demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2013 Pazar

En kısa kitaplar - Yavuz Donat

Meclis Başkanı Cemil Çiçek anlattı... Hikâye bu ya... Adamın biri İngiltere'de kütüphaneye gitmiş.
Dünyanın "En kısa kitaplarını" istemiş.
Kütüphane görevlisi "Üç kitap" getirmiş:
1. İngilizler'in yemek kitabı... Bir sayfa. 
2. Almanlar'ın mizahı... İki sayfa. 
3. Türkler'in demokrasi tarihi... Üç sayfa.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/donat/2013/08/11/en-kisa-kitaplar

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Türkiye’de Medya Patronları Demokrasinin Altını Oyuyorlar - Yavuz Baydar - NYTimes



17 Haziran 2013 Pazartesi

Türk Demokrasi Tarihi ve Taksim’in Anatomik Analizi - Bekir Kavruk

Bekir Kavruk , 2. Abdülhamid’ten Taksim’e kadar Türk demokrasi tarihini kendine has analiz , yorum ve köprü modellemesiyle deşifre ediyor…

İki ana kutup etrafında şekillendiğini kabul edebileceğimiz Türk demokrasi tarihinin başlangıcını 2. Mahmud ( 1808 – 1839 ) dönemine kadar geri götürmek mümkündür. 1839’da tahta gelen Abdülmecid döneminde o dönemin hariciye nazırı olan Mustafa Reşit Paşa’nın teşvikiyle Avrupa’da vuku bulan Fransız devriminin İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesi’nden esinlenerek Tanzimat Fermanı ilan edilmiş bulunmaktadır.

Türk demokrasi tarihinin sembolik anlamıyla 2 ana kutup etrafında ayrışma sürecine 2.Abdülhamid döneminde ( 1876 – 1918 ) İttihat ve Terakki Cemiyetinin kurulması ile başladığını söylemek pekala mümkündür. Bu dönemde bir tarafta askerler diğer tarafta ise Osmanlı hanedanlığını temsilen Sultan 2.Abdülhamid arasında “ İstibdat dönemini “ de kapsayan inanılmaz mücadelenin tarih kitaplarında ayrı bir yeri vardır.

Eğer Türk demokrasi  tarihini İstanbul Boğaz Köprüsü gibi modelleyecek olursak bu köprünün doğu – batı , Avrupa – Ortadoğu , İslam – Hristiyanlık gibi dinler, yaşam tarzı ve kültürler arası Türkiye’ye bulunmaz jeopolitik ve jeostratejik bir nimet sunduğunu görmek mümkündür. Bu Köprünün Avrupa ayağı ile Asya (Ortadoğu) ayaklarını değer ve kavramlar olarak puzzle parçaları gibi derleyip şematik tasnif edecek olursak “ birbirlerine karşı sürekli vesayet  mücadelesi içersinde olan “ 2 kutup arasında aşağıdaki çok ilginç resim ortaya çıkmaktadır:

Avrupa ( Sol ) Ayağı  …………  KÖPRÜ  …………  Ortadoğu ( Sağ ) ayağı

1- Mustafa Reşit Paşa , batılılaşma…                   1- Sultan Abdülmecid



2- İttihat ve Terakki , Askerler , Darbeler               2- Sultan 2.Abdülhamid , “ İstibdat Devri “



3- Kentli , modernleşme ve değişim yanlısı           3- Kırsal muhafazakar Ortadoğu kültürüne

    Avrupa kültürüne yatkın nüfus…                            yatkın nüfus ( Tahmini : %66 )      

    (Tahmini : %33) Sembolik: Beyaz Türkler             Sembolik : Zenci Türkler



4- Misaki Milli sınır ve bütünlüğü koruma              4- Osmanlı Tipi ( Emperyal ) bir gücü

    Refleksi , Cumhuriyet                                             yeniden inşaa etme rüyası



5- Cumhuriyet Halk Fıkrası ( CHF )                       5- Terakki Perver Cumhuriyet Fıkrası-TCF

    Sonradan CHP , İnönü , Ecevit                              Kazım Karabekir vs.. Daha sonra :

                                                                                   DP ( Menderes) , AP ( Demirel )

                                                                                   ANAP ( Özal ) , SP ( Erbakan )



6- Politikacıların gerektiğinde istismar                   6- Din , Allah , Cami  , Osmanlı kavramları

    Malzemesi : Kemalizm adı altında                         altında yapılan istismarlar…

    Atatürk’ü kullanma…



7- Karşı tarafı suçlama objesi :                              7- Karşı tarafı suçlama objesi :                        

    İrtica , Dincilik…                                                     Dinsizlik ..



