mustafa armağan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mustafa armağan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2013 Pazar

Andımız’ın yazarı Reşit Galip aynı zamanda kafatası ölçen bir doktordur! - Mustafa Armağan


Meğer, Andımız’ın mucidi ezanı da Türkçeleştirmiş!


Demokratikleşme Paketi, 80 yıldır çocuklarımıza okul kapılarında içirildiğimiz And’ı tarihe gömmüş oldu. Bir askerî darbeyle geri getirmeye kalkmazlarsa şimdilik ona veda ettiğimizi düşünebiliriz. Peki Andımız’ı başımıza saran mucidi hiç merak ettiniz mi?
Adı, Dr. Reşit Galip. Bir tıbbiyeli ama bulaşmadığı iş yok neredeyse. Neler mi? Yorulmazsanız sayalım:
Mübadele Komisyonu delegesi, Aydın Milletvekili, Ankara İstiklal Mahkemesi üyesi, Türk Ocakları Merkez Heyeti Başkan Vekili, Türk Tarihi Tetkik Encümeni Genel Sekreteri, Türk Tarih Kurumu Genel Sekreteri, CHP GYK Üyesi, Halkevleri’nin kurucularından...
Dahası var ama o zamanlar daha ‘milli’ olmamış olan Eğitim (Maarif) Bakanlığı yaptığını söyleyeyim de kestirmeden gidelim. 41 yaşında ölen, Andımız’ın bu becerikli mucidinin bilmediğimiz daha nice yönleri olduğunu görelim mi?
Rodos’ta dünyaya gelen Reşit Galip’in 1919 yılında Köycüler Cemiyeti’ne kendi eliyle verdiği hayat hikâyesinde ilginç bir ayrıntıyı yakalıyoruz. Buna göre Yahudilerin kurduğu Alliance İsraelite İlkokulu’na girmiş ama bir sene sonra Sultan Abdülhamid’in emriyle okuldan çıkarılmış! Sultan bunu yaptıysa bir bildiği vardır, diyor ve söz konusu okulların hangi gayeyle kurulduğunu Aron Rodrigue’in “Türkiye Yahudilerinin Batılılaşması” adlı kitabından okuyoruz (Ayraç: 1997, s. 126):
“(Bu okullar), Batılılaşmanın yanında öğrencilerinden Yahudilik inancına tam bir bağlılık içinde olmalarını da istemekteydi. Örgüte göre Yahudilik, üstün bir ‘ahlakî’ din olarak okullarda verilen eğitimin ayrılmaz bir parçası olmalıydı. Alliance okullarını kuranlar Doğu ve Kuzey Afrika’daki Yahudi halklarının dinsel duygularını güçlendirmeyi, onların Yahudiliğe, Yahudiliğin tarihine ve geleneklerine, iyi ve soylu olan her şeye bağlı olmalarını istemekteydi.”
Muhtemelen gizlice Amerikan Kız Koleji’ne giden genç Halide Edip Adıvar’ı okula gitmekten men eden Sultan Abdülhamid’in gözü, görünüşte Reşit Galip’in de kökü dışarıda bir Yahudi okuluna gitmesine göz yummamıştır.

Yahudi Prof.lar, tarihçilik ve ırkçılık

Ne gariptir ki, aynı Reşit Galip, Darülfünun’un yerli kadrosunu “inkılapçı değil” gibi sudan bahanelerle hemen tamamen tasfiye edecek ve Hitler Almanya’sından kaçmak isteyen Yahudi profesörlerle yeni bir “Türk üniversitesi” kurmaya soyunan Eğitim Bakanı olarak tarihe geçecektir.
İşte doktorumuz bu az zamanda büyük işler başardığı bakanlığı sırasında Andımız’ı önce kendi kızları için yazacak, ardından 80 yıllık bir bağırtma eyleminin fitilini ateşleyen inkılapçı olacaktır.
Reşit Galip’in bilinmeyen yanlarından biri de, inkılap tarihinin temelini teşkil eden “Tarih IV”(1931) adlı kitabın yazarı olması. Hâlâ etkisi devam eden bu kitabı Gazi Mustafa Kemal ile baş başa yazdıklarını, müsveddelerin Gazi tarafından tashih edildiğini, doktorumuzun ise bazı müphem noktaların açılması için soru sormak gibi katkılar yaptığını biliyoruz (Millet, 7 Ağustos 1947).
Cemal Kutay, Reşit Galip’in ağzından şu sözleri aktarmıştı: “Onun önünde bir nevi hususi inkılap dersi alıyordum. Yaptığım itirazlar sadece kendimi bu sahada derinleştirmek içindi.” Böylece yalnız kaldırılan Andımız’da değil, inkılap tarihlerimizin temelinde de bir tıp doktorunun emeğinin yattığını öğreniyoruz.
Reşit Galip’in inkılap maceralarını 32 kısım tekmili birden anlatmak ne mümkün. Onun için en iyisi birkaç önemli olay üzerinde durarak hakkında bir fikir vermek.

