cüneyt özdemir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cüneyt özdemir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2013 Çarşamba

Suriye'li çocuklar Atatürk'ün 'Gençliğe Hitabe'sini ezberliyor

Cüneyt Özdemir


Türkiye gibi gündem manyağı bir ülkede, Suriye’de savaş bulutlarının toplandığı, büyük bir savaşın tartışıldığı şu günlerde belki sıra henüz bu söylediklerimi konuşmaya gelmedi ama Türkiye’nin artık gül gibi bir Suriyeli göçmen, misafir, sığınmacı sorunu var. Nitekim Akçakale’deki çadırkentin anaokulunda bunun ilk işaretini karşımda buluyorum. Sınıfın içinde yaşları 4-5 civarı 30 kadar çocuk hançereleri yırtılırcasına Türkçe bir metni ezbere okuyorlar. İçeri girip ne dediklerini anlamaya çalıştığımda şaşırıp gülmekten kendimi alamıyorum. “Eyyy Türk Gençliği” diye başlayan Atatürk’ün ‘Gençliğe Hitabe’sini hepsi ezberlemiş avaz avaz tekrar ediyorlar. Kampın içinde konuştuğum kimi yöneticiler, bu savaş tamamen bitse bile pek çok ‘misafirin’ geriye dönmeyeceğini düşündüklerini saklamıyorlar. Başta Gaziantep ve Hatay olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerinde düne kadar olmayan bir Suriyeli ‘misafir’ problemi baş gösteriyor. Şimdilik can telaşında olan bu insanları herkes anlayışla karşılıyor ancak hem bölgenin hem de Türkiye’nin yakın bir zamanda demografik yapısında ilginç bir Suriye efekti olacağı da kaçınılmaz gözüküyor. Şanlıurfa sokaklarında homurdanmalar başlamış bile. Kimileri kiraları arttırıp savaş ekonomisini ‘kâr’a çevirme telaşında, kimileri ucuz işgücü olarak görüp sömürme sevdasında, kimileri ise bu insanlara yönelik ‘ırkçı’ bir söylemi sessizce büyütüyor.

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cuneyt_ozdemir/suratimda_patlayan_samar-1150240

1 Eylül 2013 Pazar

Geceyarısı merdiven boyama operasyonu - Cüneyt Özdemir


Dün gece Amerikan uçakları Suriye’yi vurdular mı bilmiyorum. Bu yazıyı cumartesi günü öğle saatlerinde kaleme alıyorum. Aylardır memleketimizin dağlarından çatışma haberleri gelmediği için ve ortada henüz Suriye savaşı olmadığından dolayı normal şartlarda hayatımızın içinde yer al(a)mayan, gündemimize asla gir(e)meyecek konuları konuşabiliyoruz. Mısır darbesinin Ak Parti saflarında yarattığı olağanüstü abartılı heyecanı saymazsak nerede ise İsveç gibi gündemi olan bir memlekete dönmemiz an meselesi! 

Zaman zaman gündemimizi öyle konular işgal ediyor ki bir haberci olarak yeme de yanında yat!

Mesela şu günlerde “Cihangir’de bir sokağın merdivenleri gökkuşağı renginde mi olsun, yoksa eskisi gibi gri mi kalsın” adında gül gibi bir memleket meselemiz var. Hikâyemiz birkaç gün önce iyi niyetli emekli bir orman memurunun bir gece ansızın sokağındaki merdivenleri gökkuşağı renklerine boyaması ile başlıyor. Sabah uyanan semt sakinleri kimin bu işi yaptığını bilmedikleri için akla ilk olarak merdivendeki gökkuşağı renklerinden ilhamla olağan şüpheli olarak LGBT üyeleri geliyor. İşin rengi sonradan ortaya çıkınca başta belediye olmak üzere kısa bir şaşkınlık yaşanıyor. Derken bir geceyarısı operasyonuyla zaten izinsiz boyanan merdivenler tekrar eski sıkıcı gri rengine döndürülüyor. 

