırılarak değil. Ben şimdi bunları size anlatıyorum ama anlattığım için başıma bir şey gelir mi diye de düşünüyorum. Eşim tedirgin oluyor, annem Antep’ten arıyor kızıyor. Kardeşlerim “Ahmet fazla konuşma, ne yapıyorsun?” diyor. Bir kesim ise “Yürü be Ahmet, işte bu, az bile söyledin” diye sırtımı sıvazlıyor. Hepimiz bu arada kalmışlığı yaşıyoruz. Sovyetler Birliği niye yıkıldı? Çünkü muhalefet yoktu. Muhalefetin, muhalif seslerin nefes alması ülkenin nefes alması için gerekli. 

Muhalefetin etkisizliği AK Parti’nin değil, söz konusu partilerin suçu değil mi? 
Elinizdeki tüm devlet aygıtlarıyla bastırırsanız, muhalefet yapılamaz. Muhalefet partileri süreçleri kötü yönetiyor ama devletin basına, yargıya hükmettiği ülkelere demokrasi denemez ve o ülkelerde muhalefet ne yaparsa yapsın kafasını kaldıramaz. Bu, geçmişteki hükümetler döneminde de böyleydi. Sebebiyle ilgili benim bir tezim var. 

Nedir teziniz? 
Hitit dönemini, Roma dönemini, Osmanlı’yı düşünün... Bu topraklarda 3500 yıldır kul kültürü gelişti. Bir kral, bir imparator, bir padişah hep vardı. Cumhuriyet dönemiyle birlikte iddia, bu kul kültürünün yıkılıp vatandaş kültürünün yerleşmesiydi. Fakat bu iddianın sahibi Mustafa Kemal bile bir padişaha dönüştü. Sonra? Mustafa Kemal gitti, başka bir tek adam, İsmet İnönü geldi. Menderes, Ecevit, Demirel, Özal ve bugün de Tayyip Erdoğan... Hepsinin yönetme biçimi bir noktadan sonra birbirinin aynısıdır. Çünkü karşılarında kul kültürü vardı. Gezi eylemlerinin en büyük önemi ve hiçbir siyasetçinin okuyamadığı bölümü buydu. Kul kültürü ilk kez kırılmaya çalışıldı, “Ben vatandaşım, benimle böyle konuşamazsın, haklarım var” denildi. “Benim sesim var, seni seçtim, eğer hizmet edersen yeniden seçerim ama seni seçtim diye sakın kibirlenme, bana sahip olmuş değilsin, hele de hakaret hiç edemezsin, hayatıma karışamazsın” diye direnildi.
Başbakan, hakkındaki belgeselin yayınında “Yıllardır anlatamadım, biz kimin yaşam tarzına karışmışız, herkes istediğini yiyor, istediğini giyiyor” dedi... 
Benim haftada bir rakı içebiliyor olmam özgürlüğümün delili midir yani? Yaşam tarzından anlaşılması gereken nedir, size anlatayım. Lütfen Beyoğlu’nun geldiği noktaya bakın. Tarlabaşı’na, Topçu Kışlası’na yapılmak istenene... Her yer AVM, her karış dağıtılacak bir rant artık. Biz de ya buna uyacağız ya uyacağız çünkü başka bir alan bırakmıyorsunuz devlet olarak. Bana rantsal bir yaşam tarzı dayatıyorsunuz, nerem özgür?! Dahası da var. Benim torunum üç gün önce ilkokula başladı. Halbuki 21 Aralık 2007 doğumlu küçücük bir çocuk. Yazık. Geçen sene yaşanan trajedileri gördük, altlarına kaçırdı birçoğu. Benim torunuma kadar karışılıyor, daha ne olsun! İçki meselesinde de... İçki içilebiliyor ama en üst merci ve perdeden aşağılanmayı göze alanlar için. Neredeyse her gün Sayın Başbakanımızı televizyonda görüyoruz, azarımızı işitiyoruz. Gelişmiş ülkelerde sokaklarda polisi, televizyonda başbakanı bu kadar sık göremezsiniz. Devlet görünmezdir. Şahsen ben Başbakanımı özlemek istiyorum, bu kadar yoğun ilişki muhabbeti azaltıyor! Göstermelik olarak yürütmenin ve yargının bağımsız olması, basının sözde özgür olması, rakı içebiliyor olmamız demokratik bir ülkede yaşadığımızın, yaşam tarzımıza müdahale edilmediğinin kanıtı değildir. Buradan ileri demokrasiye de geçilmez. 

Sizin söylediğiniz kul kültürü halkın demokrasi taleplerini de asgariye indirmiyor mu? 
Evet ve bu kültür içimize işlemiş. Bizim edebiyatımızda, Batı edebiyatının aksine baba katli yoktur biliyor musunuz... Baba bizi dövse de, -ki döver-, doğrusuna yanlışına boyun eğdiğimiz biridir. Örneğin Halikarnas Balıkçısı babasını öldürmüştür ama romanını yazmamıştır. Metaforik olarak babayı öldürmek çok önemli bir olgudur çünkü baba aynı zamanda ‘Tanrı’dan yetki almış devlet’i sembolize eder. Bu anlamda edebiyatta ‘babayı öldürmek’ kulluk kültüründen uzaklaşmamızın başlangıcıdır. Gezi’de yapılan ve Başbakan’ın kendisine karşı düzenlenmiş komplo sandığı şuydu: Babaya ilk kez karşı geliniyordu. Gerçekten Türkiye’yi kazanmak istiyorlarsa, tüm siyasi partilerin bunu okumasını tavsiye ederim. Çünkü bir toplumun ruhuna sinmiş bir kültürden sıyırma çabasıydı olan. Toplum ilk kez babaya ve kul kültürüne karşı gelmeyi denedi, yine deneyecek. Bugün bu bir eğilimdir, yakın zamanda olguya dönüşecektir. 

Ne demek olguya dönüşmek? Gezi ruhundan bir siyasi parti mi doğacak? 
Hayır, işte böyle sananlar da, Gezi’yi bir devrim provası olarak görenler de meseleyi yanlış okudu. Ne devrimi yahu! Ortada derin bir ekonomik kriz, halkın rejimden memnun olmaması yahut ülkenin yönetilemez hale gelmesi gibi bir durum yok Türkiye’de. Haziranda yaşadığımız toplumsal hareketlilik böyle bir yerden doğmadı. Neydi? Gerçek yeni Türkiye’nin ilk adımı. Daha önce Kemalist baskı, ‘Başörtülüler giremez’ diyordu. Şimdi o gitti, başka tür bir baskı geldi: Benden olmayanlar ayağını denk alın baskısı. Eski hataların intikamının alındığı bir vesayet döngüsü. Yeni Türkiye ikisine de hayır diyebilen insanların Türkiye’sidir. Olguya dönüşmek budur.

1 Eylül 2013 Pazar

Geceyarısı merdiven boyama operasyonu - Cüneyt Özdemir


Dün gece Amerikan uçakları Suriye’yi vurdular mı bilmiyorum. Bu yazıyı cumartesi günü öğle saatlerinde kaleme alıyorum. Aylardır memleketimizin dağlarından çatışma haberleri gelmediği için ve ortada henüz Suriye savaşı olmadığından dolayı normal şartlarda hayatımızın içinde yer al(a)mayan, gündemimize asla gir(e)meyecek konuları konuşabiliyoruz. Mısır darbesinin Ak Parti saflarında yarattığı olağanüstü abartılı heyecanı saymazsak nerede ise İsveç gibi gündemi olan bir memlekete dönmemiz an meselesi! 

Zaman zaman gündemimizi öyle konular işgal ediyor ki bir haberci olarak yeme de yanında yat!

Mesela şu günlerde “Cihangir’de bir sokağın merdivenleri gökkuşağı renginde mi olsun, yoksa eskisi gibi gri mi kalsın” adında gül gibi bir memleket meselemiz var. Hikâyemiz birkaç gün önce iyi niyetli emekli bir orman memurunun bir gece ansızın sokağındaki merdivenleri gökkuşağı renklerine boyaması ile başlıyor. Sabah uyanan semt sakinleri kimin bu işi yaptığını bilmedikleri için akla ilk olarak merdivendeki gökkuşağı renklerinden ilhamla olağan şüpheli olarak LGBT üyeleri geliyor. İşin rengi sonradan ortaya çıkınca başta belediye olmak üzere kısa bir şaşkınlık yaşanıyor. Derken bir geceyarısı operasyonuyla zaten izinsiz boyanan merdivenler tekrar eski sıkıcı gri rengine döndürülüyor. 

