ayşe hür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayşe hür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2013 Salı

Kemalist Sureler: Andımız ve Gençliğe Hitabe - Ayşe Hür


“1933 yılının 23 Nisan Çocuk Bayramı idi. O, heyecanla Çankaya Köşkü’ne geldiği vakit, Atatürk’ün yanında bana bir kâğıt uzattı ve şunları anlatmaya başladı. ‘Sabahleyin ilk bayramlaşmayı kızlarımla yaptım. Onlara bir şeyler söylemek istediğim vakit, bir ant meydana çıktı. İşte Cumhuriyetimizin 23 Nisan çocuklarına armağanı’ dedi. Kâğıtta şöyle yazıyordu: Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak; yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Bu sözler, Türk çocukları tarafından o yıldan beri tekrarlanmaktadır. Vatanperver Dr. Reşit Galip, evvelâ bir baba olarak bu hisleri duymuş; sonra da Millî Eğitim Bakanı olarak okul çocuklarına bu andı içirmişti.”
Bu satırlar Mustafa Kemal’in (o yıllarda henüz Atatürk soyadını almamıştı) en yakın çalışma arkadaşlarından Afet (İnan) Hanım’a ait. Sözü edilen ant ise tahmin edeceğiniz gibi, o tarihten beri çocuklarımızın her sabah derse başlamadan önce hep bir ağızdan okudukları ve başta Kürt siyasal hareketi olmak üzere aklı başında tüm kesimlerin kaldırılmasını talep ettiği ünlü “Andımız”.


Reşit Galip kızları için yazmış


Başka kaynaklardan öğrendiğimize göre dönemin Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Reşit Galip’in bu icadı Mustafa Kemal tarafından çok sevilmiş ve Talim Terbiye Kurulu tarafından 10 Mayıs 1933 tarihli bir genelge ile bütün okullarda her gün tekrarlanması zorunlu kılınmıştı. 12 Mart 1971 Muhtırası’nın etkisiyle olsa gerek, 1972 yılında, “Öğrenci Andı”nın bir kelimesi değiştirilmiş, bir de koyu renkle gösterdiğim cümleler eklenmişti:
“Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu,milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Ey bu günümüzü sağlayan, Ulu Atatürk; açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim. Ne mutlu Türküm diyene.
1997’de, büyüklerimiz andı elden geçirme ihtiyacı hissettiler nedense. “Yasam” kelimesi “ilkem” ile değiştirildi, “Varlığım, Türk varlığına armağan olsun” cümlesi sona alındı ve ant şöyle oldu:
“Türküm, doğruyum, çalışkanım. İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir.
Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. Ne Mutlu Türküm Diyene!”


Sekiz yılda 1280 kere        


O günden beri bütün okul çocukları her sabah bu hamasi cümleleri gırtlaklarını yırtarak söylemek zorundalar. Yazılarımdan birinde (“Fitne, CIA, Jakobenlik, bilimsel şüphecilik”, 9.10.2011) “Kemalist rejimin tüm pozitivizmine(!) rağmen, hayatım boyunca tam 101.425 kere ezanla ibadete davet edildiğimi hesapladım. Üstelik son 10 yıldır camili bir sitede oturduğum için bu daveti bilmem kaç desibellik mikrofonlardan haykıran, usulden nasibini almamış müezzinlerden dinledim” demiştim de bazıları bana pek kızmıştı. Şimdi de Kemalistleri kızdıralım: Yılda ortalama 160 öğrenim günü olduğunu varsayarsak, bir çocuk, ister Kürt, ister Ermeni, ister Rum, ister Laz, ister Çerkes, ister Fransız kökenli olsun çocuk sekiz yıllık temel eğitimi boyunca 1280 kere ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım...” demek zorunda. Bunun ideolojik bir beyin yıkama olduğunu söylemeye herhalde gerek yok. Yine de matematiksel olarak bakarsak, “Dindar kuşaklar yetiştirmek” isteyenler Kemalist ideologlara göre daha şanslı görünüyor. Yani yakın tarihte andımızı kaldıramazlarsa çok telaş etmesinler.


Gençliğe en büyük armağan


Andımız’dan sonra topun ağzında olan Gençliğe Hitabe ise, daha az tekrarladığımız bir metin olmakla birlikte kapsama alanı Andımız’dan çok daha geniş ve daha derin.
Bilindiği gibi Gençliğe Hitabe, Mustafa Kemal’in 15-20 Ekim 1927’te toplanan CHF Kongresi’nde okuduğu Nutuk’un sonuç bölümü. Hazırlıklara Ankara’da başlayan Mustafa Kemal, çalışmalarını İstanbul’da sürdürmüştü. 16 Mayıs 1919’da Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılışından tam yedi yıl sonra 1 Temmuz 1927 günü İstanbul’a geldiğinde halk kendisini büyük sevinçle karşılamıştı.
Bu yedi yılda neler olmamıştı ki... “Yedi düvele karşı Kurtuluş Savaşı” kazanılmış (1919-1922), Saltanat kaldırılmış (1922), Ankara başkent olmuş (1923), Cumhuriyet kurulmuş (1923), Hilafet kaldırılmış (1924), Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1924), Şapka Kanunu (1925), Medeni Kanun (1926) gibi Kemalist modernleşmenin temel metinleri kabul edilmiş, Takrir-i Sükûn Kanunu (1925), İstiklal Mahkemeleri (1920-1925) ile muhalefet susturulmuş, İzmir Suikastı Davası (1926) ile önemli siyasi rakipler radikal biçimde tasfiye edilmişti. Sıra muzaffer bir komutan olarak eski payitahta, İstanbul’a dönmeye gelmişti. Mustafa Kemal, Dolmabahçe Sarayı’nda kaldığı üç ay boyunca Nutuk üzerinde çalışacaktı.


Uykusuz geceler


Falih Rıfkı’ya (Atay) göre “Uzun saatler süren diktelerden sonra yazanlar sekiz on saatlik bir uykuya gittikleri zaman Atatürk bir banyo alır, giyinir, akşam davetlilerine o gün yazdıklarını okutmak üzere sofraya inerdi. Okuma ve o günkü yazılar üzerine konuşmalar da saatlerce sürerdi. Bu defa dinleme ve konuşmalardan yorulanlar uzun bir rahatlama için evlerine dönerler, Atatürk çok defa kısa bir uykudan sonra bir gün önceki çalışmalarına koyulurdu. Bu kadar sıkı çalışma haftalarca sürmüştür. Cümleler, kelimeler ve noktalar üzerinde titizce durduğunu unutmayınız.”
Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) de şöyle der: “Atatürk, fikrî alanda da cephedeki kadar destanî bir adamdı. Biz bunu, ilk defa Büyük Nutuk’unu hazırlayıp yazarken gördük. Bunun üstünde bütün bir gün gece yarılarına, bazen şafak sökünceye kadar emek sarfettiği olurdu. Ertesi aksam hepimizi toplar, yazdıklarını ve sıraya koyduğu vesikaları hep birarada okumamızı isterdi. Bazı akşamlar kendisi okur, biz dinlerdik. Fakat bu boşuna bir dinleme değildi. Daha doğrusu; yalnız dinlemek zevkiyle kalmazdık. Her beş veya on dakikada durup okudukları hakkında fikir ve görüşlerimizi söylemeğe mecbur tutulurduk. Atatürk, mülâhaza ve mütalâalarımızı derin bir dikkatle karşılar ve bazen bu mütalâa ve mülâhazalar neticesinde, kimbilir kaç saatlik emek sarfederek yazıp çizdiklerini baştan aşağıya değiştirirdi.”