Buraya kadar aslında daha önce benzerlerini defalarca gördüğümüz bir Türkiye klasiği yaşanıyor diyebiliriz. Ancak bildiğiniz gibi Gezi olaylarından sonra şehrin sokak aralarında, merdivenlerinde ve sosyal medyada yepyeni bir ruh kol geziyor. Eskisi gibi “Ben yaptım oldu” diyen devlet aklına meydan okuyan, isyan eden, muzur, hınzır ve eylemci bir ruh bu. Nitekim bu Gezi Ruhu hemen merdiveni boyayanlara bir isim buluyor: Grizekâlılar. Ardından da meydan okuyor. “Sen misin o merdiveni bir gece baskını ile griye boyayan, o zaman herkes boyalarını alsın gelsin biz de tekrar gökkuşağına boyayacağız” diye kolektif bir çağrı oluşuyor. Yine ortada ne bir lider var ne de bir örgüt. Ben diyeyim sosyal medyanın ortak aklı siz deyin Gezi Ruhu! İsterseniz sonrasında yaşananları olayın geçtiği semt olan Cihangir’in bağlı olduğu Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’dan dinleyelim. Ahmet Misbah Demircan AK Partili belediye başkanları arasında ezber bozan nadir isimlerden bir tanesi. Beyoğlu gibi fıkır fıkır bir ilçeye ayak uydurmak hele de Gezi gibi büyük bir olay sonrası ortamı sakin tutmak kolay değil. Nitekim Misbah Demircan da bunun farkında. Dün telefonla beni arayıp sonrasında yaşananları anlatırken büyük bir belayı savuşturmanın kıvancını taşıyordu. “Bir vatandaş izinsiz boyamış, bir başka vatandaş da ‘Yahu burası çok güzel oldu ama şimdi gençler gelip sabaha kadar oturmasın, izin aldın mı?’ diye şikâyet edince bizim belediyenin 5 kişilik boyama timi benden habersiz müdahale edip sokağı eski haline griye boyamışlar” diye söze başlıyor. Griye boyanıp olay sosyal medyada bir memleket meselesi haline dönüşünce Misbah Demircan inatlaşmak yerine tekrar merdivenin olduğu mahalleye gidip akşam saat 22.00’de bütün apartman sakinleri ile tek tek görüşmüş. Bakmış hepsi bu boyama işinden memnun gözüküyor. Ertesi gün için yapılan “Boyanı kap da gel” çağrısından ise hafiften bir tedirginlik var, bunun üzerine sokağı tekrar boyama kararı almışlar. Demircan “Gece saat 01.00’de bizim boyama timi ve sokak sakinleri ile merdivenleri tekrar aynı renklere boyadık, artık uzatacak bir durum yok” derken ikinci bir Gezi gerginliğini pratik bir çözümle atlatmış olduklarını umuyordu.

Telefonu kapatmadan önce hiçbir komplekse kapılmadan bir hatadan döndüğü için kendisini tebrik ettim. Demek ki Ak Parti’nin içinde hâlâ Gezi Ruhu’nu karşısında görünce hortlak görmüşe dönmeyen, işi komplo teorilerine bağlamak yerine akılla çözen birileri var diye sevindiğimi telefonda ona söyleyemedim ama bakın bu yazıyı okuyunca onu da öğrenecek. 

Velhasıl sonuçta İstanbulumuz’da rengârenk boyalı bir merdivenimiz var. Üstelik bu hareket bir moda olarak İstanbul’un diğer semtlerine hatta başka şehirlere yayılacağa benziyor. Diyarbakır’da Ofis’teki kafelerin bulunduğu Sanatçılar Caddesi şimdiden rengârenk boyanmış durumda. 

Gezi Ruhu denilen şey başta hükümet ve onu destekleyen yazarlar olmak üzere eylül ayının gelişiyle uykularını kaçıracak kadar tedirgin ediyor. Oysa bakın korkacak bir şey yok. Kimse yakıp yıkmadan, oldubittiye getirmeden güzel bir şeye hep beraber imza atabiliyor. Gezi ruhu aslında bu haliyle baktığınız zaman korkulacak değil tam tersi değerini bilip iyi amaçlı değerlendirilecek iyi niyetli bir ruha da benziyor.

Neyse bir memleket meselesi daha kazasız belasız, ayaklanmasız, çevik kuvvetsiz, biber gazsız çözüldü. 