Buraya kadar aslında daha önce benzerlerini defalarca gördüğümüz bir Türkiye klasiği yaşanıyor diyebiliriz. Ancak bildiğiniz gibi Gezi olaylarından sonra şehrin sokak aralarında, merdivenlerinde ve sosyal medyada yepyeni bir ruh kol geziyor. Eskisi gibi “Ben yaptım oldu” diyen devlet aklına meydan okuyan, isyan eden, muzur, hınzır ve eylemci bir ruh bu. Nitekim bu Gezi Ruhu hemen merdiveni boyayanlara bir isim buluyor: Grizekâlılar. Ardından da meydan okuyor. “Sen misin o merdiveni bir gece baskını ile griye boyayan, o zaman herkes boyalarını alsın gelsin biz de tekrar gökkuşağına boyayacağız” diye kolektif bir çağrı oluşuyor. Yine ortada ne bir lider var ne de bir örgüt. Ben diyeyim sosyal medyanın ortak aklı siz deyin Gezi Ruhu! İsterseniz sonrasında yaşananları olayın geçtiği semt olan Cihangir’in bağlı olduğu Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’dan dinleyelim. Ahmet Misbah Demircan AK Partili belediye başkanları arasında ezber bozan nadir isimlerden bir tanesi. Beyoğlu gibi fıkır fıkır bir ilçeye ayak uydurmak hele de Gezi gibi büyük bir olay sonrası ortamı sakin tutmak kolay değil. Nitekim Misbah Demircan da bunun farkında. Dün telefonla beni arayıp sonrasında yaşananları anlatırken büyük bir belayı savuşturmanın kıvancını taşıyordu. “Bir vatandaş izinsiz boyamış, bir başka vatandaş da ‘Yahu burası çok güzel oldu ama şimdi gençler gelip sabaha kadar oturmasın, izin aldın mı?’ diye şikâyet edince bizim belediyenin 5 kişilik boyama timi benden habersiz müdahale edip sokağı eski haline griye boyamışlar” diye söze başlıyor. Griye boyanıp olay sosyal medyada bir memleket meselesi haline dönüşünce Misbah Demircan inatlaşmak yerine tekrar merdivenin olduğu mahalleye gidip akşam saat 22.00’de bütün apartman sakinleri ile tek tek görüşmüş. Bakmış hepsi bu boyama işinden memnun gözüküyor. Ertesi gün için yapılan “Boyanı kap da gel” çağrısından ise hafiften bir tedirginlik var, bunun üzerine sokağı tekrar boyama kararı almışlar. Demircan “Gece saat 01.00’de bizim boyama timi ve sokak sakinleri ile merdivenleri tekrar aynı renklere boyadık, artık uzatacak bir durum yok” derken ikinci bir Gezi gerginliğini pratik bir çözümle atlatmış olduklarını umuyordu.

Telefonu kapatmadan önce hiçbir komplekse kapılmadan bir hatadan döndüğü için kendisini tebrik ettim. Demek ki Ak Parti’nin içinde hâlâ Gezi Ruhu’nu karşısında görünce hortlak görmüşe dönmeyen, işi komplo teorilerine bağlamak yerine akılla çözen birileri var diye sevindiğimi telefonda ona söyleyemedim ama bakın bu yazıyı okuyunca onu da öğrenecek. 

Velhasıl sonuçta İstanbulumuz’da rengârenk boyalı bir merdivenimiz var. Üstelik bu hareket bir moda olarak İstanbul’un diğer semtlerine hatta başka şehirlere yayılacağa benziyor. Diyarbakır’da Ofis’teki kafelerin bulunduğu Sanatçılar Caddesi şimdiden rengârenk boyanmış durumda. 

Gezi Ruhu denilen şey başta hükümet ve onu destekleyen yazarlar olmak üzere eylül ayının gelişiyle uykularını kaçıracak kadar tedirgin ediyor. Oysa bakın korkacak bir şey yok. Kimse yakıp yıkmadan, oldubittiye getirmeden güzel bir şeye hep beraber imza atabiliyor. Gezi ruhu aslında bu haliyle baktığınız zaman korkulacak değil tam tersi değerini bilip iyi amaçlı değerlendirilecek iyi niyetli bir ruha da benziyor.

Neyse bir memleket meselesi daha kazasız belasız, ayaklanmasız, çevik kuvvetsiz, biber gazsız çözüldü. 

Merdiven erdi muradına biz çıkalım kerevetine!


http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cuneyt_ozdemir/geceyarisi_merdiven_boyama_operasyonu-1148702

18 Ağustos 2013 Pazar

'Çadır yakma timi' göreve dönüyor


Gezi Parkı’nda çadırları yakıp eylemlerin fitilini ateşledikleri iddiasıyla açığa alınan 4 zabıta memuru hakkında İçişleri Bakanlığı Mülkiye Başmüfettişliği’nin yürüttüğü inceleme nedeniyle verilen “görevden uzaklaştırma” kararı kaldırıldı. Müfettişlere verdikleri ifade sırasında içlerinden biri, “Çadırda mum yanıyordu. Düştü, çadır da yandı” diyen 4 zabıta görevlerine dönecek.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/24537431.asp

16 Ağustos 2013 Cuma

Fikret Otyam Gezi olaylarının tablosunu yaptı


Ressam ve gazeteci-yazar Fikret Otyam, Taksim Gezi Parkı olaylarında yaşananların tablosunu yaptı. Otyam, bu tabloyu satmayacağını, bir yere bağışlayacağını söyledi.




12 Ağustos 2013 Pazartesi

AK Parti Milletvekili Prof. Dr. İdris Bal: Gezi'de stratejik hata yapıldı


Başkanlığını AK Parti Kütahya Milletvekili Prof. Dr. İdris Bal’ın yaptığı Avrasya Global Araştırmalar Merkezi (AGAM) tarafından hazırlanan ‘Taksim Olayları Analizi’ başlıklı raporda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘yanlış bilgilendirilerek’ olayın tarafı haline getirildiği belirtildi. Raporda ‘stratejik hata’ yapıldığı, yerel projenin halka danışılması gerektiği vurgulandı. Raporda özetle şu görüşlere yer verildi: 
SEÇİMDEN SEÇİME DEMOKRASİ OLMAZ: Çok partili sistemin gerekliliği gibi, belli periyotlarda gerçekleştirilen seçimler de demokrasinin olmazsa olmaz önşartlarındandır. Doğal olarak, demokrasiler sadece düzenli aralıklarla gerçekleştirilen seçimlerden ibaret değildir. Yani,
hiçbir parti veya yönetici “Artık bana görev verdiniz, bir dahaki seçime kadar bana karışmayın” deme lüksüne sahip değildir. 
DİYALOĞA GEÇİLMEDİ: Taksim olayları çevreci bir duyarlılıkla ve az sayıda insanın katılımıyla başlamıştır. Fakat görünürde bu az sayıda çevre duyarlılığına sahip insanlara yönelik müdahalenin şekli ve onlarla yeterince diyaloğa geçilememesinin neticesinde muhtemelen fırsat bekleyen belirli odakların sahneye çıkmasıyla olayların muhtevası ve şekli tamamen değişmiş, olaylar Taksim’de ne olduğu ya da ne olacağı ile ilgili olmaktan çıkmış, daha ziyade öncelikle Sayın Başbakan’a, ikinci derecede ise hükümete yönelik genel bir hoşnutsuzluk ve tepki haline dönüşmüştür. 
PROJE HALKA SORULMALIYDI: Birinci sınıf demokrasinin var olduğu ülkelerde halka mal olmuş, tüm gözlerin üzerinde olduğu mekânlarla, meydanlarla ilgili tüm projeler halkla danışıklı bir şekilde, halkın onayı alınarak gerçekleştirilir. Zira demokrasilerde meşruiyetin kaynağı halktır. Taksim’de projeyle ilgili yeterli anket yapılmamış, yerel halkla danışıklı şekilde süreç götürülememiştir. Bu, daha projenin formüle edilmesi aşamasında ciddi bir sıkıntı olduğunu göstermektedir. Oysa kışla, cami, müze, alışveriş merkezi, rezidans ya da Londra’daki High Park gibi bir proje için farklı alternatifler hazırlanmalı, bu alternatiflerin neler olabileceği halka sorulmalı, sonrasında alternatifler belirlenmeliydi. Ardından en çok benimsenen alternatifin ne olduğu yine halkın onayına şu ya da bu şekilde sunulmalıydı. Oysa Taksim örneğinde, ne alternatifler oluşturulurken ne de hangi alternatifin benimsenmesi gerektiği hususunda yeterince halka sorulmamış, ‘en iyi alternatif olduğuna inansak bile’ kendi doğrumuz yeterince halka mal edilememiştir. 
DEMOKRATİK HAREKET EDİLSE SORUN ÇIKMAZDI: Merkezi yönetim, özellikle Sayın Başbakan, projenin sahibi, tarafı, planlayıcısı ve yürütücüsü gibi yansımış, yansıtılmıştır. Ne Beyoğlu ne de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı projeyle ilgili taraf görülmemiştir. Taraf olarak sadece Sayın Başbakan ve hükümet görülmüştür. Bunun sonucu olarak da, sorun çıktığında birinci derecede Sayın Başbakan, ikinci derecede AK Parti, üçüncü derecede hükümet, dördüncü derecede ise devlet sorunun tarafı haline gelmiş ve getirilmiştir. Oysa demokratik geleneklere göre hareket edilse, yerel bir meydana dair bir proje öncelikle Beyoğlu Belediyesi’nce çalışılsa, yerel halkla dayanışma ve danışma içerisinde çözümler ve projeler üretilse, büyükşehir ile işbirliği içerisinde son hali verilse, anketler ve mini referandumlarla halkın ve kamuoyunun desteği alınsa ve uygulansa idi zaten bir sorun ortaya çıkmazdı. 
BAŞBAKAN YANLIŞ YÖNLENDİRİLDİ: Velev ki, bir sorun çıkarsa böyle bir durumda da, sorunun tarafı birinci derecede Beyoğlu Belediyesi, ikinci derecede de İBB olurdu. Böyle bir kriz ya da kaos durumunda ise hükümetin başı olarak Sayın Başbakan krizin, sorunun tarafı olarak değil, kriz çözücü olarak devreye girer, gerekirse yerel yöneticilere telkinlerde bulunur, halkla yöneticiler arasında ara bulucu rolü oynayabilirdi. Hatta siyasi yaptırım bağlamında Sayın Başbakan belediye başkanlarını hatalı buluyorsa onları eleştirebilir ve hatta gelecek dönemde partinin yerelde farklı isimlerle yoluna devam edebileceğini ima edebilirdi. Oysa Sayın Başbakan yanlış yönlendirilmiş, bu böyle olmasa bile kamuoyuna yansıdığı kadarıyla krizin damardan tarafı haline getirilmiştir. Bu ise stratejik bir hata olmuş, pusuda bekleyen, kaostan nemalanan illegal yapılanmalara fırsat verilmiştir. 
SİYASİLER SORUMLU DAVRANMALIYDI: Taksim’de başlayıp ülkeye yayılan olaylar ülkemize, milletimize, ekonomimize, imajımıza, diplomasimize zarar veren ulusal bir problem haline gelmiştir. Olaylar özelde sayın Başbakan’ı, daha sonra AK Parti’yi ve hükümeti hedefe koyarak gerçekleşmiştir. MHP lideri Bahçeli’nin uyarıları ve bir camianın o topluluklara karışmasını engellemesi takdir edilmesi gereken bir duruş olmuştur. CHP ve BDP için ise aynı yorumu yapmak mümkün değildir.
Herkes üzerine düşen dersi almalı