İki damla gözyaşı


Nutuk’un yazılış sürecini neredeyse aynı cümlelerle anlatan Afet İnan, muhtemelen o günlerde (1926) bazı dedikodulara cevap vermek için, Gençliğe Hitabe’nin bizzat Mustafa Kemal tarafından yazıldığını ısrarla söyler: “Yaz aylarının sıcak bir gününün gecesi, Atatürk’ün etrafında daha kalabalık bir aydınlar topluluğu vardı. O, arkadaşlarına adeta bir sürpriz hazırlamanın sevinci içinde, ‘Oturunuz ve dinleyiniz’ dedi. Sonra da Nutuk’un sonuna koyacağı satırları yüksek sesle okumaya başladı. Dinleyicilerin nefes dahi almadıklarını sanıyorum. Çünkü ben kendimi öyle hissediyor ve ulusal bir heyecanın etkisi içinde yaşıyordum. Bütün Milli Mücadele’nin tarihi olan Nutuk bu satırlarla son bulacaktı. Atatürk bu metni okuyup bitirdiği zaman derin bir nefes almış, fakat iki damla gözyaşını da bizlerden saklamamıştı.”


Gençliğe Hitabe’deki tashihler


Afet İnan şöyle devam eder: “505-506 sayfa numarasını taşıyan bu son yapraklarda görüldüğü gibi hemen hiçbir düzeltme yoktur. Yazı Atatürk’ündür. Üç yerdeki düzeltme ise yazarken yapılmıştır. Evvela ‘Ey Türk Genci’ demiş, fakat hemen ‘Genci’ kelimesini silerek ‘Gençliği’ olarak düzeltmiştir.

İkinci düzeltme şudur: ‘Galipler cebren ve hile ile’ diye başlayan cümlenin başındaki ‘Galipler’ kelimesini silmiştir.

Sonuncu düzeltme ise ‘İşte bu ahval ve şerait içinde dahi Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır’ cümlesinde yapılmıştır. [Araya “vazifen” kelimesi konmuştur.]

Devam ettiği en son cümle de yarım kalmış ve onu tamamen silmiştir. O da aynen şöyledir: ‘Efendiler, son kuvvetini kendi mefkûresinde (ideallerine) ve damarlarında bulan Türk evladının elinde İstiklal ve Cumhuriyetin ilânihaye (sonsuza dek) mahfuz ve masun (korunacağına ve dokunulmaz) olacağına, Cumhuriyet sancağının itibarı[nın] daima yüksek bulunacağına’...”


Nihayet Nutuk okunuyor


Afet İnan’ın şahitliğini burada kesip, CHF Kongresi’ne dönelim. 15 Ekim 1927 Cumartesi günü saat tam 10:00’da Mustafa Kemal TBMM salonuna girmişti. Üzerinde şık bir lacivert jaketatay (Fransızca “jacquet a taille” yani “kuyruklu ceket” denen resmî giysi) vardı. Sürekli alkışlar arasında kürsüye yürüdü ve başıyla salondakileri selamladı. İlk cümlesi “Halk Fırkası Kongresi açıldı” olmuştu. Daha sonra cebinden çıkardığı kırmızı kaplı küçük defterin sayfalarını karıştırıp nutkuna başlamıştı. O günün basınından öğrendiğimize göre, nutkunu atarken, önünde duran notlara bakarak konuşmuş, kelimeleri tane tane, üzerine basa basa telaffuz etmişti. Yine basının belirttiğine göre, ilk başlarda sesi zayıf çıkmasına rağmen, giderek güçlenmiş ve “müzikal bir ahenk” almıştı. Nutuk’u okurken, zaman zaman dinleyicilerden sesi için özür dilemişti. Hatta bir keresinde bir yudum su içtikten sonra “Efendiler, biraz nezle oldum. Sizi rahatsız etmiyor muyum?” demişti.


“Ey Türk Gençliği!..”


Nutuk’un okunması tam altı gün, 36 saat 33 dakika sürmüştü. Nutuk’un tarihsel ve metinsel analizini bir başka yazıya bırakıp uzun maratonun sonuna gelirsek; Kongre’nin son günü olan 20 Ekim 1927’de Mustafa Kemal sözlerini şöyle bağlamıştı: “Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu, Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bırakıyorum.” Bu cümleyi okurken sesi daha kısılmış, titremiş, gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Gözyaşları içinde “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ebediyen muhafaza ve müdafaa etmektir!” diye başlayan ve “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” diye biten Gençliğe Hitabe’yi okuduktan sonra cebinden çıkardığı mendil ile gözlerinin yaşını silmiş ve alkış tufanı arasında kürsüden inmişti. Bu sırada neredeyse tüm salon onunla birlikte ağlamaktaydı.


Resul mü, yaradan mı?


Ertesi gün gazeteler bu duygulu anları okuyucularına aktarmakta yarış içindeydiler. Hakimiyet-i Milliye yazarı Avni Yavuz, “Gazi’nin kitabını okuyan ve onun eserlerini tetkik eden en mutet (sayılı) imansızlar bile artık onun bir millî resul (peygamber) olduğuna şüpheleri kalmayacağından emin olmak isterler” derken, aynı gazeteden Akçuraoğlu Yusuf Bey “O, yalnız Türk düşmanlarına galebe çalarak, Türk yurdunu kurtarmadı: O, yalnız Türk’lerin önüne düşerek, Türk’lere doğru yolu göstererek, Türk’lere hakikati göstererek Türk’leri necata erdirmedi. O, Ademoğullarının büyük bir kısmına, yalnız büyük kısmına değil, belki hepsine yeni bir hayat yaratıyor. ...Yeni bir hayat yaradana bilmem ne derler?” diyerek Mustafa Kemal’i tanrı katına çıkarıyordu.
Mustafa Kemal Paşa’nın Gençliğe Hitabe’yi okurken gözlerinin yaşarması yabancı gazeteleri de etkilemişti. Örneğin İngiliz gazeteleri Daily Telegraph “Gözleri Yaşlı Mustafa Kemal”, Westminster Gazette “Gözü Yaşlı Türk Diktatörü” Daily Herald ise “Mustafa Kemal’in Göz Yaşları” başlıklı haberler vermişti.


“Gençliğin Gazi’ye Cevabı”