Merdiven erdi muradına biz çıkalım kerevetine!


http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cuneyt_ozdemir/geceyarisi_merdiven_boyama_operasyonu-1148702

11 Ağustos 2013 Pazar

Eyyy Nobel! - Cüneyt Özdemir

İsterseniz Erdoğan'ın Nobel komitesine ayar çekme girişimini bir kenara koyup, Başbakan'ın asıl kafa yorması gereken tartışmaya balıklama dalalım.

Trinity Koleji, bugüne kadar 6 İngiltere başbakanı çıkartmış.

Şu aralar hem dünyanın hem de bizim gündemimizde Nobel ödülleri var. İsterseniz şimdilik Başbakan Erdoğan’ın “Ey Nobel, nasıl barış ödülü dağıtıyorsun” çıkışıyla Nobel komitesine ayar çekme girişimini bir kenara koyup, Başbakan’ın asıl kafa yorması gereken tartışmaya balıklama dalalım. Tam da bu demecin üzerine dünyanın en tanınmış ateist bilim insanlarından Richard Dawkins, Başbakan Erdoğan’a dolaylı bir cevap niteliğinde ilginç bir tweet attı. “Dünyadaki tüm Müslümanların aldığı Nobel ödülü sayısı, Cambridge Üniversitesi bünyesindeki Trinity Koleji mensuplarının aldığından azdır” dedi. Bu tweet sonrasında öğrendik ki bugüne kadar İslam dünyasından Nobel ödülü alanların sayısı sadece 10 kişiyken, Cambridge’deki Trinity Koleji’nden ödül alanların sayısı 32 kişi olmuş. Eğer rakamlar üzerinden konuşacaksak Dawkins haklı! 

İsterseniz önce işe “Nedir bu Trinity Koleji” sorusuna cevap arayarak başlayalım. Cambridge’i ilk kez üç yıl önce eşimden dolayı yakından görme fırsatı yakalamıştım. Zeynep, mühendislik doktorasını Cambridge Üniversitesi’nde yaptı ve daha sonra bu şehirde bir sene çalıştı. Kendisini ziyarete gittiğim bir sefer bana gururla Trinity Koleji gezdirmişti. Harry Poter’ın çekildiği büyülü mekânları anımsatan bu kolejin mezunlarını ve hikâyesini Zeynep’ten dinlerken ağzım açık kalmıştı. 

Cambridge, dünyanın en saygın ilk 5 üniversitesinden biri. Girmek için hem lisans hem de lisans üstü öğrenimde dünyanın en başarılı öğrencileri farklı kriterlerle okula kabul ediliyorlar. Cambridge’e girdiğinizde sayıları 31 olan kolejlerden birine de girmiş oluyorsunuz. Trinity bu kolejlerin en prestijlisi. 700 lisans 430 lisans üstü öğrencisi var. Bugüne kadar 6 İngiltere başbakanı çıkartmış bir kolejden bahsediyoruz. Newton, Maxwell, Bohr gibi büyük bilim insanlarının mezun olduğu bir kolej. Prens Charles da bu kolejin mezunları arasında. Doğal bilimler ve matematik dalında özellikle öne çıkıyor. Okulu gezerken inanın benim aklıma “Yahu bu bilim insanlarının kaç tanesi Müslüman Zeynep” diye sormak gelmemişti. 

1546 yılında kurulan Trinity Koleji’nin 1976 yılına kadar kadın öğrenci kabul etmemesi daha ilginç gelmişti. “Tarihte başarılı bilim insanlarının erkeklerin arasından çıkması bir rastlantı mı” diye sormaya da itiraf edeyim ben cesaret edememiştim. (Bu arada alın size gül gibi başka bir tartışma konusu.)

İsterseniz Cambridge’teki bu ilginç turumuza kısa bir ara verip, zaman yolculuğu ile Bodrum’a ışınlanalım. 