Radikal’e konuşan Bal, raporun amacının AK Parti’yi veya muhalefeti övmek ya da eleştirmek olmadığını söyledi. Amacın ‘ülke menfaati’ olduğunu, demokratik ülkelerde sorunların üstesinden böyle gelindiğini belirten Bal, şöyle dedi: “Tarafgir ve bağnaz bakarsak hayırlı bir sonuç çıkmaz. Sorunlara ancak elbirliğiyle, partiler üstü, demokratik tartışma zemininde baktığımızda gerçeği yakalayabiliriz. Herkesin üzerine düşen dersi alması lazım. ‘Nerede hata yaptım’ sorusunu sorması lazım. Benzer hataların önüne böyle geçilebilir.”


2 Ağustos 2013 Cuma

Ground Zero: Turkey - The Protesters of Gezi Park - Journalist Tim Pool @Timcast



Journalist Tim Pool recently joined the VICE editorial staff to cover breaking news, and his first assignment was to fly down to Istanbul and do a live stream of the protests against the construction of a mall in Gezi Park and Prime Minister Erdogan's Islamist policies. Tim also produced this documentary about the uprising, which includes interviews with protesters on the ground as well info about the failure of the Turkish media to properly give a shit about the situation.

Türkiye hükümeti ve protesto hareketi - Financial Times


Türkiye Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’in, Gezi Parkı eylemlerini yönlendirenlerin “müebbet hapis” cezasıyla karşılaşabileceğini söylemesi ve İçişleri Bakanı Mummer Güler’in, spor karşılaşmalarında siyasi tezahüratın yasaklanacağını açıklaması, Financial Times’ta genişçe bir haberde konu ediliyor.
Haberde görüşüne yer verilen Uluslararası Af Örgütü araştırmacısı Andrew GardnerProtestolar boyunca işlerin iki şekilde gidebileceğini düşündük: Hükümet kendi hatalarından öğrenebilir veya muhalif seslerin susturulması için daha fazla baskı görebilirdik diyor ve hemen ekliyor: Ne yazık ki ikincisini gördük.
Gezi Parkı eylemleri sırasında göstericilerin sığınmasına izin veren Divan Otel’in, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından suç işlemekle itham edildiği hatırlatılan haberde, otelin sahibi olan Koç Holding’e bağlı TÜPRAŞ’a vergi müfettişlerinin baskın düzenlediği aktarılıyor.
Beyaz Türklerin simgesi” olarak görülen Koç grubunun, Türkiye’nin gayrisafi milli hasılasının yaklaşık %10’unu meydana getirdiğine dikkat çekilen haberde, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in baskınla Gezi protestoları arasında “hiçbir bağlantı olmadığını” söylediğine de yer veriliyor.
Haberde ayrıca, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın açıklamasına göre, Gezi Parkı eylemleri sürecinde 22 gazetecinin kovulduğu, 37 gazetecininse istifaya zorlandığı belirtilerek, bu gazetecilere Milliyet gazetesinin yöneticisinin de katıldığı kaydediliyor.
Haber, iktidara yakın olarak görülen ve Gezi protestoları sırasında okuyucu tepkisine hedef olan Sabah gazetesinin görevden alınan “Okur Temsilcisi” tıklayınYavuz Baydar’ın şu sözleriyle sona eriyor: “Şu anda bağımsız medya çok az alan kaldı. Özgür basın olmadan demokratikleşme süreci ise mümkün değil.”

BBC Türkçe

Turkey warns protest ringleaders they face life in jail

30 Temmuz 2013 Salı

Gezi Fenomenolojisi: Neye niyet, neye kısmet? - Prof.Dr. Yasin Aktay

Prof.Dr. Yasin Aktay
Stratejik Düşünce Enstitüsü, Yeni Şafak yazarı
30 TEMMUZ 2013 - TSİ 07:10


Gezi Parkı eylemlerinin başladığı tarihin üzerinden tam olarak iki ay geçti.
Başladığı tarihten hemen sonra hızla büyüdü ve her aşamada katılım profili de aynı hızda değişti.
Katılım profilinin değişmesi hem Gezi Parkı eylemlerinin anlamının değişmesinden kaynaklandı, hem de katılımcıların değişmesi anlamını yeniden belirledi.
Olayların başlamasından iki ay sonra şimdi Gezi olaylarına daha soğukkanlı bakma imkanımız var.
Ancak bu imkan bile herkes için aynı anlama gelmemektedir.

Bir kimlik ifadesi

Çünkü Gezi bu saat itibariyle bile artık bir çok kişi için tamamen duygusal bir bağlanma ve sembolik yansıtma alanı, hatta kimlik ifadesi haline gelmiş durumda.
Gezi eylemlerine katılan veya katılmamış olsa bile eylemlerle duygusal ilişki kuranlar için Gezi'den yana olanlar ve olmayanlar diye bir ayırım söz konusudur.
Gezi eylemleri Türkiye'de neticede tam bir siyasal bölünme meydana getirmiş durumda.
Gezi eylemlerine ilk katılım biraz daha büyük bir çeşitlilik arz ediyordu.
Ağaç duyarlılığı adına harekete geçenler, hele bir de polisin tuhaf şiddeti karşısında reaksiyon gösterenlerle birlikte önemli bir tarihsel blok oluşturdukları izlenimi veriyorlardı.
Doğrusu, ağaç ve çevre duyarlılığının bu kadar çok sayıda insanı harekete geçirebiliyor olması, Türkiye adına ancak gurur duyulabilecek bir şeydi.
İnsanların rastgele ağaç kesimine karşı bu duyarlılığı sergilemesi hiç de kaygılanılacak bir şey değil, velev ki, bu duyarlılığı harekete geçiren açık bir dezenformasyon bile olsa.