Ertesi gün sıra “Türk Gençliği”nin Gazi’ye cevap vermesine geldi. Ankara Hukuk Fakültesi öğrencileri, 21 Ekim 1927 günü biraraya geldiler ve Gençliğe Hitabe’yi yüksek sesle tekrarladıktan sonra duygularını kâğıda döktüler, ardından bu metni basına dağıttılar. Metinde şöyle diyordu:
“Ey Türklüğün büyük teşahhusu (şahsiyeti), ey bizim aziz babamız!
Ruhlarına heyecan, dimağlarına nur saldığın gençlik sana diyor ki: Senin sevgini gönlünde, irşadlarını (doğru yolu göstermeni) şuurlu (bilinçli) adımlarının istikametinde bulan gençlik, şüphesiz ki senin dehan ve azminle Türklüğe hediye edilen Cumhuriyeti hayatından daha aziz ve mukaddes (kutsal) tanımıştır. Onun müdafaası için hiç bir fedakârlıktan çekinmeyecek, onu gözlerken çok kıskanç davranacaktır. Bugün de seni görmekle bahtiyar olan gençlik, tarihte masum ve asil kalmış olan milletimize köşe köşe dahilî ve haricî tuzaklar hazırlayan bu tarihi nasıl değiştirdiğinden ve bunların acı neticelerinden habersiz ve hissiz kalamaz ve kalmayacaktır. Dedelerinin gafletiyle yuvarlandıkları çukurlara bir daha düşmemek için bugünün dersini pek kara ve karanlık olan dünden halâs (kurtuluş) ve intibahının (uyanışının) hassasiyetini ise senin mevcudiyetinden ve iradenin ateşinden alacaktır. Milletinin hissiyatı ve sevgisini ondan aldığı saf ve mert kanla damarlarında dolaştıran gençlik –Türk istikbalinin evlatları– milletin varlığına ve onun kalbi olan aziz Cumhuriyetine en ufak yan bakışların bile tahayyül ve tasavvuruna uyuşuk ve hareketsiz kalamaz. Adı Türk, kanı Türk, bütün mevcudiyeti Türk olan millet ve onun gençleri kendisini yokluktan varlığa, ölümden hayata, karanlıktan ışığa is’âl edenlerin (ulaştıranların) açtıkları kurtarış çığırında her vakit istiklal ve istikbalinin koruyucusu, kan ve candan çizilmiş hudutların bekçisi olacak ve ebediyete kadar da öyle kalacaktır.”
Benzer bir töreni, 22 Ekim 1927 Cumartesi günü İstanbul’da Darülfünun öğrencileri yaptı. Ertesi gün bütün fakülte ve üniversitelerin temsilcilerinin katıldığı toplantıda Milli Türk Talebe Birliği Cemiyeti Reisi Tahsin Bekir (Balt) Bey, önce Gençliğe Hitabe’yi okudu, ardından Gazi’ye çekilecek telgraf metni hazırlandı. Bu da en az Ankara Hukuk Fakültesi öğrencilerinin metni gibi hamasiydi. Ardından Maarif Vekâleti, hem Gençliğe Hitabe’nin hem Gençliğin Gazi’ye Hitabesi’nin okul duvarlarına asılması talimatını verdi. O tarihten sonra da metin Mustafa Kemal’in üstün hitabet gücünün, belagatinin mümtaz bir örneği olarak kutsandı.


Gençliğe Hitabe’yi İnönü mü yazdı?


Yıllar sonra, Oral Çalışlar Liderler Hapishanesi, 12 Eylül Günlükleri (Güncel Yayınları, 2007) adlı kitabında Gençliğe Hitabe’nin asıl yazarının İsmet İnönü olduğunu iddia etti. Çalışlar’a bu bilgiyi 12 Eylül darbesinden sonra hapishane arkadaşlığı yaptığı Bülent Ecevit vermişti. Bülent Ecevit’e de İsmet Paşa anlatmıştı. İddiaya göre, Mustafa Kemal hazırladığı nutku okuması için İnönü’ye vermiş ve fikrini söylemesini istemişti. İnönü uzun konuşmayı okuyup bitirdikten sonra Atatürk’e iade etmişti. Atatürk’ün “Nasıl buldun” sorusuna, “Paşam çok güzel, ancak, sonunu gençliğe hitap ederek bitirmek sanırım faydalı olur” cevabını vermişti. Atatürk de bunun üzerine “O zaman sen yaz böyle bir bölüm; bakalım, iyi olursa dediğin gibi yaparız” demişti. Bunu üzerine İnönü Nutuk’un sonundaki ünlü Gençliğe Hitabe bölümünü kaleme almıştı. Ecevit bu hikâyeyi 1978-1979 yıllarında Milli Eğitim Bakanı olan Necdet Uğur’a da anlatmıştı.

 İddia o günlerde epey ses çıkardı ama yeminli Atatürk uzmanları “Gençliğe Hitabe’nin Atatürk’e ait olmaması ihtimali milyonda birdir” demekten öteye gidemediler, çünkü Afet İnan’ın gördüğünü söylediği müsveddeler ortada yoktu. (Bir rivayete göre dönemin Cumhurbaşkanlığı Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu’nun ailesi tarafından muhafaza ediliyor.) Bülent Ecevit de yaşamadığı için, bu iddiayı doğrulamak da yalanlamak da mümkün değil. Ancak metin, Nutuk’la büyük uyum içinde. Türk, kan, ırk, dâhili ve harici düşmanlar, gaflet, delalet, hıyanet, istilacılar gibi kavramlar Nutuk’un da temel kavramları.


Kutsala dokunan yanar!


Sonuç olarak kim yazarsa yazsın, Gençliğe Hitabe, okunduğu günden beri Kemalist düşünce setinin kutsal metinlerinden biri oldu. Rejimin kendini tehlikede hissettiği dönemlerde, (mezarlıktan geçerken ıslık çalmak gibi) Gençliğe Hitabe yüksek sesle okunarak korkular savuşturuldu. Saflar sıklaştırıldı, iman tazelendi. Hükümet sözcüsü Hüseyin Çelik’in “Gençliğe Hitabe ve Andımız ayet mi” diye sorması aslında tersten durum tesbiti sayılabilir. Yani Gençliğe Hitabe’ye yönelik eleştirilerin Kemalist müminlerin tepesini neden attırdığını tahmin etmek zor değil. Bunu hükümetin de anlaması gerekir, çünkü onların da kutsalları bol.
Sözü bağlarken hükümete naçizane bir tavsiyede bulunayım: İşe, Milli Eğitim Bakanlığı’nın internet sitesinde, 19 Mayıs-Vecizeler bölümünde yer alan “Gençliğin Atatürk’e Cevabı” başlıklı garip metni kaldırarak başlayabilirler. Ardından Reşit Galip’in kızları için yazdığı ama sonra tüm çocuklarımızın başına bela olan Öğrenci Andı’na gelirler. Ancak Gençliğe Hitabe konusunda epey zorlanacaklarını söyleyeyim...

Özet Kaynakça:
 Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler (Baskıya Hazırlayan: Arı İnan), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, s.280-287 ve 440-451; a.g.y., “Büyük Nutuk’ta Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi”, Belleten, C. XXX, S. 120, 1966; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık, 1969, s. 551; “Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Hatıralar: Yorulmak Bilmez Atatürk”, Ulus, 13 Temmuz 1961; Ruşen Eşref Ünaydın, “Mustafa Kemal’le Mülakat”, Türk Dili, C.V, S. 56, 1956, s. 475.

11 Ağustos 2013 Pazar

Cumhuriyetin üvey evladı: Halk türküleri - Ayşe Hür

Kerkük türkülerinin ünlü yorumcusu Abdurrahman Kızılay'a, "Kerkük türkülerini ancak İstanbul şivesiyle okursa radyonun kapılarının açılacağı" söylenmişti.

Bela Bartok Adana'da yörüklerle...

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın memleketi Manisa’da kendisine sesini dinletmek isteyen Fahriye Güney adlı şarkıcının, ’Vardar Ovası’ adlı Rumeli türküsünü söylemek istemesine “Onda rakı falan geçiyor. Başka bir şey söylesin. Ben yokken söyle onu” demesi, ‘bayramlık konu’ sıkıntısı çeken bendenizin imdadına yetişti. 

Türkünün Atatürk’ün en sevdiği türkülerden biri olması sosyal medyada, sadece rakı alerjisinin değil, Atatürk alerjisinin de kanıtı sayıldı. Zaman yazarı Mümtaz’er Türköne ise Twitter’da“Manisalı Arınç Üsküp türküsünü Atatürk sevdi diye sevmek zorunda mı? Ayrıca ‘kazanamadım rakı parası’ mısraı türkünün orijinalinde yoktur” mesajıyla konuya farklı bir boyut kattı. ‘Rakı’ konusunu (ya da ‘Atatürk ve rakı’ konusunu) bir başka zamana bırakıp, ‘türkü’ konusuna hasretmek istiyorum bu yazıyı.