KAFATASI ÖLÇÜYOR

İlk baskısı 1971 yılında yapılan ‘Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri’, Çankaya’da 12 yıl sofracılık yapmış olan Cemal Granda’nın anılarıdır. (Şaşırtıcı tarafı, kitabın 2. baskısını Hürriyet Yayınları’nın yapmış olması.) Granda ‘Kafa ölçüsü’ başlığı altında şunları anlatır:
“Şapka devriminden sonra fes bir kenara atılmış, herkes şapka giymeye başlamıştı. Şapkayla beraber bunu giyecek olanların kafa ölçüleri de ortaya çıkmıştı. 1930 yılında Ankara’dayız. O zaman Milli Eğitim bakanı olan Dr. Reşit Galip, elindeki bir makineyle herkesin kafasını ölçüyor. Dolikosefal mi, Brakisefal mi? Hatırımda kaldığına göre 77-79 gelen kafalar Dolikosefal, 81’den ileri olanlar da Brakisefal.
Atatürk’ün başı ölçüldü ve 81 geldi. Odadakiler sıraya girmişler, başlarının ölçülmesini bekliyorlar. Atatürk, Reşit Galip’e ‘Çelebi’ninkini (yazarı kastediyor) ölç.’ dedi. Öbürlerinden önce başım ölçüldü, 81 çıktı. Sevinmeye başlamıştım. Öyle ya, Atatürk’le aynı kafa ölçüsü taşıyordum. Fakat sevincim uzun sürmedi. Atatürk ‘Olmaz! O hayvan kafalıdır. Bir yanlışlık olmasın.’ dedi. Neredeyse ağlayacaktım…” (Kent Kitap: 2011, s. 61)
Buna göre Andımız’ın yazarı Reşit Galip aynı zamanda kafatası ölçen bir doktordur!
On parmağında on marifet bulunan doktorumuz 1932 yılında düzenlenen Türk Tarih Kongresi’ne “Türk ırk ve medeniyet tarihine umumi bir bakış” adlı bilimsel(!) bir tebliğ de sunacak ve tam 62 sayfa tutan tebliğinin ardından kürsüye çıkıp tezlerini çürüten büyük bilim adamı Zeki Velidi Togan’a açıkça saldıranların başında gelecek, sonuçta Togan hocanın üniversiteden ipini çekmeyi başaracaktır!
Kongre’deki şu sözlerle tarihe geçmeyi hak etmiş olmalı: “Uzun boylu, uzun, beyaz simalı, düz veya kemerli ince burunlu, muntazam dudaklı, çok kere mavi gözlü ve göz kapakları çekik olarak değil, ufki (yatay) açılan ‘Türk’, beyaz ırkın en güzel örneklerinden biridir.” (1932, s. 159).
“Türk tarihi Ergenekon’dan çıkacaktır.” diyerek sahneyi terk eden doktorun ardından ‘şiddetli ve sürekli alkışlar’ koptuğunu söylememize gerek yok. Irkçı tarih anlayışının Türkiye’de yerleştirilmesi uğruna elinden geleni esirgememiştir ne de olsa.

Hz. Peygamber, Türk’müş!

Bitmedi. Bir marifeti de İslam’da reform yapmaktır Reşit Galip’in. Hızını alamayıp din işine de el atmış ve ‘Müslümanlık Türk’ün Milli Dini’ adlı bir tez hazırlamış. Özeti elimizde bulunan tez, Atatürk’ün direktiflerinden ilhamını almış, onun tarafından okunup üzerinde fikir yürütülmüş ve el yazılarıyla notlar konulmuş. Münir Hayri Egeli’nin ‘Eski bir Atatürkçü’ imzasıyla ‘Millet’ dergisinde çıkan tefrikasında (Ekim1947-Ocak 1948) aktardığına göre saçtığı bazı inciler şunlarmış:
    -Hz. Peygamber, Türk aslındandır.
    -Müslüman medeniyeti bir Türk medeniyetidir.
    -Müslümanlığı Türk’ün anlayacağı bir hale getirmek gerekir. Bu da ancak ibadetin Türk diliyle yapılmasıyla kabil olabilir.
İşte bu ‘tez’in arkasından tekbir ile ezanın Türkçeleştirilmesi işine girişilmiştir ki, ilk Türkçe ezan çevirisini yapanın Andımız’ın yazarı olması sanırım fazla söze hacet bırakmayacaktır.
Urfa’da bir söz vardır; “Bilen bilir, bilmeyen bir demet maydanoz zanneder.” derler. Dr. Reşit Galip de o uzun hikâyenin bir perdesidir. Bir perde kapandı. Ya diğerleri?..