Geçen hafta gazeteci Nazlı Ilıcak’ın her sene verdiği geleneksel yaz yemek davetinde Harvard Üniversitesi Genetik ve Kompleks Hastalıklar Bölüm Başkanı Gökhan Hotamışlıgil ile yan yana düştük. Sanki içime doğmuş gibi laf bir ara Türkiye’deki üniversitelerle ABD’nin en prestijli okullarından Harvard arasındaki araştırma standartlarındaki farka geldi. “Neden Türkiye’ye dönmüyorsunuz, ABD’de yapıp da Türkiye’de yapamadığınız ne var” diye sordum.

Gökhan “Türkiye’de aslında ekonomik bir sıkıntı yok” dedi. “Uygun fonlara başvurduğunuzda bir araştırma için uygun parayı da buluyorsunuz ancak akademik kadrolarda sıkıntı yaşıyorsunuz. Bilime olan ilgi o kadar az ki doktora öğrencisi bulamıyorsunuz. Bilimin karşılığı maddi ve manevi olarak yok denecek kadar az. Bu yüzden pek çok kişi akademiyi bırakıp diğer sektörlere yöneliyor” diye ekledi. 

Sonrasında tartışmaya masadaki diğer uluslararası akademisyenler de katıldı. Pek çoğu bu görüşü onayladı. Yurtdışında yaşayan başarılı akademisyenlerin Türkiye’ye dönme girişimlerinde üniversitelerde sunulan maddi ve manevi şartlara birebir tanıklık etmiş birisi olarak itiraf edeyim ki hiçbir bilim insanını Türkiye’de akademiye dönmüyor diye suçlayamam. Evet, mesele para değil. Zira Türkiye’de eğitime ayrılan rakamlar aslında hiç de az değil. Nitekim geçen yıl RedHack’in ortaya çıkarttığı belgelerde üniversite rektörlerinin makam araçlarına harcadığı korkunç rakamlarda da bunu açıkça görmüştük. Başarılı tek bir akademik çalışması bulunmayan kimi üniversitelerin rektörlerinin tek derdi altına 600 bin dolarlık lüks makam arabası çekmekti! 

Ancak akademik çalışmanın önündeki engel din de değil. %99’u Müslüman olan ülkemizde üniversitelerin içler acısı halinden, bilim ortamından sadece İslamı sorumlu tutmak Dawkins için kestirme bir yol olsa da hepimiz biliyoruz ki dine gelene kadar üzerinde durmamız gereken çok konu var. İlk olarak YÖK sisteminden başlayıp nepotizme, vizyonsuzluğa, bürokrasiye, bireysel düşünce özgürlüğüne ve Türkiye’deki demokrasiye kadar uzanacak pek çok maddeyi alt alta yazmamız gerekiyor.

İşi Nobel’e götürene kadar çok daha basit ve genel bir soru sorarak başlayabiliriz: “Türkiye’de bugün düşünce özgürlüğü var mı?” 

Cevabınız içinize sinmeyen bir ‘evet’ değil de ‘hayır’sa o zaman soralım: “Düşünce Özgürlüğü olmamasının nedeni din mi, yoksa…” 

Neyse, görüyorsunuz döndük yine en başa!

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cuneyt_ozdemir/eyyy_nobel-1145620

16 Haziran 2013 Pazar

Modern bir günahlardan arınma ayini; kliktivizm - Cüneyt Özdemir

10/06/2012

Sanal dünya ve sanal eylemcilik, üzerinde durup tartışmamız gereken bir konu. Klikleyeyim derken işin ucunda 'klik'e gelmek de olabiliyor!

Bir süredir ne zaman canlı yayına çıksam ordu içinde çalışan, sayıları 50.000’i bulan sivil memurların mail ve twitter’dan mesaj bombardımanı ile karşılaşıyorum. Tıpkı bir zamanlar bedelli askerlik isteyenlerin, atanamayan öğretmenler ya da bu kadarına pes diyen astsubaylarda olduğu gibi sivil memurlar da aralarında örgütlenmişler ve haklarını arıyorlar. Bunu yapmak için şimdilik tercih ettikleri tek yol ise mesaj göndermek, facebook’ta sayfalar oluşturmak ve... Ve o kadar! Bu şekilde ne kadar iyi örgütlenirlerse örgütlensinler işleri çok zor. İsterseniz işlerinin neden zor olduğunu yakın zamandan bir örnekle açıklayayım. 