BÉLA BARTÓK’UN DERLEMELERİ
Atatürk döneminde halk müziği bir yandan Türk’ün ‘gerçek ruhunu, özünü yansıtan’, ‘kirlenmemiş’ bir müzik olarak kabul edilirdi ancak ‘işlenmemiş’, ‘tek sesli’, ‘geri’ bir müzik tarzı olduğu için de işlemden geçirilmesi şart olarak görülürdü. Bu amaçla atılan ilk adımlardan biri ünlü Macar bestecisi Béla Bartók’un Ankara Halkevi’nin davetlisi olarak 5 Kasım 1936’da Ankara’ya gelmesi olmuştu. Bartók, Macar halk müziği ile Batı müziği formlarını bağdaştıran çalışmalarıyla ünlüydü. Anlaşılan Ankara aynı formülü Türkiye’de uygulamak istiyordu. Bunun için 22 günlük hızlandırılmış bir program izlendi. Bu süre içinde Bartók üç konser, dört konferans verdi. Türkiyeli müzikologlara fonograf aletini tanıttı. Yanında Adnan Saygun ile Adana yöresinde 14 yerleşim yerini ziyaret etti, 90 kadar eseri köylülerin ‘şeytan aleti’ dediği fonografa kaydetti. 

Türk halk müziğinin ıslahında önemli rolü olan bir diğer girişim 1941’de, Mesut Cemil yönetimindeki Klasik Türk Müziği Korosu’nun, ilk düzenli halk müziği programlarına başlaması oldu. Bunu görünüşte Mesut Cemil, arka planda Muzaffer Sarısözen’in yürüttüğü ‘Bir Türkü Öğreniyoruz’ programı izledi. Altı ay süren bu program, dönemin Radyo Müdürü Vedat Nedim Tör’ün deyişiyle ‘halk müziğinin üvey evlat durumundan kurtulması ve istiklalini ilanı’ anlamını taşıyordu. 

MUZAFFER SARISÖZEN
Muzaffer Sarısözen (d.1899), bir derleme heyeti tarafından memleketi Sivas’ta keşfedilmiş, heyetin önerisi ile ‘Sivas ili hesabına’ İstanbul Belediye Konservatuarı’nda Batı müziği öğrenimi görmüştü. Sarısözen, 1930’da memleketine dönüşte, halka Batı müziği öğretmek için ‘İlk Musiki Mektebi’ adıyla Türkiye’nin ilk özel müzik okulunu açtıysa da, okul tahmin edileceği gibi halktan ilgi görmedi ve kısa sürede kapandı. 1937 yılında Sivas’ta ilk derleme çalışmalarını başlatan Sarısözen ve arkadaşları (Mahmut Ragıp Kösemihal, Halil Bedii Yönetken, Sadi Yaver Ataman, Nida Tüfekçi...) 1953 yılına kadar canlarını dişlerine taktılar, Türkiye’nin değişik bölgelerinden 10 bine yakın türkü derlediler. Bu derlemelerin 5.500 kadarının notaya geçirildiği, bin kadarının da radyolarda seslendirildiğini söylüyor konunun uzmanları. Derlemelerin sağlığını merak edenlere Ahmet Yürür’ün anlattığı, Béla Bartók’un seyahati sırasında yaşanan şu anekdot fikir verir sanıyorum: “Jandarma çavuşuna deniliyor ki; ‘Çabuk, çevrede ne kadar saz çalan, türkü söyleyen varsa bulacaksın ve Vali Bey’e getireceksin.’ Jandarma da köylere gidip ‘türkü söyleyen kim var’ [diyor.] Ahmet var, Mehmet var [diyorlar.] Adam, tarlada çalışırken, bir de bakıyor, sırtında silahı, jandarma geliyor. ‘Ahmet oğlu Mehmet?’ ‘Tamam, yürü Vali Bey’e’. Adamcağızın, tabii, ya oğlu asker kaçağı, ya vergisini ödememiş, ya bilmem ne. ‘Yakalandık’, diyor, ‘bu kez bittik, iyicene sonumuz geldi.’ Bunları alıyorlar. Ne jandarma niye gittiklerini biliyor, ne adam biliyor, ne jandarma çavuşu biliyor. Böyle yayan-yapıldak, Adana ilçelerinin dağlık yollarından vilayete kadar, epeyce uzun yollar yürüyerek, merkeze varıyorlar ve polise devrediyorlar... [Türkücü] dedi ki: ‘Beni, işte aynı bu şekilde, jandarma yakaladı, geldik ve size türküleri söyledik.” Hatta kendi söyleyeceğinden farklı söylemiş. ‘Niye öyle söyledin?’ diye sorduğumuzda, ‘Yahu, benim üstüme ne vazife? Beni getirdiniz jandarma ile ben de size, böyle iki türküyü birbirine kattım da söyledim’ dedi…”

Derlenenlerin halka nasıl sunulduğunu merak edenlere ise CHP’nin 1946 tarihli bir broşüründeki şu satırları sunuyorum: “Halkevlerinde halk ezgilerini gençlere öğretirken bazen bu ezgiler arasında seçme yapmak zarureti hâsıl olur. Bu türkülerin evlerde daima hem ezgi, hem sözleri bakımından nezih (temiz, pak) olanlarını seçmek ve yaymak gerektir. Açık saçık sözlü ezgilerin gençler arasında, Halkevlerinde yayılması doğru olmaz. Uygunsuz sözleri kaldırmak lazımdır.”

Muzaffer Sarısözen ve arkadaşlarının yaptığı derlemelerin orijinallerini bilmediğimiz için hangi kelimeleri ‘uygunsuz’ bulduklarını bilemiyoruz. Ama konunun uzmanları öncelikle pek çok türkü fişinde, bölge, kaynak kişi ve kayıt tarihi gibi bilgilerde eksikler, yanlışlar olduğunu söylüyorlar. Örneğin ‘Geldim Şu Âlemi Islah Edeyim’ adlı Derviş Ali’ye ait türkü Feyzullah Çınar’a ait gibi kaydedilmiş. ‘Gine Gam Yükünün Kervanı Geldi’ adlı türkü Derviş Feryadi’ye ait iken Nuri Üstünses’e ait denmiş. Metronom veya fonografla kaydedilmediği için çoğu türkünün özgün tempoları kaybolmuş. Örneğin “Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı, onbeşliler gidiyor kızların gözü yaşlı” adlı türkü Çanakkale Savaşı’nda askere alınan 1315 doğumlular için yakılmış bir ağıt olduğu halde, kayda neşeli bir türkü gibi geçmiş. 

Ama daha önemlisi Türkçe olmayan sözcükler Türkleştirilmiş. Örneğin “Prahoda mindim sürdüm seyrana” dizesi “Gemilere bindim sürdüm Samsun’a” haline dönmüş. (Prahod, Rusçada ‘tren’ demek.) “Gözleruv ne mavıdı/Ne süttü, ne mavıdı / Her gelen bir söz diyer/Seni menden savudı” dizeleri “Gözlerin ne mavidir/Sinen keklik avıdır /Her gelen bir söz söyler/Seni benden sağudur” haline dönmüş. “Asta yeri kemer düşer belinden”, “Hasta idim kemer düşer belimdem” olmuş. (‘Asta yeri’ Azericede ‘yavaş yürü’ demek halbuki.) 