8- Sembolik İçki : Rakı , Bira ..                              8- Sembolik İçki : Ayran , Şerbet…

    Sembolik Marş : 10.Yıl Marşı                                 Sembolik Marş : Mehter marşı

    Sembolik Giyim : Moda , Dekolite                          Sembolik giyim : Türban , Tesettür

    Tercihi Sistem : Parlamenter laik Sistem               Tercihi Sistem : ( Osmanlı tipi federal )

                                                                                    başkanlık sistemi…



9-  Sembolik Eğitim Modelleri :                             9- Sembolik Eğitim Modelleri :

     Köy Enstitüleri , Halk Evleri ,                                 İmam Hatip Okulları , Tarikatlar

     Cumhuriyet Okulları



10- Sembolik sanat kültür : Bale ,                        10- Sembolik sanat Kültür : İlahiler ,

      Klasik Müzik , Modern Folk , Pop ,                      Arabesk , dini motifli sanat ve etkinlikler

      Rock , Dans , Disko , Mizah , Tiyatro

      Modern Sanat ve Mimari



11- Gençliğinin sembolik davranış refleksi :        11- Gençliğinin sembolik davr. Refleksi :

      Otoriteye başkaldırı , düzen değiştirme ,             Otorite , Lider arama , Güce tapma

      Devrim refleksi…                                                 eğilimi ( vur de vuralım , yık de yıkalım.)

                                                                                   Düzeni koruma ve “yedirmeyiz” refleksi..

12- Suçlu hep aynı : Dış mihraklar, ABD vs..       12- Suçlu hep aynı : Dış Mihraklar , ABD vs…

    (halbuki iğneyi kendine çuvaldızı başkasına..)



13- Taksim : Cumhuriyet ( Atatürk ) anıtı…          13- Osmanlı ( Abdülhamid) Topçu Kışlası.

Bu Boğaziçi Köprüsü modellemesine eklenmesi gereken  “ doğruya doğru “ aşağıdaki hususların göz önünde bulundurulmasında özellikle yarar vardır :

a )  Allah , Din , Atatürk , Cumhuriyet , Osmanlı , Cami gibi kavramlar gerçekte çoktan halka  mal olmuş kavramlardır ve kimsenin tekelinde olamaz.. Bu kavramlar etrafında sürekli  istismar, duygu sömürüsü ve çatışma kültürü Türk toplumuna maalesef çok zaman ve kan   kaybettirmektedir.. Taksim Gezi parkı eylemlerinin başını çeken “ Y- Nesli gençleri “ bunu halen Türkiye’de iktidar nesli olan kuralcı ve otoriter “ Baby Boomer “ nesline  AKP’siz dine , CHP’siz Ata’ya , MHP’siz vatana , BDP’siz kürde sahip çıkarız diyerek artık bıkmış olan halkın diline tercüman olmuşlardır. Ayrıca Nazım Hikmet’in dünyaca ünlü “ yaşamak bir ağaç  gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine “ formülü ile gerçek demokrasi ve özgürlük özlemini tarihe  kazımışlar ve Türk toplumun bu anlamsız istismar ve çekişmelerden artık çok yorulduğunu ilan etmişlerdir

b )  Sağdan sol demokratlara , Müslüman demokratlardan liberal demokratlara kadar toplumun farklı kesimlerinin demokratları yukarıda modellenen köprünün halatlarını teşkil etmekte olup , bu iki ayak arası bağları sağlayarak köprünün ayakta durmasını sağlamaktadırlar.. AKP milli görüşün İslam eksenine demokrasiyi ekleyerek Türkiye’yi Ortadoğu’ya model olarak sunma arzusunda olan ABD , AB ve demokrasi özlemindeki Türk liberal demokratların desteğini alarak askeri vesayet dönemine son vermiş ancak bu kez maalesef kendi vesayetlerini kurma eğilimlerine girerek Türkiye’nin Avrupa ayağını çökertme noktasına getirmişlerdir..