Dezenformasyon

Gezi eylemlerine katılanlar gerçekten de bir dezenformasyonla harekete geçiriliyordu.
Taksim meydan düzenlemesi neticede İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin sitesinde çok önceden animasyonu yayımlanmış kapsamlı bir projeydi ve o projenin estetiği tabii ki tartışılabilse de, projeyi tek kalemde “ağaç katliamı” olarak nitelemek büyük haksızlıktı.
Proje tamamlandığında meydana mevcut olanından daha fazla ağaç dikileceği bile görülüyordu.
Taksim Platformu'nun başarılı bir dezenformasyonla olayı ağaç katliamı gibi sunması ve ilk planda oluşan tepkilerin polisle karşı karşıya gelmesi olayların patlamasına neden oldu.
Bu aşamada eylemlere katılımda tam bir çeşitlilik söz konusuydu. Ancak zamanla bu çeşitlilik tamamen yok olmadıysa bile iyice azaldı.
Gezi Parkı alanında 15 günlüğüne oluşan ve hemen her kesimin kendini tanıttığı bir tür fuar ve sergi etkinliği olarak ortaya konulan sosyalleşme, paylaşım ve söylem belki başka türlü değerlendirilebilir.
Ancak Gezi ondan ibaret değildi.
Taksim’de radikal sol ve ulusalcı örgütlerin sergiledikleri görsel şiddet ve İstanbul’un çeşitli semtleri ile İstanbul dışındaki bir çok ilde bu kapsamda ortaya konulan eylemlerdeki vandalizm ve şiddet, neticede gezi olaylarının toplamına dahil eylemlerdi.
Gezi ile özdeşlik bağı kurmuş olanlar için Vandalizm ancak polisin orantısız ve haksız şiddetine karşı en fazla bir kendini savunmadan ibaretti.
Oysa ortada tahrip edilen, yakılıp yıkılan yüzlerce kamu veya özel araç, işyeri ve mekan söz konusu.
Başbakanın evini, ofisini ve başbakanlığı basmak üzere defalarca harekete geçen eylemcilerin sergilediği huruç hareketlerinin Gezi Parkı'yla ilgisi yoktu belki ama Gezi Parkı daha ziyade bu eylemlerin ürettiği gürültüyle kendini duyurdu.
Üstelik Gezi Parkı'nı aşarak bütün Türkiye’ye yayılan eylemlerin çıkardığı toz bulutu kalktığında yeni bir ayrışmanın eşiğine gelmiş olduğumuz görüldü.
Üstelik bu ayrışma Türkiye’deki alışıldık ayrışmaların üstüne oturdu, o ayrışmayı belki üç aşağı beş yukarı esnetmiş oldu ama pek de değiştirmedi.
Gezi eylemlerinde yeni bir sosyolojinin doğduğu iddia edildi ki, bu birkaç retorikten öteye kanıtlanabilmiş değil.
Yeni bir gençliğin doğuşuna işaret sayıldı, ama orada aynı yaştaki bütün gençlikten ziyade belli bir ideolojik çevrenin geleneksel olarak tevarüs edilen ideolojik söylemi kendini ifade etmiş oldu.
Başka çevrelerin gençliği başka zeminlerde kendini yeniden üretmeye devam ediyor.
Gezinin farklılıkları benimseyen yeni bir kültürü yansıttığı söylendi, bunun için başörtülülerin veya anti-kapitalist Müslümanlardan öte bir yenilik ortaya konulamadı ki, o örneklerin de mütedeyyin camia içinde güçlü bir temsili olduğunu söylemek mümkün değil.

Somut mesaj yok

Aksine bu eylemlere katılım tarzları dolayısıyla var olan genişleme potansiyellerini de, inandırıcılıklarını da büyük ölçüde yitirdiklerini söylemek bile mümkün.
Yine de rağbet gördükleri yeni çevreleri için yeni bir aşı veya etkileşim ihtimalini de yok saymıyorum.
Diğer yandan Gezi eylemcilerinin toplamda mesajlarının ne olduğuna bakıldığında işin muğlaklığı daha da artıyor. Zira ortada somut bir mesaj, tez veya iddia yok.
Geziciler ne istediler mesela?
Ağaçları kurtarmaksa hem Gezi Parkının mahkeme kararı ile kurtulması, hem de başbakanın temsilcileriyle yaptığı görüşmeler sonucunda zaten parkın veya ağaçların bir risk altında olmadığı görüldü.
Buna rağmen eylemlilik devam etti.
Bu esnada eylemcilerin daha fazla demokrasi veya daha yüksek bir hayat standardı taleplerini de işitmedik, çünkü büyük ölçüde eylemler Türkiye’de son zamanlarda bizzat isyan edilen başbakanın girişimleriyle alabildiğine yükseltilmiş demokratik zemin sayesinde ve o zeminde gerçekleşti.
Eylemcilerinse hayat standardı Türkiye’nin ortalamasının çok üzerinde gibi görünüyordu.
Bu eylemliliğin bir iddiası, talebi veya mesajı yoktu ama kuşkusuz tamamen anlamsız olamazdı.
İlk etapta o anlamda da bir çeşitlilik olduğunu söylemek zorundayız.
Çünkü herkesin bu eylemlere katılımında kendine özgü motivasyonları vardı.

Erdoğan karşıtlığı birleştirdi

Ama ikinci etapta bu anlamın özellikle ilerleyen zamanlarda tek birleştirici sembolü Başbakan Erdoğan karşıtlığı olduğu görüldü.
Erdoğan karşıtlığının nasıl bu kadar insanı bir araya getirdiği kuşkusuz incelemeye değer.
Bu kısa yazının sınırlarında da tüketilebilecek gibi değil.
Bu karşıtlığın başbakanın kendi siyasal mücadele tarihinden bağımsız olduğu da söylenemez.
En çok satan gazetelerde “muhtar bile olamayacağı” haberi bir müjde gibi verilmiş ve öyle de karşılanmış bir liderin kendisine yönelmiş laikçi, seçkinci nefreti hiçbir zaman sıfırlamamış olduğunu göz önünde bulundurmalıyız.
Neticede bu karşıtlık motivasyonuyla hareket edenlerin çok büyük çoğunluğunun zaten başbakana hiç bir zaman sempatiyle bakanlardan olmadığını kaydedebiliriz.
Bu süreçte başbakanın yeni hasımlar kazanmış olması da mümkün, ancak tam da bu hasımlar kadar belki daha fazla sempatizan toplamış olması da.
Bu arada bütün bunların Türkiye’de Başbakan Erdoğan’ı hedef alarak olması ile Mısır’da ve Tunus’ta bugünlerde olup bitenleri, bu olup bitenlere dünyanın gösterdiği ilgiyi de bir arada düşünmek gerekiyor.
Bir bütün olarak baktığımızda İslam dünyasında demokrasinin gelişmesinin, zannedildiğinin aksine Batılıları pek de hoşnut etmediğini görüyoruz.

Mursi-Erdoğan paralelliği

Türkiye cumhuriyeti tarihinin kaydettiği en radikal demokratikleşme hamlelerini gerçekleştirmiş olan Erdoğan’dan bir diktatör üretmek ile yine Mısır tarihinin ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi hakkında diktatör imajı üretme arasındaki paralelliğin birbirinden bağımsız olmadığını düşünüyorum.
Sonuçta bir yıl içinde diktatör görüntüsü üretilen Mursi askeri darbeyle devrildikten sonra ülke tarihinin yine kaydettiği en totaliter ve eli kanlı yönetimi iktidar olduğunda, Batılı dostların buna dair bir sitemlerini bile duymadık.
Aynı şey bugünlerde Tunus’ta oluyor ve hepsinde de eylemcilerin ilk sarıldığı argümanın 'sandığın herşey olmadığı' argümanı olması son derece dikkat çekicidir.
Bu paralellik, sanırım Türkiye’deki Gezi Parkı eylemlerini de, katılımcılarının niyeti ne kadar saf ve temiz olursa olsun, aynı safa düşürüyor.

Gezi medyası: 'Futbolumuz neyse medyamız da o' - Erdal Güven


Erdal Güven
Taraf Gazetesi Yazarı
30 TEMMUZ 2013 - TSİ 07:05


Tesadüf bu ya, Gezi Parkı eylemlerinden birkaç gün önce KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır NTV'de (bir başka tesadüf!) yaptıkları araştırmalarda medyaya güvenin yüzde 20'lerin altında göründüğünü anlatıyordu.
Bu cümleyi 'tweet'le paylaştığımı ve "Çok bile" diyen yüzlerce 'reply' (yanıt) ve 'retweet' (tekrar gönderi) atıldığını hatırlıyorum...
Benzer bir araştırma bugün yapılsa kuvvetle muhtemel ki tek haneli bir oran çıkar karşımıza.
En başta belirtmekte yarar var ki bu analizde kastedilen medya, merkez medya.
Varlık nedenleri 'hükümeti savunmak' ya da 'hükümet ağzıyla kuş tutsa beğenmemek' olarak algılanan medya bir başka analizin konusu olabilir.
Özellikle de ilk gruptaki medyanın eylemler boyunca ve hâlâ saçmaya devam ettiği 'şizofreni-paranoya karışımı nöbet hali' ayrıca incelemeye değer.
Şunu da not etmekte yarar var: Toptan bir eleştiri değil bu. Sonuçta merkez medya içinde de 'dik durmaya' çalışan isim ve mecralar oldu ama istisnalar kaideyi bozmuyor ne yazık ki.