8 Eylül 2013 Pazar

Sivas Kongresi’nin ABD’ye gönderdiği mektup Nutuk’ta neden yer almadı? - Mustafa Armağan


Tarihin çöplüğünden hangi parçaları çıkarıp incelemeliydim?” diye soruyor Michel de Certeau ve ekliyor: “Çöplükleri karıştırdım, kütüphanelerin araştırma salonlarında, yani çok eski cesetlerin ‘muhafaza edildiği’, elden ele gezdirildiği bu mağaralarda saatlerimi geçirdim. Öğrendim ki, bütün bu geçmişte gizlenen ve bize karşı direnen belli bir yapılanma var.”
Filozof, yakın tarihimizin halini anlatmış sanki. Bir enkazın, hatta çöplüğün içinden parçalar arayanlara benziyoruz. Hâlâ; ve galiba uzunca bir süre de böyle olacak.
Sıkı durun! Zira Nutuk’ta ‘Gönderilebilip gönderilmediğini hatırlamıyorum’ cümlesiyle üstü örtülmek istenen ‘muzır’ bir belgenin Sivas Kongresi tutanaklarındaki Osmanlıca orijinaline ulaşmış durumdayım. (Kongre tutanaklarını gün yüzüne çıkaran Recep Toparlı ve basımına destek olan Sivas Belediyesi Başkanı Doğan Ürgüp’e okkalı bir teşekkür boynumuzun borcu. Buruciye Yayınları’na da elbette.)
İşte Sivas Kongresi’nden ABD Senatosu’na gönderilen ve gelip Osmanlı ülkesinin durumunu inceleyip “manda” diyemedikleri için “müzaheret”te bulunup bulunmayacaklarına karar vermelerini isteyen o telgrafın hikâyesi...
1919 Eylül’ünün 4. günü perşembeye rastlıyordu. Sivas Kongresi öğleden sonra saat 3’te açılacaktı. Başkan seçilen Mustafa Kemal Paşa açış nutkunu “Heyetin başarılı olması temennilerini Allah’ın huzuruna yükseltirim” sözleriyle noktalamıştı. Bir ay önce sona eren Erzurum Kongresi’nden sonra ikinci büyük adım atılacaktı.
Telgrafın ‘ıslak imzalı’ orijinal kopyası Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsü’nde çıktı. Altta Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey ve diğerlerinin Latin harfli imzaları okunuyor.
Yalnız Erzurum beyannamesinin 7. maddesine konulan “milliyet esaslarına saygılı ve ülkemize karşı istila emeli beslemeyen herhangi devletin fennî, sınaî, iktisadî yardımını memnuniyetle karşılarız” ifadesindeki ‘devletin’ hangisi olduğu sorulmaz genellikle. Üstü örtülmeye çalışılsa da, kastedilenin ABD olduğu kesindir.
Aynı madde Sivas Kongresi’nde de gündeme gelmişti. O kadar ki, Amerika’dan talep edilecek olan ‘manda’ya manda denilip denilemeyeceği bile tartışılmıştı. Ancak Sivas beyannamesinin 7. maddesine de aynen kurulacak olan bu garip ifadenin ardından öyle bir karar alınmıştı ki, sonucunda ABD Senatosu’na bir telgraf çekilecek ve açıkça yardım istenilecekti.
Resmi tarihi rahatsız eden telgraf
Ancak bu telgraf uzun yıllar unutturulmaya çalışılmış, varlığı dilden dile dolaşmış ve nihayet Demokrat Parti devrinin sonlarına doğru eski Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu’nun çabalarıyla Senato Arşivi’ndeki orijinaline ulaşılabilmişti. Derken inkılâp tarihi kitaplarımıza girmemekte hâlâ inat eden belgenin bizzat M.Kemal Paşa ve Rauf Bey vd. imzalı nüshasına Hoover Enstitüsü’nde ulaşılacaktı. Şimdi onu Sivas Kongresi’nin Osmanlıca kaleme alınmış resmi tutanaklarından okuma imkânımız var.
Böylece Sivas’tan Washington’a çekilen telgrafın bütün nüshaları elimizde. Ancak telgraf neden saklanmıştı? Sebebi basit: 1927 tarihli Nutuk’taki kurguya ters düştüğü için. ABD’ye “Gelin, tarafsız bir devlet gözüyle imparatorluğun her tarafında inceleme yapın”, denilmesi yeni inşa edilmeye çalışılan Tarih’e aykırı düşüyordu zira.