c )  Çoğu devlet eliyle yaratılan büyük sermaye sınıfında acı gerçek şudur ki  öncelikli eğilim maalesef ranttan yana olduğu için onlarda halkın demokrasi ve özgürlük özlemleri  genellikle 2. planda kalmıştır.  Feodal kökenli ve sonradan palazlanan bir kısım büyük sermaye sınıfı ise insan , şehirleşme , estetik , kültür ve çevre ilişkilerinde vahşi kapitalizmin en kötü örneklerini sergilemekten hala kaçınmamaktadırlar..

d )  Her iki grup arasında Osmanlıdan bu yana duruma göre mutasyona uğrayıp kılıf değiştiren bürokrasi , iş , sanat , adaletten medyaya kadar geniş yelpazede “ padişahım çok yaşa diyen “ ama gerçekte paraya tapan dalkavuklar sınıfı en tehlikeli gruptur.  Tuttukları dev aynaları ile lider ya da politikacıların yanılmalarına sebep oldukları gibi bazılarının ruh sağlıklarının da ciddi  bozulmalarına yol açıp , ülkeye büyük zararlar vermeye hala devam etmektedirler..  Bu omurgasız yalakalar sınıfının bazıları işi öyle ilerletip profesyonelleşmiştir ki adeta toplumun tuvalet kağıdı yerine konulsalar dahi belki de hayatta kalmalarının zorunlulukları gereği yarabbi şükür demekten kaçınmamaktadırlar…

e )  Türk demokrasi tarihinde özellikle politika , adalet ve güvenlik mekanizmalarında yer alan görevlilerin bir kısmı maalesef  2000 yıllık tarihi ve geçmişi olan devletin değil dönemsel iktidarların aşırı ihtiras ve yüksek egolara dayalı isteklerini icra etme yoluna girerek bu tarihi süreçlere çok zarar vermişlerdir..

f ) Türk demokrasinin kültür bazında yaşadığı en büyük problemi toplumun oldukça önemli bir kısmının gerçekte “ yarı demokrat yarı feodal “ olmaları dolayısıyla özgürlük ve demokratlıklarını kendilerine, baskı ve hatta zulmü ( faşizmi ) karşısındakilere uygulama yoluna girme eğilimleridir.. Bu şizofrenik iki yüzlülük bazılarında öyle inanılmaz bir hastalık halini almıştır ki Allaha karşı dahi ne derece iki yüzlü ve riyakar olduklarının dahi farkında değildirler.. Bu bol egolu acı gerçek toplumun günlük yaşamında aile , sokak , trafik ve  politikaya kadar yansımalarını göstermekte ve oluşan inanılmaz vakalar  basını bazen günlerce meşgul etmektedir..

 g )  Gezi park olayları sonrası öncelikli Y-Neslinden oluşan Türk gençliği bir anda çıtayı öyle yükseltmiştir ki Türkiye’de her partiden durumu hala anlayamayıp “ jetonu bir türlü düşmeyen “ kendisini sanki kraliyet ailesinin bir ferdi gibi imtiyazlı hisseden birçok politikacının gerçekte modasının nasıl çoktan geçtiği , hız çağının çok gerisinde kalıp , ne derece yetersiz ve sığ kaldıkları ortaya çıkmıştır. Üstelik olaylar uluslararası arenaya ( Üst Lige ) taşındığında yine ne derece amatör , eğitimsiz ve acemi olduklarını görmek özelikle yüksek eğitim ve derinlik sahibi entelektüelleri şaşkınlığa uğratmıştır..

SONUÇ :

Türkiye’nin tarihi boyunca en büyük şansı  jeopolitik , jeostratejik ve jeokültürel bir köprü özelliğine sahip olması olup , Atatürk gibi bir dâhinin daha 100 yıl öncesinden fark ettiği budur. Atatürk yaptığı devrim ve reformlarla Türkiye köprüsünün zayıf olan Avrupa (batı ) ayağını güçlendirmek istemiştir. Eğer örneğin Avrupa ayağı tekrar zayıflatılmaya çalışılırsa Türkiye’nin dünyaya örnek olan bu model köprünün sadece Ortadoğu ayağı ayakta kalır ve sonunda allah vergisi olan bu köprü çöker.