Gezi'nin üç nefret objesi

Gezi Parkı eylemlerinde 'üç nefret objesi' öne çıkıyordu. İlk sırada Başbakan Erdoğan vardı. İkinci sırada polis. Üçüncü sırada ise ne acı ki merkez medya.
Pek de şaşırtıcı olmayan bir sıralama olarak görülebilir bu aslında.
Erdoğan önce eylemcilere karşı 'çapulcu' yaftasıyla simgeleştirdiği bir umursamazlık havasındaydı.
Sonrasında çıta 'terörist'e, hatta 'darbe heveslileri'ne kadar yükselince başbakanın umursamazlığı öfkeye, hiddete dönüştü. Kolluk kuvvetleri de Erdoğan'ın haleti ruhiyesine ve söylemine koşut olarak şiddetin dozunu yükselttikçe yükseltti.
Merkez medya daha ilk günlerden itibaren 'olan biteni' olduğu gibi yansıtmaktansa handiyse Erdoğan'ın söylemini 'onaylarcasına' yansıtan, polis şiddetini görmezden gelen bir yayıncılık sergiledi.
Dahası başbakanın her demeci, her konuşması saniye saniye verilirken, eylemcilere mikrofon uzatan, kim olduklarını, neden orada olduklarını, ne istediklerini, ne amaçladıklarını soran yoktu.
Süleyman Demirel'in meşhur bir MİT eleştirisi vardır. Der ki, “MİT her gün size Afrika'da hangi kabile hangi kabileden kaç kişiyi öldürdü diye haber verir ama Ankara'da altınız oyulur, darbe hazırlanır haber vermez.”
Tam da böyleydi merkez medyanın durumu Gezi direnişinin ilk günlerinde.

'Eylemciler temsil edilmedi'

31 Mayıs'tan itibaren kitleselleşen, Türkiye tarihinde görülmemiş bir katılımcı çeşitliliği arz eden; İstanbul, İzmir ve Ankara gibi metropollerin göbeğinde cereyan eden; polis devletinin hortladığı eylemler neresinden bakarsanız bakın Türkiye için 'dünyanın en önemli haberi'ydi.
Ama televizyonlarda penguenler, yemek programları, tatil sohbetleri gırla gidiyor, gazetelerde bir türlü 'hak ettiği' haber değerini bulamıyordu eylemler.
Medya, burnunun dibinde olup biteni haber vermiyordu. En fazla, geçiştiriyordu.
"Eleştiriye, muhalefete fazlasıyla tahammülsüz bir başbakanımız var."
Erdal Güven
İşler çığrından çıkıp eylemler gözden görülemeyecek boyutlara ulaştığında aynı medya epey uzun süre kısa ve 'soğuk' haberlerle, 'akıllı uslu' tartışma programlarıyla idare etti vaziyeti.
En ilginci de, hem o haberlerde hem de o programlarda; analistler, siyasetçiler, sanatçılar, hatta magazin figürleri bile boy gösterirken, eylemcileri temsilen -mesela Taksim Dayanışması'ndan- herhangi birinin adının bile geçmemesiydi.
Eylemler sürerken bir Reuters muhabiri, son derece basit bir soru sordu, daha doğrusu sormaya çalıştı başbakana. Ve neredeyse basın kahramanı, demokrasi kahramanı ilan edildi. İyi kötü bir soru sordu, sorabildi diye! Medyanın hali o kadar vahimdi yani.
Aslında, Ağırdır'ın sözünü ettiği KONDA verilerinin de ortaya koyduğu gibi medya gazetecilik açısından nicedir irtifa kaybediyordu Türkiye'de, Gezi eylemleri sırasında ise yere çakıldı.
Merkez medyanın yapısal durumuna ilişkin bir iki not düşmezsek analiz eksik kalabilir.

Asıl tehdit sansür değil, yüzeysellik

Her şeyden önce eleştiriye, muhalefete fazlasıyla tahammülsüz bir başbakanımız var. Bu tahammülsüzlük hükümetin ve AKP'nin söylem ve icraatına da yansıyor ister istemez. En fazla 'pay' da medyaya düşüyor.
"Gözünüz ticarette, kulağınız siyasetteyse kendi ağzınızı kendiniz bağlarsınız."
Erdal Güven
İkincisi, merkez medya patronları yayıncılık dışı işlerle de uğraştığı için hükümetle, AKP'yle ve tabii herkesten önce Başbakan Erdoğan'la arayı iyi tutma, hiç olmazsa amiyane tabirle 'papaz olmama' kaygısından sıyrılamıyor.
Hal böyle olunca 'yapılabildiği kadar' özgür yayıncılık yapılabiliyor.
Olup bitenlerden merkez medyanın çıkarması gereken çok ders var ama mevcut yapısıyla o dersleri çıkarması da, uygulayabilmesi de zor.
Nedeni basit: Gözünüz ticarette, kulağınız siyasetteyse kendi ağzınızı kendiniz bağlarsınız.
Medya değil ama medya çalışanları çıkaracaktır ders bütün bu olup bitenlerden. Çıkarıyorlar da zaten.
Ayrıca Türk medyasının yalnız bugün değil, öteden beri karşı karşıya bulunduğu en büyük tehlike sansür ya da otasansür değil, yüzeysellik, niteliksizlik.
Fethi Naci'nin lafını uyarlarsak, “Futbolumuz neyse medyamız da o.”

26 Temmuz 2013 Cuma

İktidar tökezlerken... - İsmet Berkan

Dikkat ediyor musunuz, bilmiyorum.
Başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Ak Parti ileri gelenlerinin ve hükümetin gündemini hala Gezi olayları belirliyor.
Akıllarının ve fikri enerjilerinin önemli bir bölümü Gezi olaylarında takılı kaldığı, burada da belki Ak Parti iktidar olalı beri ilk kez ‘savunmacı’ bir çizgide olunduğu için, bütün dünyayı bu pencereden görme eğilimi var.
‘Elinizdeki tek alet çekiçse bütün sorunları çivi olarak görmek’ gibi bir şey bu. Gezi olayları, Başbakan için de, iktidar için de fikri anlamda bir dönüm noktasını oluşturuyor. Mısır’daki askeri darbeye de Gezi penceresinden bakılıyor; Suriye’de olan bitene de; Avrupa ve Amerika ile ilişkilere de.
Ve elbette demokratikleşmeye, özgürlüklerin genişlemesine, geniş toplum kesimlerinin devletle olan sorunlarının bitmesi ihtimaline de Gezi penceresinden bakılıyor; ekonomiye de, uluslararası piyasalara da, Merkez Bankası’nın faiz arttırır gibi yapmasına da...
Bütün bunlar ciddi tökezleme belirtileri.
Bu tökezlemenin ardında yatan ise tek bir neden var: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın tek başınalığı, kendi kendini soktuğu yalnız durum.
Kastım şu: Bundan tam bir yıl sonra Türkiye’de siyasetin kartları yeniden karılmış olacak. Ve bu kartların ne şekilde karılacağına dair esas kararı da Başbakan Erdoğan verecek.
Ama henüz bu kararı vermedi; ne karar vereceğini kafasında tartıyor.
Erdoğan açısından verilecek karar şu: Cumhurbaşkanlığına aday olsun mu, olmasın mı?
Cumhurbaşkanlığı konusunda olası Anayasa değişikliklerinin 330 oyla Meclis’ten geçmesi zor, geçse bile referandum da kolay değil. O yüzden Ak Parti fazla zorlamayacaktır.
Yani mevcut Anayasal yetkilerle ve biçimle Cumhurbaşkanı olup olmamaya karar verecek Erdoğan. Eğer olmaya karar verirse ve gelecek yıl temmuz sonu-ağustos başında yapılacak seçimi de kazanırsa, bu kez partisini ne yapacağına, partiyi kime emanet edeceğine karar vermek zorunda.
Ve birbirine yakından bağlı bu iki karar konusunda Başbakan Erdoğan başka kimseyi yanına yaklaştırmıyor, kararı tek başına vereceğini belli ediyor.
‘Yalnızlık’tan kastım bu. Erdoğan tepede tek başına ve önce partisi, sonra da bütün Türkiye onun ağzına bakıyor.
Ve Erdoğan ülkede olan hemen hemen her şeyi kendisine karşı veya kendisinden yana diye sınıflıyor bu süreçte. İşte Gezi olayları Erdoğan’ın zihni siyaset haritasında buraya oturuyor.
Bir türlü Gezi olayları gündeminden çıkamıyor; doğrudan kendisini hedef alan bu sokak siyasetini bir türlü yerli yerine koyamadığı için de, neredeyse her iftar nutkunda bir biçimde konuya girip epey ağır ifadeler kullanıyor.
‘Partim aday gösterirse Cumhurbaşkanı adayı olmak istiyorum. Partim yeterli demokratik olgunluğa sahiptir, benden sonra emaneti teslim alacak en iyi ismi kendi içindeki demokratik süreçlerin sonunda çıkartacaktır’ dese, kendisi de ülkesi de çok rahatlayacak.