TÜRKÜLERİN TÜRKLEŞTİRİLMESİ
Rum, Ermeni, Laz, Kürt gibi ‘gayri-Türk’ unsurların türküleri görmezden gelinmiş. Örneğin bugün ‘Türkmen Kızı’ diye bilinen türkünün aslı ‘Kürt Kızı’ imiş. Kerkük türkülerinin ünlü yorumcusu Abdurrahman Kızılay’a, “Kerkük türkülerini ancak İstanbul şivesiyle okursa radyonun kapılarının açılacağı” söylenmiş. Pek çok Azerbaycan türküsü, ‘Kars, Ardahan türküsü’ gibi isimlerle Türkleştirilmiş.

Ve elbette ayıp, kaba, halkı kötü eylemlere teşvik edici sözleri ayıklanmış olanlar halka sunulmuş. (Yine de geçen yıl İskender Pala’nın “müstehcen türkülerin TRT repertuvarından çıkarılmasını istemesine neden olacak kadar çok müstehcen türkü var galiba.) Bu arada,‘Vardar Ovası’ adlı türküdeki “kazanamadım rakı parası” ifadesinin Cumhuriyet tarihi boyunca sansürlenmediğini, Müzeyyen Senar gibi duayen sanatçının eseri yıllarca bu nakaratla okumasından anlıyoruz. Cahit Öztelli de Evlerinin Önü (1972) adlı halk müziği derlemesinde “kazanamadım rakı parası” diye aktarıyor nakarat bölümünü.

Sonuç olarak, radyo döneminin belleklerimizde bıraktığı önemli izlerden biri olan ve Muzaffer Sarısözen’in yönettiği Yurttan Sesler Korosu, türkü denilen türün ruhuyla pek uyumlu olmayan ciddi tavırlı adam ve kadınlar, karşılarındaki ‘değnekli adam’ın yönlendiriciliğinde, dil ve şive açısından tek tipleştirilmiş, tempoları bozulmuş, içerik olarak isyancı, eleştirel, ayıp veya mahrem sözlerinden arındırılarak sterilleştirilmiş, uysallaştırılmış ve bazı durumlarda “medeni dünyanın müziğindeki gibi çoksesli (koral) hale getirilmiş” türkülerimizi seslendirmişler. (Halkla paylaşılmayanların, kayıt sırasındaki müdahalelerden fazlasına maruz kalmadığını umuyorum.) 

Türk musikisi yasağı ve Batı müziğine yapılan aşırı vurguyla birlikte ele alındığında bunları ‘toplum mühendisliği’ olarak adlandırmak mümkün. Ancak bu toplum mühendisliğinin büyük bir emek ürünü olduğunu kabul etmek gerekir. Halbuki bugün AKP zihniyetinin önde gelen temsilcilerinden Bülent Arınç’ın “Vardar Ovası’nı söyleme, içinde rakı falan geçiyor” tepkisi, İskender Pala’nın “TRT repertuvarında müstehcen türküler ayıklansın” tepkisi, Kemalist müzik anlayışından çok daha geri, çok daha sığ bir toplum mühendisliğini ima ediyor.
Çanakkale Türküsü kime ait?

“Çanakkale içinde vurdular beni/Ölmeden mezara koydular beni
Of, gençliğim eyvah
Çanakkale içinde aynalı çarşı/Ana ben gidiyorum düşmana karşı
Of, gençliğim eyvah…”

Bu dokunaklı türküyü bilmeyenimiz yoktur. Peki, türkünün hikâyesini biliyor muyuz? ‘Çanakkale Türküsü’ ile ilgili üç tez var. Müzikolog Onur Akdoğu’ya göre türkü ‘Nihavent Longa’ adlı eserin de bestecisi olan Kemani Kevser Hanım’ın ‘Çanakkale Marşı’nın türküleşmiş şeklidir. Ünlü müzikologlarımızdan Etem Ruhi Üngör’e göre, Eyüplü Destancı Mustafa Şükrü Efendi’ye aittir. Başka kaynaklara göre ise, Çanakkale Türküsü, anonim bir eser. Üstelik orijinalinde bir aşk türküsü olup zamanla kahramanlık türküsü haline dönüşmüş, Çanakkale Savaşı ile tekrar canlanmıştır. Bu tezin sahipleri, iddialarına dayanak olarak, İzmir, Konya, Kerkük, Kastamonu ve Tuna üzerindeki Adakale’den derlenmiş “Çanakkale içinde aynalı çarşı” sözleriyle başlayan türküleri gösteriyorlar.

Kastamonu türküsü mü?
Nitekim 2004 yılında, Çanakkale’deki 18 Mart Stadyumu tribünlerinde şöyle bir pankart açılmıştı: “Çanakkale içinde vurdular beni. Kastamonu Türküsü. Kastamonulular.” Pankartı okuyanlar belki şaşırmışlardı ama Kastamonu bağlantısını ilk kuran, büyük halkbilimci Muzaffer Sarısözen’di. Sarısözen, türküyü 1952 yılında Yurttan Sesler adlı kitabında kısmen farklı sözler ve notayla yayımlamıştı. Bu kaynaklarda, ‘Türküyü derleyen: Muzaffer Sarısözen’, ‘Kaynak kişi: İhsan Ozanoğlu’, ‘Yöresi: Kastamonu’ yazıyordu. Kayıt tarihi ise belirtilmemişti. Bu bilgiler daha sonra pek çok kitaba girdi. TRT’nin 1973’teki kayıtlarına da. Dolayısıyla Çanakkale’de pankart açan Kastamonulular haksız sayılmazlardı.

Ancak, Kastamonuluların bilmediği şuydu: Muzaffer Sarısözen’in kaynak kişisi İhsan Ozanoğlu’nun 1982’de Musiki Mecmuası’nda yayımlanan yazısına göre, Sarısözen, Çanakkale Zaferi’nin 30. yıldönümü dolayısıyla çok aradığı halde kaynağını bulamadığı Çanakkale Türküsü için Ozanoğlu’na telefon etmiş, o da türküyü Kastamonu’nun Verencik Köyü’nden Rüveyde Kadın’dan derleyip notaya almış ve Sarısözen’e postalamıştı. Sarısözen Ozanoğlu’ndan türküyü yakanı bulmasını istemiş ama bulamayınca, fazla ısrar etmemiş ve eseri ‘Kastamonu türküsü’ olarak ve sanki kendi derlemiş gibi fişe geçirivermişti. Ne de olsa acilen bir Çanakkale güzellemesine ihtiyaç vardı.


Jön Türk türküsü mü?
Kevser Hanım ya da Destancı Şükrü Efendi’den de haberi olmadığı anlaşılan Muzaffer Sarısözen’in, 1917-1918 yıllarında Türkiye’yi gezen Willi Heffening adlı Alman derlemeciden de haberinin olmaması ilginç. Tam dört değişik ‘Çanakkale Türküsü’ derleyen Heffening, derleme yerlerini belirtmemekle birlikte, eserinde kaynak kişilerini şöyle veriyor: “1. Eskişehirli Ahmet oğlu Cemaleddin, Anadolu [Devlet?] Demiryollarında ustabaşı. 20 yaşlarında, çok nükteli bir delikanlı; babası Çerkes. 2. Memleketini bilmediğim Mehmet adında biri. 3. Konya Vilayeti’nden Beyşehirli Yusuf oğlu Mehmed. Çiftçi olan bu kişinin, Çanakkale Savaşı’na katıldığı belirtilmektedir. 4. Erzurumlu Mustafa Onbaşı.” Heffening’e göre bu kişilerden Eskişehirli olanı, türküyü hem söyleyerek hem de dikte ettirerek yardımcı olmuş, diğerleri ise metni yazılı olarak vermişlerdi. Çanakkale Türküsü’nü 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın parçası olan Plevne ve Sivastopol için yakılmış türkülerle ilişkilendiren Heffening kaynak kişilerden topladığı sözleri bir araya getirmiş ve 22 beyit oluşturmuş. İlk yedi beyti hem Latin harfli Türkçe hem de Almanca çevirisiyle; sekizinci beyitten itibaren de Osmanlıca harflerle 1923’te bastırmış. 