Almanların dahi turbo motor ve turbo ekonomi olarak çoktan görüp gıpta ettiği bu motorunun çalışması için 2 kutbun kesinlikle sürekli çatışma değil işbirliği yapması gerekmektedir. Bu işbirliğinin gerçekleşmesi ise karşılıklı olarak birbirlerini kayıtsız şartsız kabul ederek ve laiklik anlayışını daha da genişletip geliştirerek seküler - demokratik alanda anayasal güvenceye almaları gerekmektedir.

Çatışma ve idamlarla dolu Türk demokrasi tarihimizde son Taksim Gezi Parkı olaylarından da çıkarılacak en büyük ders toplumun  kültürel , sosyal , etnik , dini vs.. farklı tüm katmalarının ortak yaşam alanı olan gerçek anayasal özgürlük ve  demokrasi platformunda bir araya gelip yaşamayı öğrenmelerinden geçmektedir.

Özelikle  politikada anlamsız , gereksiz gerilim ve güç gösterilerine yol açan egoların ön plana çıkmaması için 2000 yılık Türk devletinin sorumluluğunu son 140 yılda vuku bulan kısır döngü ego ve çatışmaların ötesine taşıyabilecek yüksek bilgi ve derinlik sahibi , rasyonel , zeki , objektif , uzlaşmacı , akıl selim sahibi bireylerin inisiyatifi elde tutmaları gerekmektedir


http://www.dunya.com/turk-demokrasi-tarihi-ve-taksimin-anatomik-analizi-195455h.htm

12 Haziran 2013 Çarşamba

#ACİLDEMOKRASİ - Cüneyt Özdemir

12/06/2013

Bir ülkede bazı şeyler aynı anda olmaya başlamışsa çok #ACİLDEMOKRASİ'ye ihtiyaç var demektir.

Bir yandan Gezi Parkı’nın içine polislerle girip mütevazı mescidi yıkıp aynı dakikalarda Avrupa’nın en büyük adliyesine çevik kuvvetle baskın düzenleyip avukatları cüppeleri üzerlerindeyken yaka paça gözaltına alıyorsanız zaten diyalog miyalog istemiyorsunuz demektir. 

* Bir yandan sanatçılara veryansın edip, işi tehdit noktasına kadar getirip, ‘hesap soracağız’ diye cadı kazanlarının altını yakıp diğer yandan Gezi Parkı eylemcileri gözünde sıfır sözü dinlenecek Hülya Avşar’ı Tarabya’daki Kıyı lokantasından Ankara’ya diyalog için çağırıyorsanız sizin amacınız zaten diyalog miyalog değilmiş demektir. 

* Camiyi yaralı insanlara açan imamı görevden alıp, göstericiye kurşun gibi gaz bombasını sıkan, kör eden polisi korumakta ısrar ediyorsanız bu işi başka türlü çözmeyi kafanıza çoktan koymuşsunuz demektir. 

* “Bazı gazeteler özgür, bazı gazeteler sansürlü olacak” diyorsanız basın özgürlüğünü çoktan rafa kaldırmışsınız demektir. 

* Kordon’da oturan zavallı kızları saçından çekip coplayan polisin ceza olarak görev yerini değiştiriyorken bu anın fotoğrafını sosyal medyada paylaşan kızların evini basıp kollarından tuttuğunuz gibi savcının karşısına çıkarıyorsanız niyetiniz baştan farklıdır demektir. 

* Yakılan araç sayılarını, tahrip edilen kamu mallarını alt alta sayıp rakamlarını açıklarken binlerce yaralanan insanın sayısı bilançonuzda yer almıyorsa zaten vicdan balatalarını sıyırmışsınız, haberiniz yok demektir. 

* Bir hiç uğruna şehit olan gencecik polise üzüldüğünüz kadar, bir hiç uğruna ölen göstericiye de canınız yanmıyorsa konuşacak zaten çok da bir şey kalmamış demektir. 

* Bütün dünyanın gözlerini diktiği, canlı yayın kameralarının 24 saat çalıştığı bir meydandaki gerilimi diyalogla çözmek yerine TOMA’yla, suyla, gazla çözmekte kararlıysanız sonrasında direnen kimseye de kızmaya hakkınız yok demektir. 

* İlk cümlede Gezi Parkı’ndakilere “Gelin benimle konuşun çocuklar” derken ikinci cümleye ‘bunlar biracı’, ‘zaten kokuyorlar’ deyip yine bildiğimiz ezbere geçiyorsanız ilk cümlenizin de zaten bir kıymet-i harbiyesi yoktur demektir. 

