kürtçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kürtçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2013 Salı

Kürtçede alfabe tartışmaları: Arap (Kuran) mı Latin mi?


Sedat Yurttaş

Kürtçede kullanılan alfabelerden hangisinin, “Arap alfabesi mi Latin alfabesi mi Kürtçeye daha uygun” tartışmaları, esasında çok uzun bir zamandan beri Kürtçenin çeşitli diyalektlerinde yazanlar arasında süren bir tartışma. Geçmişten bugüne, gerek kuzeyde (Bakûr) gerekse güneyde (Başûr) çok sayıda toplantı, seminer, konferans ve sempozyumlar yapıldı. Konuyla ilgili sayısız tartışma ve değerlendirme bulmak mümkün. 

Kuzey ve güney kavramlarını kullanmamızdan kasıt, Kürtçenin en yaygın konuşulan-yazılan-çizilen lehçesi ‘Kûrmancî’nin (Behdînî-Irak Kürtlerinin deyimi ile) kuzeyde buna Rojava’nın (batının) tümü ile Rojhilat’ın (doğunun) da bir bölümünün dahil olacak şekilde konuşulması, ‘Soranî’ lehçesinin ise güneyde ağırlıklı olarak Süleymaniye merkezli olmasına karşın Irak Kürtlerinin özellikle 1920’lerden bu yana eğitim dili olarak tümünün arasında yaygınlaşan lehçesi olması. Elbette her iki lehçeye Dersim, Elazığ, Erzincan, Bingöl ve Diyarbakır gibi illerin çok sayıdaki ilçesinde konuşulan ‘Zazakî’yi de eklemek gerek. 

Yani ‘Zazakî, Soranî, Kûrmancî’ ve İran Kürtlerinin bir bölümü arasında konuşulan ‘Goranî’den her biri, ayrı bir dil midir yoksa her biri aynı dilin birer lehçesi midir? 

Soruya, aralarında çok sayıda dilbilimcinin de olduğu kişi ve çevreler Kürtlerin ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel açıdan tarihsel olarak gördükleri tanımsız zulümle geri bırakıldıklarını, bu nedenle de son on yıllardaki hak ve özgürlük mücadelelerinin başarıya ulaşmasının yegâne şartının aralarındaki birliği güçlendirmek olduğuna inanarak benim gibi ‘tek dilin lehçeleri’ cevabını verirler. Ancak diğer bir politik eğilimle aralarında kimi dilbilimcilerin de olduğu görüşe göre her biri kendi başına bir ‘dil’dir. 

‘Lehçe’ nitelendirmesi, doğal olarak dilin ve bunun en önemli unsuru olan ‘alfabe’nin ortaklaştırılmasını, standartlaştırılmasını ve böylece yakınlaşma ve birliğin güçlendirilmesini savunur, esas alır. Ancak ayrı ‘dil’ savunmasını yapanların doğal birlik derdinden ziyade ‘ayrılık’ları öne çıkarmak, esas almak gibi bir eğilimleri ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla yapılan tartışma bu açıdan da önemli. 

Tartışmanın ilk defa Türkiye’deki üniversiteler arasında, akademik çevreler arasında yapılıyor olmasının ayrı bir yere kaydedilmesi gerekir. Diğer yandan anlaşıldığı gibi tartışma yarının Kürtçesinin hangi seyri edineceği, nasıl bir gelişim çizgisi sürdürmesi, yani muhtemel ‘kaderinin tayini’ anlamında bir niteliğe sahip. Tıpkı yola çıkan bir trenin, daha ilk anda yapılacak makas değişikliği ile alacağı yolun belirlenmesindeki gibi. 