Bir klik yeter! 
Hatırlar mısınız, bundan bir süre önce sizlere youtube’da başlatılan bir kampanyayı duyurmuş, dünyanın en ünlü kötü adamı aleyhine oluşturulan KONY kampanyasından bahsetmiştim. Youtube’a konulan 30 dakikalık bir belgesel filmde çocukların kaçırılması ve Afrika’nın kötü yürekli gerilla lideri olarak Kony bizlere bir reklam filmi estetiğinde tanıtılıyordu. Kampanyayı düzenleyen –ve sonrasında kafayı yiyip güpegündüz şehrin orta yerinde mastürbasyon yaparken yakalanan- yaratıcısının bizden istediği çok basitti: Bir ‘klik’, o kadar! Ünlü isimlere bir klik ile ulaşacaktık. İsteyen birkaç klikle kampanyaya maddi yardımda bulunabilse de asıl istenen sadece bir klikti. Dün merak edip youtube’a baktım, Kony filmini bugüne kadar 91 milyon kişi seyretmiş. Film hâlâ youtube’da duruyor. Kony de hâlâ çocuk gerillaları ile Afrika ormanlarında! Hay Allah, oysa pek çok kişi Kony filmini seyredip hiç tanımadığı çocuklara bir klik ile yardım ederken ne kadar büyük bir iç ferahlığına kavuşmuştu düşünsenize. Bir klik ve Afrika’nın kötü kalpli Gerilla Kony’sini sonsuzluğa uğurlamak. Hesapta her şey bu kadar basit gözüküyordu. Olmadı. Neden olmadığını anlamak için zaman makinesine binip iki yıl öncesine gitmemiz gerekiyor. 

Kliktivizm eylemleri 
12 Ağustos 2010 tarihinde Guardian’da Micah White imzasıyla ilginç bir makale yayımlandı. Son yıllarda dünyada hızla yayılan bir akımın sorgulandığı bu makele aynı zamanda literatüre yeni bir kelimeyi daha kazandırıyordu: ‘Kliktivizm’. 
White, makalesinde kliktivizmi, aktivizmin pazarlama, bilgisayar teknolojileri, popülizm ile kirletilmiş hali olarak tarif ediyor, en büyük zararı da sol hareketlere ve sosyal kampanyalara verdiğini iddia ediyordu. Son iki yıldır biz kendi gündemimizden başımızı kaldırıp bir türlü tartışmayı buralara taşıyamadığımız için belki de pek çok kişi hemen her gün sosyal ağlarda bir kutucuğu işaretleyerek, ‘like’ ederek, fotoğraf paylaşarak ya da ‘retweet’leyerek katıldığı ‘eylemlerin’ aslında neye yaradığını düşünmeye fırsat bulamadı. Kimilerimizin samimi, kimilerinin ise kendi günahlarından arınma alanı olarak gördüğü bu kampanyaların neden çuvalladığını yeterince irdeleyemedik. İşin büyüsü bizleri esir aldı. Kabul edelim ki bu tür kampanyalar tam bir ‘kazan-kazan’ durumuydu. Bir yandan dikkat çekilen bir duruma tek bir klik, fotoğraf, like ile katkıda bulunuyor, diğer yandan bunu sosyal medya ağlarında zaten sizi takip eden dosta düşmana gösterip kişisel politik doğruculuk promosyonunuzu yapıyordunuz. Üstelik bunu yaparken düzene karşı çıkar gibi gözükseniz de eyleme dönüşmediği için aldığınız risk çoğu zaman sıfırdı. Steril bir eylem koyma hali. Aynı eylemi mesela bir meydanda toplanıp yapmaya kalktığınızda harcayacağınız zaman, polisten yiyeceğiniz dayak ya da biber gazı, ardından bir adliyede hesap verme zorunluluğu yoktu. Bir klik ve o kadar! 