* Eğer bir meydandaki protestoya başka bir meydanda miting ile karşılık vermeye kararlıysanız bir ülkeyi birleştirmiyor, bölüyorsunuz demektir. 

* Benim komedyenim iyi, sizin komedyeniniz kötü olmuşsa ortada gülünecek bir şey kalmamış demektir. 

* Karşınızdakinin demokrasi istemesini ‘darbe girişimi’ diye tercüme ediyorsanız farklı dilleri konuşuyorsunuz, anlaşmanız çok zor demektir. 

* Siyasetin tartışıldığı yer Meclis’ten çıkıp parka dönüştüyse siyasi sisteminde ciddi bir tıkanma var demektir. 

* Ağaç isteyene başörtü mağduriyetini anlatmaya girişiyorsanız asıl meselenin çok uzağına düşmüşsünüz demektir. 

* Mizah gerçeği yenmeye başladıysa biber gazı yiyen kitleler korku eşiğini aşıp “Bu gaz şahane dostum” demeye başlamışsa artık iş trajediye dayanmış demektir. 

* Şehrin orta yerine barikatlar kuruluyorsa, bütün bu olan biteni “İşte demokrasimizin zenginliği” olarak tanımlama eşiğini geride bırakmışsınız demektir. 

* Kendi meydanını doldururken, otobüs kaldırırken diğer meydan dolmasın diye vapur seferlerini iptal ediyorsan içine düştüğün durum bayağı zor demektir. 

* Gazetecilerin susması değil soru sorması haber olmaya başlamışsa zaten çoktaaaaan ‘yandı gülüm keten helva’ demektir. 

* BDP’li ile ulusalcı ellerindeki bayrakları bırakmadan el ele tutuşup polisten kaçıyorsa ve tam o sırada yanlarından geçtikleri adam ülkücü işareti yaparken aynı fotoğraf karesinin içine sık sık sığmaya başlamışsa farkında olmadan kendi % 50’nin karşısındaki % 50’yi birleştirmişsin demektir. 

* Bir ülkenin sinirleri gerilmeye başladıysa, halkı tencere tava çalmaya başladıysa, başörtülüsü sokak ortasında taciz edilecek kadar baskı altındaysa emin ol bu inadın kazananı yok demektir. 

* Düne kadar İstanbul’un varoşlarında tutabildiğin marjinal gruplar Taksim’in ortasında barikat kurup canlı yayınlarda polisle çatışacak noktaya geldiyse uyguladığın güvenlik politikalarında, stratejinde ciddi bir hata var demektir. 

* Karşındakine kulaklarını tıkadıysan, senden farklı düşünen kim olursa olsun düşman bellediysen, mücadele çıtasını ‘ümüğünü sıkma’ noktasına getirdiysen haklı davanda bile haksız olacaksın demektir. 

Tüm bu saydıklarımız ve daha fazlası eğer aynı ülkede olmaya başlamışsa çok #ACİLDEMOKRASİ’ye ihtiyaç var demektir.


http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cuneyt_ozdemir/acildemokrasi-1137243