Galiba hepimizin türküsü
Türkünün anonimliğine ve Çanakkale Savaşları ile ilgisi olmadığına dair bir başka kanıt, Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı’nın 1. sayısında Ömer Çakır tarafından yayımlanan 29 Eylül 1914 tarihli (yani Çanakkale Savaşı’ndan önce yazılmış) bir mektup. Emrullah adlı biri annesine şöyle yazıyor: “Birkaç günden beri Çanakkale sokaklarından askerler geçiyor, ‘Çanakkale içinde Aynalıçarşı, ana ben gidiyorum düşmana karşı’ şarkısını söylüyorlar. At üstünde zabitler, top arabaları, mekkâre ve deve kervanları sokağımızı doldurdu. Harp olacakmış, İngiliz ve Fransız harp filoları boğazın dışında dolaşıyormuş. Buraları bombardıman edeceklermiş...” Ömer Çakır’a göre, türkü 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı ile ilgili olmalı... Şimdi gelin de Çanakkale Türküsü’nün kime ait olduğuna, hangi dönemde yakıldığına karar verin... 

Özet Kaynakça: Ünsal Yücel, ‘Atatürk Döneminde Sanat Yaşamı’, Çağdaş Düşüncenin Işığında Atatürk, Nejat Eczacıbaşı Vakfı Yayınları, 1983, s. 432-476; Ahmet Yürür, Béla Bartók-Panel Bildirileri (10 Aralık 1996), Editör: Süleyman Şenel, Pan Yayıncılık, 2000; Özgür Balkılıç, Cumhuriyet, Halk ve Müzik, Türkiye’de Müzik Reformu, 1922-1952, Tan Kitabevi Yayınları, 2009; Doğan Kaya, ‘Türkülerin Derlenmesinde, Kayda Geçirilmesinde ve İcra Edilmelerinde Yapılan Yanlışlıklar’, http://www.turkuler.com/yazi/turkulerin.asp; Ali Osman Öztürk, ‘Çanakkale Türküsü Örneğinde Bilim ve Popül (Er) İzm’, http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=41482).

1 Temmuz 2013 Pazartesi

İttihatçı ve Kemalistlerin Alevi-Bektaşi politikaları - Ayşe Hür

30/06/2013

Baytar Nuri Dersimi'ye göre Bektaşi Türkmen aşiretlerinden bir 'Bektaşi Mücahiddin Alayı' kurulduysa da, Kızılbaş Kürtler böyle bir oluşuma ilgi göstermemişlerdi.

Sazı, nargilesi ve şarabıyla bir Alevi Kürt aşığı (19. yüzyıl gravürü, Mehmet Bayrak Arşivi)
Hükümetin bilmem kaçıncı Alevi ‘açılımı’ vesilesiyle, teolojik tartışmalara girmeden, Kızılbaş-Alevi-Bektaşi tarihinde bir gezinti yapmaya ne dersiniz?
II. Abdülhamit yönetiminin Ermeni Taşnak partisi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) başını çektiği muhalifler tarafından alaşağı edilmesi, Kürtler, Kızılbaşlar gibi kolektif kimliklerin de kendilerini açıkça ortaya koymalarına olanak sağlamıştı. İTC ilk başta bu durumu kontrol altına almak için, askeri güç kullanmak yerine politik ikna yöntemini seçti. Bu politikanın erken dönem meyvelerinden biri, 25 Mayıs 1910 tarihli bir belgeye bakılırsa, Kızılbaş Türkmen aşiretlerinden Balabanlıların reisi Gül Ağa’nın İTC’ye kabul edilmesiydi. Gül Ağa, 1912 seçimlerinde İTC’nin adaylarına destek vermiş, Kasım 1914’te başlayan Sarıkamış Harekâtı’na da birlikleriyle katılmıştı.

Bektaşi Mücahiddin Alayı 

1915’te, Ermenilerin ülkeden sürülmesine karar verildiği günlerde Harput Valisi Sabit Bey, Dahiliye Nezareti’ne bir mektup yazmış ve Dersimli Kızılbaşları Ermenilere ve Ruslara karşı örgütlemeyi önermiş, teklifi beğenen Enver ve Talat paşalar da Harput Vilayeti’nde bir teftiş gezisine çıkmıştı. Görüştükleri bazı aşiret reisleri Dersim’in batısında söz sahibi olan Seyit Rıza’yı ikna etmenin zor olduğunu ama Hacı Bektaş Dergâhı’nın ‘Çelebi’si Ahmed Celaleddin Efendi’den yardım istenebileceğini söylemişlerdi İttihatçı paşalara. Nitekim Çelebi yardıma razı ve sonbaharda Arguvan’ın Minayık (bugün Kuyudere) Köyü’nde, 40’ın üzerinde ‘seyit ocağı’nın katıldığı bir ‘Dedeler Kurultayı’ toplamıştı. Fakat bu misyonu sırasında kendisine eşlik eden Dersimli kanaat önderlerinden Baytar Nuri Dersimi’ye göre Bektaşi Türkmen aşiretlerinden bir ‘Bektaşi Mücahiddin Alayı’ kurulduysa da Kızılbaş Kürtler böyle bir oluşuma ilgi göstermemişti. Bu olay Çelebi’nin itibarını da epey zedelemişti. Çünkü alayın adından da anlaşılacağı üzere alay fikri Sünniliğin ‘cihat’ ideolojisi üzerine inşa edilmişti.
Ziya Gökalp’in projesi 
İTC’nin Anadolu’daki dinsel ve etnik grupları asimile etme çabalarının bir ayağını da Ziya Gökalp liderliğinde yürütülen etno-politika çalışmaları oluşturuyordu. Bu amaçla önce Muhacirin ve Aşairin Umum Müdürlüğü kurulmuş, başına da Şükrü (Kaya) getirilmişti. Ardından Kızılbaş, Mevlevi, Bektaşi, Alevi ve Nusayrîleri incelemek üzere Baha Sait ve Zekeriya’yı (Sertel), Ahîleri incelemek üzere Bursalı Mehmet Tahir (Olgun) ve Hasan Fehmi’yi (Turgal); Türkmen ve Kürt aşiretlerini incelemek için daha çok ‘Habil Adem’ adıyla bilinen Naci İsmail’i (Pelister), Ermenileri incelemek üzere Ahmet Esat’ı (Uras)Anadolu’ya göndermişti. Ayrıca Ziya Gökalp de Arap, Türkmen ve Kürt aşiretleri üzerine sosyolojik araştırmalar yapıyordu.
Konumuzla ilgili kişilerden Baha Sait Bey’e göre, kendisine bu görevin verilmesinin nedeni Merzifon Koleji’nde ele geçirilen bazı listelerdi. Bu listelerde, 1800’lerin başından beri Protestan misyonerleri tarafından Hıristiyanlaştırılmaya çalışılan Dersimli Aleviler kayıtlıydı. Bu listeler İTC’yi çok endişelendirmiş, bu duruma karşı bazı propaganda metinleri hazırlayıp bunları başta Türk Yurdu dergisi olmak üzere çeşitli yollarla yaymayı düşünmüşlerdi. Bu makaleler için de Baha Said Bey’den başka Mehmed Fuad (Köprülü), Yusuf Ziya (Yörükan), Hamid Sadi ve Süleyman Fikri beyleri görevlendirmişlerdi.
Arapça, Farsça, Rusça, Almanca ve Fransızca bilen Baha Said Bey 1912’de Meclis-i Mebusan’daki tartışmalardan sonra Anadolu’daki lonca teşkilatlarını araştırmakla görevlendirilmiş, Ankara ve Kırşehir’de yürüttüğü çalışmalarının sonunda ‘Anadolu’da Ahilik Teşkilatı’ adlı makalesini yazmıştı. Alevilik çalışması ikinci önemli göreviydi.