Tarihi gerçekten ihya etmek dururken...

BAZEN bir davranışınızı, bir tercihinizi rasyonalize etmek için daha yüksek bir ilkeye başvurursunuz. Mesela, Taksim’e eski topçu kışlasını yeniden yapmanın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel hayali olduğunu biliyoruz.
Bu hayalini daha önce çok kez dile getirdi; seçim vaatleri arasına soktu. Bu uğurda hükümetinden bir bakanla kavga etti, o bakanı görevden aldı. Sonra Gezi olayları yaşandı. Başbakan, hayalini rasyonalize etmek isterken ‘Tarihi ihya etmek’ ilkesine sarıldı.
İhya edilecek tarihin hangisi olduğu, Taksim kışlasının planları dahil hiçbir şeyinin olmadığı, yerine yapılacak binanın tarihte olmayan bir bina olduğu itirazları vs. boşuna. Dediğim gibi konu Başbakanın tutkusu.
Peki madem ‘tarihi ihya’ diye bir ilke geldi... O ilkeyi aynen Haliç’teki Tersane-i Amire’ye uygulasak ya... Osmanlı’nın (ve sonra da Cumhuriyetin) bu ilk ve düne kadar da çalışan tersanesini halka açık bir müze, rekreasyon alanı olarak düzenlesek ya...
Hayır, orada tarihi unutuyoruz. Orada kararı İstanbul’a, İstanbulluya bile sormuyoruz; Ankara’dan doğrudan ihale açıp koca bölgeyi turizm ve ticaret alanı yapıp şehrin geleceğiyle ilgili çok önemli bir kararı bir ihale komisyonu eliyle veriyoruz.
Üstelik de adı ‘Haliç Port.’ Cenevizlilerin bile aklına bu isim gelmemişti!

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24395078.asp

14 Temmuz 2013 Pazar

Esnaftan, Gezi eylemcilerine şarkı

Canavarlaştırıldık, insanlıktan çıktık

Bu ülkede, 31 Mayıs’tan beri hem çok umut verici hem de çok acı şeyler yaşandı. Bütün olan bitenin içinde en felaketi, polisin Gezi protestocularına karşı uyguladığı aşırı ‘orantısız şiddet’ti. Öyle bir şiddet ki… Sonucu: Beş ölü (her an altı olabilir), felç, beyin sarsıntısı, onlarca göz kaybı… Bu şiddeti uygulayan polislerin içinden dört kişiyle konuştum. Evet, Gezi tanıklıklarında bugün polislere kulak veriyoruz. Onlar, yaşadıklarından gurur duymayan polisler. Onlar, polis içinde reform yapmaya, polis haklarını düzeltmeye, düzenlemeye çalışan bir grup. Son derece açık sözlü davrandılar, sorduğum her soruyu yanıtladılar. Bu röportaj devam edecek…


1. POLİS

/_np/8831/17068831.jpg
Yaş?


- 28.

Polis olmaya ne zaman karar verdin?
- Hiç öyle bir niyetim yoktu. 4 sene fizik okudum, araştırma görevlisi olmak istiyordum. Akademisyenlik şartları kapanınca, önce dershanede hocalık yaptım. Ama parası iyi değildi. Sonra polis alımları olduğunu öğrendim, başvurdum ve kazandım.

Gezi’de görevin neydi?
- Çevik Kuvvet. 60 saat orada kaldım. Aklımdan geçen tek şey, ‘görev bitse de evime dönsem’di. Ama bitmedi…

Polisin orantısız güç kullandığını düşünüyor musun?
- Elbette, aksini kim iddia edebilir?

ÖDÜL KOMEDİSİ
Gezi polislerine ödül verilmesi, seni sevindirdi mi, utandırdı mı? - O da ayrı bir komedi. İnsanlar “24 maaş ikramiye aldık zannetti. Maaşlar ortalama 2500 lira olduğu için kafalar karıştı. Oysa taban maaş esas alındı. Yari 49 çarpı 24, ediyor 800 lira. O parayı bile adaletli dağıtmadılar, sadece Çevik Kuvvet’e verdiler.
TEKMELEDİM

Peki bütün bu olan biteni nasıl açıklıyorsun?
- Açıklayamıyorum. Şiddeti onaylamak mümkün değil. İnsansan, onaylayamazsın. Birilerinin kafasına nişan alınması, gözlerinin çıkması, saçlarından sürüklenmesi, tekmelenmesi… Bunlar, bizi de rencide eden şeyler. Hiçbir şekilde haklı bir gerekçesi olamaz. Evet, bunların hepsi yaşandı. Ama polis, neden bu kadar çok şiddet uyguladı, bunu da araştırmak lazım. Amacım, polisi aklamak ya da savunmak değil, ama polisin psikolojisi de hesaba katılmalı. Bize, bir görev veriliyor. 40 saat boyunca kaldırımda yatırılıyoruz. Yemek desen hak getire, yarım ekmek arasına kaşar-salam. Tuvalet desen iki tane, önünde 200 kişi kuyrukta. Sabahtan akşama kadar hakaret, taş, molotof yiyoruz. N’oluyor? Biz de insanlıktan çıkıyoruz.

Ama şimdi sen de kendini aklıyorsun! “Şartlar o kadar kötüydü ki polis de sonunda cinnet geçirdi!”ye mi getirmek istiyorsun?
- 40 saat uyumayan birinden ne bekleyebilirsin? Gerçekten insanlıktan çıkıyoruz. Çıktık. Vicdanımız rahat mı? Kendi adıma değil. Sosyal medyada yayınlanan bütün o şiddet görüntülerini ben de izledim. Kabul ediyorum, vahşet. Ben de bazı şeyler yaşadım, yaşattım, o görüntüleri televizyondan izlediğimde, “Bu, ben olamam!” dedim.

Sen ne yaptın?
- Yerdeki göstericileri tekmeledim. İstemeden yaptım. Ama aşırıya kaçtım.

KENDİNDE DEĞİLSİN
Plastik mermi attın mı?


- Hayır. Gaz bombası da atmadım. Sadece tekmeledim. Bazı arkadaşlarım, başka şeyler de yaptı...

Yönetmelikte yasak olmasına rağmen, bazı arkadaşların, insanların ayağına değil, yüzüne gaz kapsülü attılar…
- Gaz sıkarken 45 derecelik bir açıyla sıkarız ya da yerden sektirerek atarız. Ama bir an geliyor, her şey çığrından çıkıyor, o kadar saat çalıştıktan sonra artık kendinde olamıyorsun. Yüzlerce gaz sıktığında, bir kaç tanesi, sen istemesen de, birilerinin yüzüne gelebiliyor.

Peki amirler…
- Sorun onlar zaten! Bize, “Gereğini yapın!” dediler. Laf bu. Bizim de aşırıya kaçtığımız oldu. Müdahalelerimiz, Çanakkale destanına benzetildi, bu da utanç verici, tabi ki böyle görmüyoruz. Nasıl destan yazmış olabiliriz ki, karşımızdaki halk. Çanakkale destanına bağlamayı, suçu kapatma psikolojisi olarak değerlendiriyorum. Bizi orada, insan haklarına aykırı şekilde çalıştırdılar, biz de orantısız güç uyguladık.

EMİNİYETTE HUKUK YOK
Bana hep insanın içinde şiddet varsa, bu tür şeyleri yapabilirmiş gibi geliyor…
- Doğru ama içindeki şiddeti ortaya çıkaran da o uygunsuz şartlar. Bu olayla, teşkilat içinde polisin maruz kaldığı şiddet de açığa çıktı. Çünkü bize insan muamelesi yapılmıyor, böcek gibi görülüyoruz.