Demokrasinin Meydanı - Başbakan’ın Sokağı - Cengiz Çandar

12 Haziran 2013

Tayyip Erdoğan’ı dün dinlerken bir hesapladım; 10 gün içinde 15 ya da 16 kez (17 de olabilir) dinlemişim.
10 gün yani 31 Mayıs-1 Haziran’daki gelişmelerden itibaren. İlk konuşması İstanbul’da 1 Haziran günü öğledensonra TİM’de idi. Gezi Parkı’nda polisin sabah baskınını savunmuş, “orantısız kuvvet kullanılması” iddialarını soruşturacağını söylemiş ve polisin elbette ki Gezi Parkı’nda bulunacağını açıklamıştı.
O konuşmasından bir buçuk saat kadar sonra, polis, aniden Taksim’i ve çevresini boşalttı. Gelişmeler bambaşka bir evreye girdi. Boşaltma emrinin Tayyip Erdoğan’dan gelmiş olabileceğini kimse düşünmedi. Bildiğim kadarıyla, o emri o vermedi.
Polisin Taksim’i terketmesinden sonra birkaç kez daha konuştu Başbakan. En kötü iz bırakanı, “yangına benzin döken” cinsinden olanı Pazar günü akşamüstü bir televizyon kanalına verdiği mülakat oldu. Ertesi gün Kuzey Afrika seyahatine çıkarken “Yüzde 50”yi evlerinde zor tuttuğunu” söyleyip, bir Başbakan’ın asla söylememesi gereken bir “tehdit”i arkasında bırakıp, ülkeden ayrıldı.
Geçen hafta Pazartesi gününden Cuma sabahının ilk saatlerinde Türkiye’ye dönene dek, ülke bir nebze rahatladı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Vekili Bülent Arınç, “kriz”e ilişkin olarak ön alınca ve Başbakan’ın sesi işitilmeyince, “çözüm umutları” canlanır gibi oldu.
Recep Tayyip Erdoğan, Tunus’tan İstanbul’a dönüşüne birkaç saat kala, ağzını bir açtı; borsa tepetaklak oldu, dolar ve euro yükseldi. Ve, bir döndü pir döndü. İstanbul Atatürk Havaalanına, Ak Parti İstanbul İl Teşkilatı’nın lojistik desteğiyle gece yarısı yığılan ve “Yol Ver Gidelim, Taksim’i Ezelim”, “Ya Allah Bismillah, Allahu Ekber” tezahüratlarıyla kendisini selamlayan “evde tutmakta zorlandığı yüzde 50”nin temsilcileri önünde coştu. Birkaç saat sonra, sabaha karşı, evinin önünde konuşanlara da gaz verdi. Cuma öğledensonra AB temsilcileri önünde onları şaşırtan bir üçüncü konuşmayı 24 saatin içindeki dördüncü konuşma olarak sığdırdı.
En görkemli gösterisi ise Pazar günü Mersin-Adana hattında ve daha da önemlisi Ankara Esenboğa havaalanı ile 25-30 kilometre uzaklıkta şehrin girişindeki Akköprü arasında yaptığı konuşmalardı. Coşkulu topluluklar önünde, Mersin ve Adana’da birer, Ankara’da dört konuşma birden yaptı. Hepsini tüm  ana televizyon kanalları canlı yayınladı. Bir günde Tayyip Erdoğan’ı 6 kez dinlemiş oldum/olduk. Bir de dün grup toplantısında konuştu.
Konuşmalarının tümünün içeriği aynı, öfke dozu ise yerine göre ayarlanıyor. Aklı başında herhangi bir insanın Başbakan’ı dinlerken ne hissedebileceğine ilişkin, en doğru değerlendirmeyi önceki gün T24’e konuşan ve inançlı, dindar bir kadın yazarın, Hidayet Şefkatli Tuksal’ın “Erdoğan’ın günde üç seferi bulan konuşmalarına tanık olduğunuzda ne hissediyorsunuz?” sorusuna verdiği cevapta okudum. Şöyle diyordu:
“Barış öncesi milliyetçi jargon yükselince Başbakan’ı hiç dinleyemedim. Barış süreci başladıktan sonra umutlandım ve dinleyebilir hale geldim. Başbakan’ın herkese sürekli laf yetiştiren adam görüntüsü, ağırlığıyla da çelişiyor. Sürekli bağıran çağıran bir adama dönüştü...
Tayyip Erdoğan’ın son dönem performansı, dış dünyada ona en çok destek vermiş olan insanları da kaybetmesine yol açıyor. T24, İsrail’i en fazla rahatsız eden ve Tayyip Erdoğan’ı hep desteklemiş iki çok önemli tarihçiye, Prof. Avi Shlaim’a ve İlan Pappe’ye Başbakan’ın “süreçteki tavrını ve olayların başta Filistin olmak üzere Arap dünyasındaki olası yansımaları”nı soruyor.