‘Kızılbaş propagandası’ 
Baha Said Bey 1914-1915 arasında yaptığı çalışmalarından pek çok metin üretti ancak bunları o tarihlerde sansürsüz yayımlaması mümkün olmadı çünkü Saray (Sultan V. Mehmed Reşat ve Şeyhülislam) İTC’nin bu projesini ‘Kızılbaş propagandası’ olarak nitelemişti. Baha Said Bey tahmin edileceği gibi bu yazılarında Aleviliğin, Kızılbaşlığın ve Bektaşiliğin Şamanizm ve İslamiyet’in karışımından oluşan Türk kökenli inançlar olduğunu ileri sürüyordu.
Baha Said Bey 1920’de Mustafa Kemal’den habersiz Karakol Cemiyeti adına Bolşeviklerle bir anlaşma imzalayınca bir süreliğine gözden düştü, ancak soğukluk kısa sürede giderildi, Baha Said Bey Anadolu halkını Milli Mücadele’ye katılmaya ikna etmek için kurulan İrşad Heyeti’ne dahil edildi. Ardından Tayyare Cemiyeti Müfettişi olarak Samsun’a tayin edildi. Bu görevi sırasında özellikle doğudaki dağlık bölgelerde yaşayan Kızılbaş Kürt, Türk aşiretlerin soy, dil, mezhep ve geleneklerini incelemeyi kendisine iş edindi. Amaç, bu kesimleri Kemalist modernleşme projesi kapsamında asimile etmenin yollarını bulmaktı. Baha Said Bey, İTC döneminden iibaren yazdığı ‘Türkiye’de Alevî Zümreleri, Tekke Alevîliği, İçtimaî Alevîlik’, ‘Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı’, ‘Anadolu’da Gizli Mabetler: Nuseyrîler ve Esrâr-ı Mezhebiyeleri’, ‘Bektaşiler’ gibi makalelerini ise ancak 1926-1927’de Türk Yurdu dergisinde yayımlayabildi.

Veliyüddin Çelebi’nin Beyannamesi 
Hikâyesini 10 Mart 2013 tarihinde yine bu sayfalarda anlattığım 1921 Koçgiri İsyanı, Kürt Kızılbaşlarla Ankara’nın arasını bozmuştu ancak 1920’de faaliyete geçen Birinci Meclis bir oldubittiyle feshedilip seçimlere gidildiği günlerde, Hacı Bektaş-i Veli’nin torunu Veliyüddin Çelebi’nin bir ‘Beyanname’ ile ‘Tarikat-ı Aleviye’yi ‘Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmek için çalışmaya çağırdığı biliniyor. Tahmin edileceği gibi Aleviler genel olarak cumhuriyeti ‘laiklik’ politikası yüzünden umutla karşılamışlar ama umduklarını bulamamıştı. Çünkü Kemalist rejim, 1923’te cumhuriyetin ilanından sonra tarikatlarla ilişkisini yeniden tarif etmeye koyulmuştu. 1924’te Halifeliğin kaldırılmasını, Sünni-Hanefiliğin devletin uygun gördüğü bir formunu esas alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) kuruluşu, 13 Aralık 1925 tarihli kanunla tekke ve zaviyelerin kapatılması izledi. Amaç, 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’da olduğu gibi, devlet eliyle belli bir dinin belli bir yorumunun, bazı inanç ve geleneklerinden, kurumlarından, ritüellerinden arındırılarak toplumu kontrol altında tutmak için kullanılması idi. Bu tarihten itibaren diğer İslami inanç grupları gibi, Aleviler de Sünni-Hanefi İslam’a asimile edilmeye başlandı.