Hüsnü Mübarek’i kliktivizm değil halk yıktı 
İşte kliktivizmde en çok itiraz edilen noktaların başında bu modern zaman illüzyonu geliyor. Zira kliktivizm bir konu hakkında bir kez müdahil olduktan sonra sizi düşünme ve eylem halinden uzaklaştırıyor. Bütün bunlar olmayınca da aktivizmin içi boşalıyor. Her şey kuru bir slogana iniyor. Bunu farklı bir örnekle de açıklayabiliriz. Hepimiz Arap Baharı’nda sosyal ağların gücünü çok önemsiyoruz. Gelin görün ki geçen hafta ömür boyu hapse mahkûm olan Hüsnü Mübarek’i diktatörlük tahtından indiren, facebook hesaplarındaki bu kampanyalara verilen sanal destekler değildi. Bu destekler Tahrir Meydanı’nı dolduran yüz binlerce insan için sadece bir haberleşme aracıydı. Eğer o meydana çıkıp binlerce insan Mübarek’in eli palalı askerlerine karşı direnmese, inadına o meydanda günlerce kamp kurup her türlü tehdit ve baskıya rağmen karşı çıkmasa ve onlarcası bu uğurda ölmeseydi tıpkı Kony eyleminde olduğu gibi bütün o mesajlar internet sayfalarında kalacak, Hüsnü Mübarek de Mısır devlet başkanı olarak geçen hafta Türkiye’deki Dünya Ekonomik Forumu’na katılıyor olacaktı. 

Sanal kampanyaların iyi sorgulanması gerekiyor 
Sanal dünya ve sanal eylemcilik, üzerinde durup tartışmamız gereken bir konu. Her iyi fikir ya da her sosyal kampanya aynı sonuçlanmıyor. Bu tür sanal kampanyaların ve sanal kahramanlarının iyi sorgulanması gerekiyor. Afrika’nın kötü yürekli gerillası Kony’yi devirmek için yola çıkıp, milyonlarca insanı arkasına alıp, şehrin ortasında mastürbasyon yaparken tutuklanan bir örnek varken dikkat etmekte fayda var. Klikleyeyim derken işin ucunda ‘klik’e gelmek de olabiliyor!


http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cuneyt_ozdemir/modern_bir_gunahlardan_arinma_ayini_kliktivizm-1090661