Shlaim’ın cevabı: “Tayyip Erdoğan, 2008-2009 Gazze Savaşı sonrası İsrail’e karşı takındığı net tutum sebebiyle sadece Filistin’de değil, tüm Arap dünyasında, Filistinlilerin özgürlük, demokrasi ve adalet taleplerini dile getirmesiyle büyük popülerlik kazanmıştı. Bugün, kendi ülkesinde barışçıl gösterileri acımasızca bastırması Erdoğan’ın samimiyeti konusunda büyük şüpheler uyandırmakta ve çifte standart suçlamalarını haklı kılmaktadır. Bu tavrı, Erdoğan’ın adını sadece Arap dünyasında değil, tüm dünyada lekeleyecektir... Şu an Erdoğan’ın eski, otoriter Arap diktatörlerinden hiçbir farkı kalmamıştır. Bunun sonucunun da bölgede ve tüm dünyada kendisi ile ilgili oluşacak hayal kırıklığı olması kaçınılmazdır.
İlan Pappe ise, Tayyip Erdoğan’ın Filistin halkına verdiği desteğin “elbette takdir edileceğini” ifade ettikten sonra, “Ancak, bu, Erdoğan ve hükümetinin Türkiye’de insan haklarına aykırı davrandıklarında şiddetle eleştirmeleri gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. Filistin’deki zulme son vermek için tüm dünyanın desteğini kazanmaya çalışan bizler, dünyanın hiçbir yerinde zorbalığın yanında olamayız. Türkiye’deki vaziyeti nasıl değiştirebileceğiniz konusunda size akıl verecek konumda değilim ama hayatını, tüm zamanını ve enerjisini Filistin halkının maruz kaldığı 100 yılı aşan baskının sona ermesine adamış biri olarak, benzer bir zulme uğrayan kim olursa olsun yanında olacağımı söylemek isterim.” diye konuşmuş.
Bu isimlere ve söylediklerine kulak verin derim. Kalkıp, Gezi Parkı eylemlerini, “Ergenekon, CHP, dış güçler ve faiz lobisi” gibi ipe sapa gelmez düşmanlar icat ederek izah ederseniz, olan-biteni “uluslararası komplo”ya bağlarsanız ve buna karşı koymak gerekçesiyle devlet gücünün yanısıra “evde tutmakta zorlandığınız yüzde 50”yi de sokaklara döküp, Türkiye’nin içinde sizi eleştirenleri, size “doğru yola” çağıranları belki sindirebilirsiniz ama dünyadaki karizmanızı da çizdirirsiniz.
Son günlerin en önemli değerlendirmelerinden birini de, Prof. Nilüfer Göle sundu. “Meydan ve sokak” ayrımı yaparak. Nilüfer Göle, Başbakan’ın Kuzey Afrika gezisinden döndükten sonra “meydan demokrasisi”nden değil “sokaktan yana” ağırlık koyduğunu belirtti.
Nilüfer Göle, Gezi Parkı’nı “Meydan hareketi” olarak niteleyerek, bunun niçin “demokratik” olduğunu anlatıyor. Ardından “Bireysel özgürlükleri daraltan bir kamu düzeni, orantısız güç kullanan güvenlik anlayışı da demokrasiye uymaz.‘Gezi Meydan Hareketi’ kamusal alanın nefes almasını sağladı, demokrasiyi zenginleştirdi” diyor. Ekliyor: “Sokak hareketini tek tip kalabalıklar, çoğunluklar oluşturur. Meydan hareketini oluşturanlar ise aktif azınlıklardır.
Tayyip Erdoğan “sokağı” harekete geçirmeyi politika olarak seçti. Hafta sonu yapılacak Ankara ve İstanbul mitingleri, bu politikanın zirve noktası olacak.
Bu arada, Başbakan bugün isimlerin nasıl belirlendiğinizi bildiğimiz ve doğru olmayan bir yöntemle oluşturulan kişileri içeren bir heyetle görüşecek. Gezi Parkı konusunu görüşecek. Bu görüşmeye bir gün kala polis Taksim’e girdi.
Başbakan’ın bugün “Gezi Parkı temsilcileri” ile görüşmesinin olumlu sonuçlarından, izlediği politikaya bakarak, ne yazık ki, çok umutlu değilim.Yanılmayı çok isterim. Bana öyle geliyor ki, Tayyip Erdoğan, bugün Gezi Parkı temsilcileri olduğu iddia edilen (aralarında Gezi’ye hiç ayak basmayanların bulunduğu) heyeti de kabul ettikten; yani “daha ne yapayım; günah benden gitti” diyebilecek duruma geldikten sonra, Taksim’e nasıl girildiyse, Gezi Parkı’na da öyle girilmesi ihtimali yabana atılır cinsten değildir.
Bize gelince, özgürlüklerden ve demokrasiden yana durmaya devam edeceğiz. Bir zamanlar, Tayyip Erdoğan’a tam da bu nedenle destek olmuştuk...