Reşit’in etno-politikaları 
1925 sonrasında İTC’nin başlattığı etno-politika çalışmalarını yürütecek kişi ise bizzat Mustafa Kemal tarafından Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü sıfatıyla Dersim bölgesine gönderilen Hasan Reşit (Tankut) idi. Hassa subayı olan babası, görev yaptığı Şam’da koleradan ölünce birkaç yıllığına Elbistan- Kalaycıklı Alevi-Kürt Seydo Ağa tarafından koruma altına alınan Hasan Reşit, hukuk ve siyaset bilimi tahsil etmişti. İlk raporunu 1928 yılında Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunan Hasan Reşit, daha sonra (1930, 1938, 1949 ve 1961’de, bizzat Mustafa Kemal’e ve CHP’ye) gizli raporlar sunmuştu. Bu raporlardan birinde Kürt coğrafyasını Kuzey’de Zaza Kızılbaşlar, Batı’da Alevi-Kızılbaş Kurmançlar ve Doğu’da Şafii Kurmançlar olarak üçe ayırmakta ve bu unsurları birbirinden ayırmak için aralarına ‘Türklük barajı’ konulmasını önermekteydi. Kemalist rejim bu ‘önlemi’ yetersiz görmüş olmalı ki, 1937-1938’de Dersim ‘Soykırımı’nı gerçekleştirdi.
Bu tarihten sonra uzun süre sindirilmiş şekilde yaşayan Alevi-Kızılbaşlar 1950’de Demokrat Parti’ye (DP) de oy verdi ama bu iddia edildiği kadar büyük bir destek değildi. Haksız da değillerdi çünkü 15 bin yeni caminin yapıldığı, ezanın Arapça okunmaya başladığı 10 yıllık DP dönemi Aleviler için büyük bir hayal kırıklığı oldu. 27 Mayıs 1960 darbesi de Aleviler için olumlu mesajlar içermiyordu (hatta DİB bu tarihten sonra daha da kurumsallaşmıştı) ama yine de 1961 Anayasası’nın doğurduğu özgürlükçü hava Alevileri de cesaretlendirdi. Bu yıllarda Kızılbaş-Alevi yazarlar Türklük vurgulu da olsa, kültürlerine dair yazılar yazmaya başladı. İlk açık semah 1965’te İzmir Narlıdere’deki Muharrem Şenlikleri’nde yapıldı. Yine 1965’te ciddi bir Alevi oyu Türkiye İşçi Partisi’ne gitti. 1966’da ilk Alevi partisi Birlik Partisi kuruldu fakat parti 1969 seçimlerinde sadece yüzde 2.8 oy aldı, 1970’te ise tüm tabanını kaybetti. Bu arada 1966-1967’de Ortaca ve Elbistan’da Alevilere yönelik saldırılar yaşanmıştı.
1971’de Kırıkhan’da, 1978’de Malatya, Sivas ve Kahramanmaraş’ta ve 1980’de Çorum’da derin devlet tarafından tezgâhlanan katliamlardan sonra, Alevi-Kızılbaş çevreleri tekrar içlerine kapandı. 1980 sonrasında Tunceli’ye atanan Kenan Güven adlı vali, Kızılbaş bölgesinde ‘yeniden ezan seslerinin yükselmesini’ sağladı.
10 yıllık bir içe kapanma sürecinden sonra, 1990 Şubatı’nda Hamburg Alevi Derneği’nin öncülüğünde bir araya gelen, 34 Alevi-Sünni-ateist yazar, şair, sanatçı, biliminsanı tarafından imzalanan ‘Alevi Bildirgesi’ bazı büyük gazetelerde yayımlandıktan sonra durum değişmeye başladı. Kısa süre sonra Alevilik ve Bektaşilik üzerine yayınlarda patlama oldu. (Kızılbaşlık hâlâ bir tabuydu.) Her iki topluluk da artık kimliklerini saklamamaya başladılar, hatta kimlik problemlerini açıkça tartıştılar. Bazı Kürtçe konuşan Aleviler Kürt Aleviliğine vurgu yapmaya başladı.
Elbette bu durum devlette alarm zillerinin çalmasına neden oldu. (İlk kez 1964’te kutlanan, 1970’lerde sol rengi belirginleşen, 1980’lerde apolitikleşen, 1990’larda tekrar politikleşen) Hacı Bektaş Şenlikleri, devletin patronajı altına alındı. Alevi köylerine cami yapımı hızlandı. 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Katliamı ile Aleviler büyük bir travma daha yaşadılar. 12-16 Mart 1995’te İstanbul’da Gaziosmanpaşa’da kimliği belirsiz kişilerin açtığı ateşle başlayan ve 17 kişinin ölümü, onlarca kişinin yaralanmasıyla biten ‘Gazi Olayları’ Alevilerin ‘Sünni’ devlete güvensizliğini iyice arttırdı.
10 yıllık AKP iktidarı sırasında hem iç dinamikler hem de AB ilişkileri ve dünyayla entegrasyon sayesinde Alevi-Kızılbaş kimliğinin ifadesi açısından önemli gelişmeler yaşandı ama Kemalist rejimin Sünni esasa dayalı dini kurumları, kanunları, uygulamaları neredeyse hiç değişmeden sürüyor. Üstüne üstlük 3. Köprü’ye Yavuz Sultan Selim adı vererek Alevilerin sinir uçlarıyla oynanmaya devam ediliyor. Bu son Alevi ‘açılımı’nın hem bu tip tahrikçi politikaları hem de Gezi Direnişi’nin heyecanını nötralize etmek için planlandığını söyleyenler haklı mı, değil mi, bekleyip görelim...
Çamlıca Nur Baba (Bektaşi) Tekkesi Şeyhi Nuri Baba (Ekrem Işın Koleksiyonu)

Kızılbaş, Alevi, Bektaşi 
Yazı içinde geçen Kızılbaş, Alevi ve Bektaşi terimlerinin tarihçesi hakkında (teolojik tartışmalara girmeden) kısa bir açıklama yapmayı yararlı görüyorum. Yazılı kaynaklarda ilk olarak Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail’in Divan’ında (örneğin “Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan Kızılbaş olmak kimsenin haddi değildir” şeklinde) görülen Kızılbaş terimi Arap tarihçisi Nehrevâli’ye (ö. 1582) göre Şah İsmail’in babası Şah Haydar’ın, askerlerine giydirdiği dokuma yünden (çuha) yapılmış 12 dilimli kırmızı taçtan gelir. Benzer bilgileri İranlı tarihçi Ahmed el-Kirmâni (ö. 1610), Osmanlı tarihçisi Müneccimbaşı Ahmed Dede (ö. 1702) ile İran ülkesini ziyaret eden seyyahlar ve tüccarlar da tekrarlar.
Kızılbaş teriminin Safevilerden önce Orta Asya Türkleri arasında ortaya
çıktığını ileri sürenler de vardır ancak
böyle de olsa 16. yüzyıldan itibaren
Kızılbaş terimi Osmanlı ülkesinde
Safevi kökenli Şiilik biçiminin adı olarak tahkir edici (pejoratif) anlamda kullanılmıştır. Nitekim 1500’lerden 1700’lere kadarki Osmanlı fetvalarında Kızılbaş terimi ‘dinsiz’ anlamına gelen ‘zındık’, ‘rafizi’, ‘mülhid’ terimleriyle birlikte veya yerine kullanılmıştır.
İran’da ‘Ali’nin soyundan gelenler’, Azerbaycan’da ‘Ali’ye tapanlar’ anlamına gelen Alevilik terimi Osmanlı ülkesinde ancak 19. yüzyıla doğru çıkmıştır fakat sadece ‘Ali’nin yoluna saygı duyan, bağlı olan şairleri adlandırmakta kullanılmıştır. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında da Alevi ya da Kızılbaş terimleri yerine daha çok ‘mezhep’, ‘tarikat’, ‘Tahtacılar’, ‘Çepniler’, ‘Sufiler’, ‘köy Bektaşileri’ gibi terimler; Alevi-Kızılbaş geleneğinin en önemli unsurlarından ‘semah’ için ‘Türk köy dansı’, ‘Türk dini oyunları’, ‘mezhebî oyunlar’, ‘Bektaşi dansı’, ‘sema dansı’ gibi muğlak terimler kullanılmıştır. Bu arada başta da belirttiğim gibi Baha Said’in makaleleri yayımlanmıyor, Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu)1921’de Akşam gazetesinde tefrika edilen Nur Baba adlı romanı “Sünni ve Alevi-Bektaşiler arasında düşmanlığa sebep olacağı” ve “cephede Ya Allah, ya Ali, Ya Hacı Bektaş diyerek çarpışan Alevi-Bektaşileri rencide edeceği” gerekçesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından sansür edilmişti. Alevilik teriminin bir şemsiye kavram olarak kullanımı 1960’lardan sonra oldu.
Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilikle birlikte ele alınan Bektaşilik ise adını 13. yüzyılda yaşadığı sanılan Hacı Bektaş Veli’den alan Alevi meşrepli bir tarikattır. Kurucusunun Hacı Bektaş Veli mi yoksa Balım Sultan (ö.1516) mı olduğu tam bilinmeyen Bektaşiliğin Babagân ve Çelebiyan olmak üzere iki kolu vardır. Hacı Bektaş Veli’nin evli olmadığına inanan Babagân kolu daha çok şehirlerde yaygındır. Hacı Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana ile evli olduğuna ve ondan Seyyid Ali Sultan adlı bir oğlu olduğuna inanan Çelebiyân kolu ise kırsal bölgelerde yaygındır. Bu kol Kızılbaş-Aleviliğe daha yakındır.
Özet Kaynakça: Baha Sait Bey, İttihat-Terakki’nin Alevilik Bektaşilik Araştırması, Yayına Hazırlayan: Nejat Birdoğan, Berfin Yayınları, 1995; Vatan Özgül, “Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Remzi Kitabevi, 2000; Türk Sufiliğine Bakışlar, İletişim Yayınları, 1996; Mehmet Bayrak, Alevilik-Kürdoloji-Türkoloji Yazıları (1973-2009), Öz-Ge Yayınları, 2009; Necdet Saraç, Alevilerin Siyasi Tarihi (1300,1971), Cem Yayınevi, 2011.