/_np/4382/20784382.jpg

Bunlar neden sesli söylenemiyor?
- Çünkü emniyette hukuk yok. Güya kanunları uygulayıcı olan teşkilatımız, kendi içimizde kanunları uygulamıyor. Ben bir buçuk aydır olağanüstü şartlarda çalışıyorum. Hangi kanuna göre…

Kimse itiraz etmiyor mu?
- Yok canım, ne itirazı. İtiraz eden olursa, amirlerimiz, “Geç karşı tarafa, sen de bize taş at!” diyorlar. Vatan haini ilan ediliyoruz. Kendi haklarımızı arayamıyoruz. Aramaya kalktığımızda, teşkilatı kışkırtmakla suçlanıyoruz. Zaten biz, hakkında soruşturma açılmış polisleriz, sürekli sürülüyoruz…

Gezi’de seni en çok üzen neydi?
- Lobna Allami’nin başına kapsül isabet etmesi. Oradaydım.

Senin arkadaşlarından birinin, o kızın hayatını kaydırdığını bilmek nasıl bir duygu?
- Felaket. Ama yine de, kimsenin bilerek ya da isteyerek böyle bir şey yapabileceğine inanmak istemiyorum. O kapsülü atan kendini biliyorsa, inan çok pişmandır!

Pişmandır yeter mi? O kız, iki beyin ameliyatı geçirdi, artık konuşamıyor, bir tarafı felçli. O polis, onun hayatını çaldı! Bedelini ödemesi gerekmez mi?
- Elbette. Yaşananları tasvip etmek mümkün değil. Ama o polis, o ana kadar kim bilir kaç atış yaptı. Bir tanesi Lobna’nın hayatını yaktı.

İnsanların Gezi’den sonra sana davranışı değişti mi? Polis olduğunu öğrenince n’apıyorlar?
- Halkın bize öfkesi birken, bin oldu. Halkla karşı karşıya getirildik.

İNSAN AVI
İnsanlar öldü, beyin travması geçirdi, gözleri çıktı, tekmelenerek hayatını kaybeden geçler oldu… Belki birebir sen sebep olmadın ama suçluluk duyuyor musun?
- Evet. Duymayan insan değildir.

Polis apartmanlara giriyor, evlerin, hastanelerin içine gaz bombası atıyor, resmen bir ‘insan avı’ Bu nasıl bir psikolojidir? Nasıl açıklanabilir?
- Dediğim gibi çalışma şartlarından kaynaklanan bir cinnet hali…

Artık bu yanıt beni kesmiyor!
- Öyle bir an geliyor ki, “Ben bu insanı bir şekilde ekarte edeyim, ayakta duramaz hale getireyim ki beni daha fazla yormasın, bir daha karşıma çıkmasın!” diyorsun. Çünkü o bir daha gelmezse, sen de evine gidebileceksin. Çünkü gazlıyoruz, gidiyorlar, iki saat sonra kendilerine geliyorlar, yine saldırıya geçiyorlar. Bunun sonu yok. Onlar dinlenebiliyor. Biz dinlenemiyoruz. Öyle bir hareket yapalım ki, bir daha gelemesinler, psikoloji bu…

2. POLİS

Yaş?
- 25.

Nasıl polis oldun?
Televizyon dizilerinden etkilendim.

Gezi’deki görevin?
- Sivil polisim. Görevim parkını savunmak ve Çevik Kuvvet’e destek olmaktı.

Nasıl bir psikoloji söz konusuydu?
- Hepimiz onca gün yıkanmamışız, artık kokuyoruz, iç çamaşırı dağıtıyorlar, don, atlet. Ben 57 saat, kesintisiz görev yaptım, küçücük bir sehpanın üzerinde yattım. Canavarlaştırıldık, insanlıktan çıkarıldık. Dolayısıyla, patlama noktasına geldik. Polisi, öyle bir ortamda çalıştırırsan tabii ki şiddet uygular. Emniyet, polise insan haklarına uygun davranıyor mu ki; polis, göstericilere insan haklarına uygun davransın? O sırada bir arkadaşımızın eşi doğum yaptı, izin verilmedi. Bir arkadaşımız yaralandı, ayağına 9 dikiş atıldı, eve göndermedi. Bir arkadaşımız evlenecekti, düğün salonu tutmuş, davetliler gelecek, çocuk kendine düğüne gidemedi. Böyle insanlıktan uzak bir ortam…

BİR BİRİM YERİNE DÖRT BİRİM ŞİDDET
Sen polisin orantısız güç kullandığını kabul ediyor musun?
- Tabii ki. TOMA’yla su sıkıp, insanı takla attıranlar oldu. Ya da direkt kafaya nişan alıp, yaralayanlar. Bunlar orantısız güç. Kınıyoruz. Ama bir saatten sonra, deliriyorsun. Ben de öyle oldum mesela, göz altına alacağım vatandaşa, 1 birim şiddet uygulayarak alabilecekken, 4 uyguladım. Yaptım. Çünkü saf dışı bırakayım bir daha gelmesin istedim. Ki ben de evime gidebileyim.

Neden polis, direkt göstericinin kafasına ateş eder. Bunu nasıl açıklayabilirsin?
- Saatlerce, günlerce, o kadar çok atış yapıyorsun ki, bir noktadan sonra “Açı mı hesaplayacağım!” diyorsun, umursamıyorsun. Allah ne verdiyse sıkıyorsun…

O sırada sizi gaza getirenler, “Haydi aslanlarım yapın edin” diyenler var mıydı?
- Olmaz mı? Ekip arabalarından, mehter marşı bile çaldılar. Polislerin arasında bilinçsizler de var, dolduruşa geldiler. En kötü şartlarda çalışan bizdik, itfaiyeciler ve sağlıkçıların çadırı vardı, dinlenebiliyorlardı, onlar da 8 saatte bir ekip değişiyordu. Biz telefonlarımızı bile şarj edemedik, ailelerimizle ilişkimiz kesildi…

Bu kadar mı beceriksiz polis teşkilatı?
- Maalesef öyle. Türkiye için utanç verici bir şey. Ama bizim idarecilerimiz utanmıyor. The Guardian manşet atmıştı, “Polis protestocularla değil, insanlık dışı çalışma saatleriyle boğuşuyor!” diye. Bu manşet durumu özetliyor aslında. Kimse istemezdi bu yaralanmaları, ölümleri, hem bizden hem karşı taraftan. Benim akrabalarımdan bir sürü insan vardır Gezi’de. Eski kız arkadaşım Gezi parkı eylemcisi…

Binaların içine girip ‘insan avına’ çıkılmasına, sen ne diyorsun?
- Çok eskiden müdahaleler copla yapılırdı. Cop ters çevrilirdi, bunlar işin pisliği, öyle vururlardı ki insanı sakatlarlardı. Dört kişi de onu taşımaya gelirdi, toplam beş kişi eylemden ekarte edilmiş olurdu. Bu şekilde grup dağıtılırdı. Gezi’de de bir yerden sonra, aynı duygu ortaya çıktı. Vuralım, yaralayalım, arkadaşları yardıma gelsinler, dört beş kişi eksilsin. Artık “Haklı mı, haksız mı? Ne düşünüyor? Ne hissediyor?” o boyutları aşıyorsun. Yeter ki buradan kurtulalım, evimize gidelim, sıcak bir yatak görelim...

Polis olmak bugünlerde nasıl bir şey?
- 65 bin kişi polisliğe müracaat etmiş. Bilmiyorlar polisliğin nasıl bir şey olduğunu. Biz bırakıp kaçmaya çalışıyoruz, kurumlar arası geçiş düşünüyoruz. Artık tiksindik polislikten.

HEPİMİZ HAKKINDA SORUŞTURMA AÇILDI
Bu röportajı neden veriyorsun?
- Ben de hakkında soruşturma açılmış bir polisim. Bu düzene artık dur demek istiyorum. Ama onurlu olmak için simit satmaya da niyetim yok. Niye bırakıp gideyim, bu kadar emek vermişim, belki sistemi değiştirebiliriz. 300 bin polis arasında, bizim gibi düşünen 11 bin kişi var. Belki bir arkadaşımızın daha intihar etmesinin önüne geçebiliriz. Sorunları anlatıyoruz ki, çözülsün. Gezi parkı olaylarından sonra, bir günde üç arkadaşımız intihar etti, dördüncünün elinden silahı aldık.

Bu kadar üst üste intihar olunca, sizi bir araya toplayıp bir şey demiyorlar mı?
- “İntihar etmeyin oğlum!” diyorlar. İntiharı yasaklayan bir genelgemiz var. Böyle bir zihniyetle boğuşuyoruz.

“Bu emir kanun dışı, uymuyorum!” diyebiliyor musun…
- Hayır sorgulayamıyorsun. “Gaz sık” dediğinde, “Ben sıkmam” diyecek, polis hayal edemiyorum. Eğer öyle bir şey yaparsa, sürgünlerden sürgün beğenir. Öyle bir baskı yaparlar ki, o polisi intihar ettirirler. Çevik Kuvvet’in üçte biri, bir yıllık polis, herhangi bir uyarı veya kınama aldığında mesleğinden oluyor. Bu durumdaki bir insanın, emir sorgulama hakkı yok.