KLİKTİVİZM (Oturduğun Yerden Dünya'yı Değiştirebilir misin?) - Ümit Minel

31/01/2013

Arap Baharı’nın sosyal medya üzerinden başladığının düşünüldüğü günlerde The Guardian Gazetesi yazarlarından Micah White, “kliktivizm” adında yeni bir kelime türetti. White göre Arap Baharı kliktivizm eylemleriydi.
White göre, artık insanlar sosyal medya üzerinden örgütlenip hükümetler yıkabiliyorlardı…
Radikal Yazarı Cüneyt Özdemir ise “Modern Bir Günahlardan Arınma Ayini” başlıklı köşe yazısında, White’nin bu kliktivizm teorisini eleştiriyor ve mealen; “Eğer sosyal medya aracılığıyla çağırılan o kadar insan Tahrir Meydanı’nı doldurmasa, günlerce kamp kurmasa ve Hüsnü Mübarek’in palalı askerlerine ölümüne direnmese kliktivizm bir işe yaramazdı, diyor… Ancak bu örnekten önce youtube’de Afrika’nın kötü yürekli gerillası Kony adında ki bir adamın çocukları kaçırmasını konu alan ve izleyicilerden parasal destekten öte sadece bir klikle bu durumun protesto edilebileceği yönünde ki kliktivizm eyleminin ise, izlenme sayısının 91 Milyon olmasına rağmen bir işe yaramadığını, Kony’nin halen çocukları kaçırmaya devam ettiğini anlatıyordu.
Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEGV), Dünya Gönüllüler Günü Konferansı BM Dünyada Gönüllülüğün Durumu Raporu Lansmanı’nıda (5 Aralık 2011) konuşan Greenpeace gönüllüsü Uygar Özesmi, kliktivizme yapılan bu eleştirilere şöyle karşılık veriyordu.
“Kliktivizm denilen şeyi aslında yanlış yorumluyorlar, gönüllülerin yaptığı şey sizin gibi benim gibi klikleyen insanların yaptığı ne biliyor musunuz? Onlar yeni bir görev olan bağımsız medya görevini üstlendiler. Türkiye’de şu anda bağımsız medyadan bahsetmek imkânsız, hepsi ya bir şirketin, ya bir ideolojinin, ya da başka bir şeyin güdümünde yer almaktadır. Bakıyorsunuz medyaya öyle bir şey yok ama insanlar ne yapıyor biliyor musunuz? Click click, clicklerle kendi inandıkları doğruları etrafa yayıyorlar. İşte bu bence en önemli gönüllülüklerden bir tanesi, her biri gönüllü birer muhabir oldu klikleyen insanların. Bunun da yani doğru, değerli, paylaşılması gereken bir bilginin paylaşılması olayının, son derece önemli yeni bir gönüllülük alanı olduğunu düşünüyorum. Nitekim bu yüzden biz normalde harekete geçiremeyeceğimiz alanlarda, mesela Anadolu Grubu adında bir şirketler grubu var Gerze’de kömürlü termik santral kuruyorlar, oradaki halk 10.000 kişi ayaklanmasına rağmen, medyada bunu görememekteyiz. Peki, bu bilgiyi yayanlar kimler? Bunu ortaya koyan gönüllüler işte, onlar ifşa ediyorlar bunu, onlar medya bunu görmese de halkın, herkesin bunu görmesini sağlıyor ve bu sayede insanları harekete geçiriyor. Bu gün gururla söyleyebilirim ki Greenpeace Akdeniz’in Türkiye’de 1 milyon böyle gönüllü aktivisti var. Siber aktivist diyoruz biz onlara. Bu siber gönüllüler Facebook’ta 320.000 Twitter’da 95.000 tane. Her biri işte o tıklamalarla haberleri vererek doğruların ortaya çıkmasına katkıda bulunuyorlar. Sadece bununla da kalmıyor bu tıklamalar, bir tweet ile biz Taksim’in göbeğinde 250 gönüllüyü toplayıp nükleere karşı işaret yaptık. Hepsi bir araya geldiler ve bu işareti döktüler, işte ne sayesinde oluyor bu? Siz 250 kişiyi başka hiçbir teknoloji olmadan haydi yarın toplanıyoruz diye nasıl bir araya getirirsiniz? İmkân yok, dolayısı ile bu yeni medyaya ve sosyal alandaki paylaşımlara şükrediyoruz, ümit ederim onu da ele geçirmezler.”


12 Haziran 2013 Çarşamba

#ACİLDEMOKRASİ - Cüneyt Özdemir

12/06/2013

Bir ülkede bazı şeyler aynı anda olmaya başlamışsa çok #ACİLDEMOKRASİ'ye ihtiyaç var demektir.

Bir yandan Gezi Parkı’nın içine polislerle girip mütevazı mescidi yıkıp aynı dakikalarda Avrupa’nın en büyük adliyesine çevik kuvvetle baskın düzenleyip avukatları cüppeleri üzerlerindeyken yaka paça gözaltına alıyorsanız zaten diyalog miyalog istemiyorsunuz demektir. 

* Bir yandan sanatçılara veryansın edip, işi tehdit noktasına kadar getirip, ‘hesap soracağız’ diye cadı kazanlarının altını yakıp diğer yandan Gezi Parkı eylemcileri gözünde sıfır sözü dinlenecek Hülya Avşar’ı Tarabya’daki Kıyı lokantasından Ankara’ya diyalog için çağırıyorsanız sizin amacınız zaten diyalog miyalog değilmiş demektir. 

* Camiyi yaralı insanlara açan imamı görevden alıp, göstericiye kurşun gibi gaz bombasını sıkan, kör eden polisi korumakta ısrar ediyorsanız bu işi başka türlü çözmeyi kafanıza çoktan koymuşsunuz demektir. 

* “Bazı gazeteler özgür, bazı gazeteler sansürlü olacak” diyorsanız basın özgürlüğünü çoktan rafa kaldırmışsınız demektir. 

* Kordon’da oturan zavallı kızları saçından çekip coplayan polisin ceza olarak görev yerini değiştiriyorken bu anın fotoğrafını sosyal medyada paylaşan kızların evini basıp kollarından tuttuğunuz gibi savcının karşısına çıkarıyorsanız niyetiniz baştan farklıdır demektir. 