Nitekim Nutuk’ta ABD’den Anadolu’ya bir heyet çağrılması teklifinden şöyle bahsedilir: “Kongre başkanlık divanının imzalarıyla bu yolda bir mektup hazırlandığını hatırlıyorsam da, bu mektubun gönderilebilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamıyorum. Esasen bu mektuba özel olarak önem atfetmiş değildim.”
Ancak Nutuk her şey değildir ve tarihi ondan başlatıp onda bitiren takımın tarihçilikte amatör bile olamayacağını bilmek için tahsile ihtiyaç yoktur. İnkılâp tarihçilerimizin dikkatinden kaçan bir belge, aslında Mustafa Kemal’in kafasında daha telgraftan bir ay önce, 12 Ağustos 1919’da “manda” fikrinin yer ettiğini göstermektedir. Mustafa Kemal, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’ya aynen şunları yazmış:
“Erzurum Kongresi’nin Amerikan mandaterliği hakkında yazılabilecek şey ancak kongre beyannamesinin 7. maddesinin içerdiği ima ve açıklıktan ibarettir. Daha fazlası kabil olmadı.” (Cebesoy, Kuva-yı Milliye’nin İçyüzü, Temel: 2002, s. 106-7.)
Atatürkçülüğünden kimsenin şüphe edemeyeceği Prof. Sina Akşin bile Sivas’ta kongreye başkanlık eden M.Kemal’in manda meselesi tartışılırken seyirci kalışını garipsemektedir. Nitekim tutanaklardaki şu sözler de Kemal Paşa’ya aittir:
“Eğer her halde biz yardıma muhtaçsak bu yardımın Amerika tarafından yapılmasını tercih ederiz, bu cihet arzu ve temenni edilir. Bununla beraber iç ve dış bağımsızlığımızı da kaybetmek istemiyoruz” (s. 89).
Şimdi gelelim telgrafın ne dediğine: Sivas Kongresi tutanaklarındaki metnin son paragrafının sadeleştirilmişi şöyle:
ABD’li gözüyle Sivas Kongresi
“Sivas Kongresi’nin başlıca kararlarından olup bugün oybirliğiyle kabul ettiği bir karara dayanarak Amerika Senatosu’ndan özel bir heyetin Osmanlı memleketlerine gönderilmesini ve bu suretle memleketimiz ahalisi hakkında Avrupa tarafından körü körüne bir karar alınıp barışın o suretle kararlaştırılmasından önce “Memalik-i Şahane”nin (Osmanlı topraklarının) söz konusu heyet tarafından baştan başa ziyaret edilip bugünkü gerçek durumun her türlü çıkar hissinden azade ve tarafsız bir kılı kırk yaran bakışla incelenmesini insanlığın sükûnu ve adalet hakkı namına rica eder.”
Evet, rica ederiz. Ancak ABD nedense bu ricaya cevap vermez. Belki de o sırada Türkiye’de bulunan Harbord heyetinin aynı görevle gönderilmiş olmasını yeterli saymıştır. Nitekim Harbord’un verdiği rapor da Türkiye mandasını kabul etmenin aleyhindedir.
Bizzat ulusalcıların yayın organı Kaynak Yayınları arasında çıkan Dr. Deniz Bilgen’in “ABD’li Gözüyle Sivas Kongresi” adlı kitabında telgrafın Mustafa Kemal’de rahatsızlık yarattığını, Damat Ferid’in bile bağımsızlıktan bahsettiği bir zamanda Sivas’tan “müzaheret” (mandanın sulandırılmışı) talebinin çıkmasının kamuoyu desteğini kaybettireceği uyarılarının yapıldığını belirtir. Nitekim Kongre’ye katılmasına izin verilen tek yabancı gazeteci Brown, M.Kemal Paşa’nın kendisine şöyle dediğini yazacaktır:
“Türkiye, Amerika’nın yardıma gelmesini istiyor… Amerika bunu kabul ederse sizi temin ederim ki, Türkiye, Amerika’nın bütün şartlarını kabul edecek. Sivas Kongresi doğrudan ABD mandasını kabul etmek istemiyor, çünkü evvela biz ABD’nin bunu kabul edip etmeyeceğinden emin değiliz.” (Bilgen, s. 190)

Ne demişti filozofumuz? Bütün bu geçmişte gizlenen ve bize karşı direnen belli bir yapılanma var.” Sivas Kongresi tutanaklarında “gizlenen” ve bize karşı “direnen” o yapılanmayı buldunuz mu acaba?