Sizi koruyan bir kurum var mı?
- Kendimizi anlatabileceğimiz bir mekanizma yok. Sendika vardı, kurucularımızı ihraç ettiler. Hâlâ sendikalımızı kabul etmiyorlar.
3. POLİS
Yaş?
- 45.

Kaç yıllık polissin?
- 14.

Neden polis oldun?
- Çocukluktan beri hep polis olmak istedim. Ama artık mesleğimi severek yapamıyorum. Büyük haksızlıklar yaşanıyor. Sendikacı olduğum için bana bir ceza vermek istiyorlar ama utanıyorlar. Çünkü yapıyorlar, çünkü çok büyük emeğim var teşkilata. Ama benim de hakkımda soruşturma var. Önemi yok, olsun, varsın ihraç etsinler.

POLİSİN COPU BANA DÖNDÜ
Çevik Kuvvet, şeritle çevrilmiş girilmez bölgeye giren bir genci apar topar yere yatırmış, copla dövüyordu. Dayanamadım, “Çocuk, karşıdan karşıya geçecekti, bilmeden bariyerlerin üzerinden atladı, vurma!” dedim. Ama öyle sert bir müdahale söz konusuydu ki, ben polis olarak bile bu psikolojiyi çözmekte zorlandım. Engel olmaya çalışınca, polisin copu bana döndü…

Polisin delilleri karatmasına ne diyorsun?
- Suçtur. Kabul edilemez. Bu yönde verilen emir uygulanmamalıdır. Emri veren de, uygulayan da hukuki anlamda sorumludur ve suç işlemiştir. Polislik mesleğini bir daha yapmamalı ve teşkilattan çıkarılmalıdır!

Eskişehir’de dövülerek öldürülen Ali’nin kamera kayıtlarının 18 dakikası nasıl oluyor da, yok oluyor?
- Düşündürücü ve şüpheli bir durum. Bilirkişi incelemesi yapılmalı, varsa kaydı silenler yargılanmalı.

Ethem Sarısülük’ün vurulma anındaki güvenlik kamerası nasıl oluyor da, başka yöne çevriliyor? Bir ağaca zumlanıyor…
- Ethem’in vurulma anında kamera dönüyorsa, bunun iki izahı olabilir: Birincisi kamera özelliğidir ki bu belirli saniye aralıklarıyla otomatik döner. İkincisi, kasıtlı yapılmıştır. Bu da suçtur. Emniyet içinde böyle bir emir veren suç işlemistir. Ama ne var ki, polis, kendisine verilen emri uygulamak zorunda. Bizim de bütün savaşımız bu. Polis memurunun, hukuksuz emre itiraz etme hakkı olsaydı, bunların çoğu yaşanmazdı. Ne yazık ki yaşanıyor. Polisin delil karatma ermine direnecek gücü yok. Mecburen uyguluyor.

Ali’yi döverek öldüren polislere ne diyeceksin?
- Henüz o şahısların polis olup olmadıkları belli değil. Eğer polislerse, böyle insanlardan sadece utanırım. Ama unutmamak gerekir ki, çadırları yakanların da önce polis oldukları zannedildi, sonra zabıta çıktı. Soruşturmanın sonucunu beklemek lazım.

17 yaşında bir çocuğun, koma haline uyutulduğu yoğun bakımdaki odasına bir polis ne amaçla girer?

/_np/4239/20784239.jpg
- Yoğun bakıma doktordan başkası giremez, girmemeli. Olayın araştırılması gerekir, hastane kameraları incelenmeli. Tabii ki polisin böyle bir davranışta bulunması şüphe yaratır.

Palalı adamın göz göre göre kaçmasına imkan sağlanmış olmadı mı?
- Evet ama bu tamamen savcılık ve mahkemeyle alakalı bir şey, polisle ilgisi yok. Adli mercilere sorulmalı. Ayrıca palalı adam, bir polis memurunu parmağından, bir başka polis memurunu da elinden yaraladı. Bu olayda, palalı adamdan şikayetçi olan polis de mağdur oldu. Şahsi fikrim, “Bırakılmamalıydı!” Bu tip adamlara hoşgörü gösterilmesi başkalarına da cesaret veriyor. Nitekim böyle bir sonuç doğurdu.

POLİS 4:

Yaş?

- 22.

Neden polis oldun?
- Ailem istedi, üniversiteden terkim, polis yüksek okuluna girdim. Giriş o giriş.

Kaç yıl oldu?
- 4 yıldır teşkilattayım.

Senin Gezi’deki görevin neydi?
- Çevik Kuvvet.

Peki o kıyafet ağır gelmiyor mu?
- Hem de nasıl. Aslı 5-6 kilo ama bir süre sonra 50-60 kiloymuş gibi gelmeye başlıyor. Kafandaki kask yüzünden, görüş alanın da kısıtlı.

Sen yaşananları nasıl değerlendiriyorsun?
- İçindeyken değerlendirebilmen mümkün değil. Ben oradayken sadece bana taş atanı görüyordum. Ama sonra üniformamı çıkarıp, olayları televizyonda izledikten sonra “Vay anasını!” diyorsun. “Bunlar nasıl yaşanmış!” İnanmak istiyorsun ki, bu gördüklerin kazara olmuştur. Polis kimsenin kafasına sıkamaz, sıkmamalı diyorsun. Ama görüyorsun olanları. Yapılabilir mi? Yapılabilir. Bunu, yapmaya hakkı vardır manasında söylemiyorum. Ama insan o anki psikolojiyle, evet bir çok şeyi yapabilir…

Nasıl bir psikoloji o?
- Sürekli bir yere koşuyorsun. Nereye koştuğunun, nasıl bir yere koştuğunun hiçbir önemi yok. Sadece koşuyorsun, koşman gerektiği için koşuyorsun. Sonra, “Çatı kur” deniyor, çatı kuruyorsun, “Gaz at” deniyor, atıyorsun. O an düşündüğün tek şey, “Şimdi ne yapacağız, sırada ne var? Sürekli terliyorsun. Başın ağrımaya başlıyor, üzerindeki techizat da seni mahvediyor. Biri sana, “Gereğini yap!” diyor. O kadar fena, o kadar yuvarlak bir laf ki bu. Gereği ne?

Peki insan, oradaki çoluk-çocuğu, yaşlıları görmüyor mu? Nasıl atıyor o gazı…
- O kalkanın ardında ben eylemcileri görüyorum, çocuk-çocuk yaşlı görmüyorum. Bana göre, o sırada herkes eylemci ve bize kast ediyor. Oradan belki sıradan vatandaş da geçiyor ama bilemiyorsun. Evet, yapılmaması gerekir. Biz bile tiksiniyoruz. Düşünmeyi bırakıyorsun. Sadece sana söyleneni yapıyorsun. Ben de öyleydim, robot gibi.

Peki korkmuyor mu insan?
- Mesleğe ilk başladığımda, bacaklarım titriyordu. Artık alıştım. Hatta, karşından taş yağarken, komik muhabbetler oluyor. “Beyler taş geliyor! Hooop, güm” diye aramızda konuşuyoruz.

Seni bütün bu yaşananlarda vicdanen en çok rahatsız eden ne oldu?
- Gümüşsuyu’ndaydık. Müdahale etmeye başladık, arkadaşlar biraz dozunu kaçırdılar. Barikatı aşacağız, sert bir müdahale olacak. “Yapmayalım” dedim. İnsanların bana öyle bir bakışı oldu ki anlatamam. “Git eylemcilerle birlik ol o zaman” bakışı. Ben bunu gördüktün sonra bir kere daha görüşümü dile getirebilir miyim? Mümkün değil.

İsimsiz de olsa bunları anlatmanız başınıza iş açmayacak mı?
- Kurum bizi biliyor zaten. Hepimiz hakkında soruşturma var. Telefonlarımız dinleniyor. Mahkeme kararı olmadığı için delillendiremiyorlar. O yüzden de ihraç edemiyorlar. Ama sürekli sürülüyoruz.

Teşkilatın ‘siyah koyunu’sunuz?
- O laf kibar oldu, biz teşkilatın zencileriyiz! İdarecilerimiz bizi öyle görüyor.

Sen Gezi’dekilerin ‘dış mihrak’ olduğuna mı inanıyordun?
- Hayır. Çünkü kendi arkadaşlarım da vardı aralarında. Telefonlaşıyorduk. “Neredesin?” diyordum, “Parktayım” diyordu. “Oğlum evine git! Ne işin var orada. Bak bizimkiler canını yakar!” diyordum. Dış mihrak demek yanlış ve komik olur!