* Yakılan araç sayılarını, tahrip edilen kamu mallarını alt alta sayıp rakamlarını açıklarken binlerce yaralanan insanın sayısı bilançonuzda yer almıyorsa zaten vicdan balatalarını sıyırmışsınız, haberiniz yok demektir. 

* Bir hiç uğruna şehit olan gencecik polise üzüldüğünüz kadar, bir hiç uğruna ölen göstericiye de canınız yanmıyorsa konuşacak zaten çok da bir şey kalmamış demektir. 

* Bütün dünyanın gözlerini diktiği, canlı yayın kameralarının 24 saat çalıştığı bir meydandaki gerilimi diyalogla çözmek yerine TOMA’yla, suyla, gazla çözmekte kararlıysanız sonrasında direnen kimseye de kızmaya hakkınız yok demektir. 

* İlk cümlede Gezi Parkı’ndakilere “Gelin benimle konuşun çocuklar” derken ikinci cümleye ‘bunlar biracı’, ‘zaten kokuyorlar’ deyip yine bildiğimiz ezbere geçiyorsanız ilk cümlenizin de zaten bir kıymet-i harbiyesi yoktur demektir. 

* Eğer bir meydandaki protestoya başka bir meydanda miting ile karşılık vermeye kararlıysanız bir ülkeyi birleştirmiyor, bölüyorsunuz demektir. 

* Benim komedyenim iyi, sizin komedyeniniz kötü olmuşsa ortada gülünecek bir şey kalmamış demektir. 

* Karşınızdakinin demokrasi istemesini ‘darbe girişimi’ diye tercüme ediyorsanız farklı dilleri konuşuyorsunuz, anlaşmanız çok zor demektir. 

* Siyasetin tartışıldığı yer Meclis’ten çıkıp parka dönüştüyse siyasi sisteminde ciddi bir tıkanma var demektir. 

* Ağaç isteyene başörtü mağduriyetini anlatmaya girişiyorsanız asıl meselenin çok uzağına düşmüşsünüz demektir. 

* Mizah gerçeği yenmeye başladıysa biber gazı yiyen kitleler korku eşiğini aşıp “Bu gaz şahane dostum” demeye başlamışsa artık iş trajediye dayanmış demektir. 

* Şehrin orta yerine barikatlar kuruluyorsa, bütün bu olan biteni “İşte demokrasimizin zenginliği” olarak tanımlama eşiğini geride bırakmışsınız demektir. 

* Kendi meydanını doldururken, otobüs kaldırırken diğer meydan dolmasın diye vapur seferlerini iptal ediyorsan içine düştüğün durum bayağı zor demektir. 

* Gazetecilerin susması değil soru sorması haber olmaya başlamışsa zaten çoktaaaaan ‘yandı gülüm keten helva’ demektir. 

* BDP’li ile ulusalcı ellerindeki bayrakları bırakmadan el ele tutuşup polisten kaçıyorsa ve tam o sırada yanlarından geçtikleri adam ülkücü işareti yaparken aynı fotoğraf karesinin içine sık sık sığmaya başlamışsa farkında olmadan kendi % 50’nin karşısındaki % 50’yi birleştirmişsin demektir. 

* Bir ülkenin sinirleri gerilmeye başladıysa, halkı tencere tava çalmaya başladıysa, başörtülüsü sokak ortasında taciz edilecek kadar baskı altındaysa emin ol bu inadın kazananı yok demektir. 

* Düne kadar İstanbul’un varoşlarında tutabildiğin marjinal gruplar Taksim’in ortasında barikat kurup canlı yayınlarda polisle çatışacak noktaya geldiyse uyguladığın güvenlik politikalarında, stratejinde ciddi bir hata var demektir. 

* Karşındakine kulaklarını tıkadıysan, senden farklı düşünen kim olursa olsun düşman bellediysen, mücadele çıtasını ‘ümüğünü sıkma’ noktasına getirdiysen haklı davanda bile haksız olacaksın demektir. 

Tüm bu saydıklarımız ve daha fazlası eğer aynı ülkede olmaya başlamışsa çok #ACİLDEMOKRASİ’ye ihtiyaç var demektir.


http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cuneyt_ozdemir/acildemokrasi-1137243