Adem Balta’nın AA (Anadolu Ajansı) çıkışlı haberinde “Muş Alparslan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nihat İnanç, Arap harflerinin Kürtçeye daha uygun olduğunu ve bundan sonra Arap harfi ağırlıklı bir eğitime geçeceklerini bildirirken Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Vecihî Sönmez ise Latin alfabesinin kullanılmasının daha eğitici ve anlaşılır olacağını belirtti. Mardin Artuklu Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Kadrî Yıldırım da Kürt yazar ve aydınlarının eserlerinin yüzde doksanını Latin alfabesiyle yazdığını, Kürtçenin grameri ve imlasının bu alfabe doğrultusunda nispeten standart bir yapıya kavuştuğunu ve Kürt klasiklerini anlamak için bir alfabe değişikliğine gitmeye gerek duymadığını belirterek Latin alfabesinden yana tavır koydu” denilmekteydi. 
Tartışmanın ‘TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda ‘Devletin dili’ ve ‘Anadilde eğitim’ tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde yapıldığını da gözden kaçırmamak gerekir. Yine tartışmanın, Türkiye gibi Kürtçe denilince akla her düzeyde yasakların, baskıların, soruşturma, yargılama ve cezalandırmaların geldiği, milyonlarca mağdurunun söz konusu olduğu, uzun ve derin demokratikleşme sancıları çeken bir ülkede olduğunu da unutmamak gerekir. Tartışma akademik düzeyde kalmayacak kadar doğrudan hayata dokunan ve milyonların talepleriyle ilgili sonuçlar doğuran, bu haliyle de bilimsel zeminde yer aldığı kadar hayatın her zerresinde hükmünü daha tartışıldığı anda ortaya koyan son derece açık ve net bir politik tartışma olarak görülmek durumunda. 

Nedeni şu: Her dil gibi Kürtçe de ‘canlı bir varlık’tır. Çok çeşitli kaynaklardan ‘beslenmek’ ve beslendiği oranda ‘sosyal’ bir varlık olması itibariyle de ‘beslemek’ durumundadır. Sürekli bir değişim ve gelişim içinde olmak, baş döndüren bilimsel ve teknolojik gelişmelere olabildiğince paralel, yeniden üretmek zorundadır. Ancak o zaman, o dili konuşan-yazan kişi ve toplulukların kimlik ve kişiliğine katkıda bulunabilir bir araç niteliği kazanır. Bu da o araca ve ilgili kaynaklara ulaşılmasının kolaylığı ve yaygınlığı ile doğrudan ilgilidir. Eğer öngörülen ‘tren hattı’yla bir yere ulaşma, yaygınlaşma ve kendini yeniden üretme güç ve yoğunluğunu kazandırmıyorsa, tam da orada, durup düşünmek gerekir. Çünkü aksi halde, dil kendisini ve ilgililerini kurumaya ve kurutmaya mahkûm bir karakter kazanır. 
Türkçede olduğu gibi Kürtçede de Latin alfabesine geçilmiş olması, geçmişle bugün arasında bir kopukluk olmasının yanı sıra, ilk edebi ürünlerin orijinallerini doğrudan anlamak ve özümsemekle bütün bir tarihi geçmişte yer alan kaynaklara ulaşılması bakımından sorunlar yaratmış, kısmen yaratmayı sürdürecektir. Ancak Kürtçenin muhtemelen çok derin bir siyasal tercih olarak akademinin ‘en derin mahfilleri’ne mahkûm edileceği bir alfabe tercihinin ‘Arap harfleri’ ya da kullanıldığı üzere ‘Kuran alfabesi’ni masum bir bilimsel tercih olarak da kimse Kürtlere bilimsel tez diye sunmamalı! Bu önerinin varsayalım ki kabulü halinde kaç kişi gerçekte Kürtçe öğrenme, öğretme ve gerçek anlamda dili haline getirmeyi ne kadar sürede başaracaktır? Ayrıca Kamuran Bedirxan Kürtçe için Latin alfabesi önerdiğinde, daha ‘Harf 
İnkılabı/Devrimi’ yapılmamıştı. 

Kaldı ki, Kürtler sadece Arap ve Latin değil, “Çivi yazısı, Avesta alfabesi, Arami alfabesi, eski Pehlevi alfabesi, Masi Sorati alfabesi, Yezidi Kürtlerin kullandığı alfabe ve Kril alfabesi” de kullanmışlardır. Buna rağmen bugün Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde Latin alfabesine kademeli geçişi savunan çok sayıda konunun uzman ve ilgilisi vardır. 

Kanımca, en iyi niyetli bakışla bu önerme ancak ‘Şark usulü bir ultra fantezi’ olur! Bu konudaki ısrarcılık ise ister istemez akla ‘Berlin Şark Akademisi’ tarafından 1935 yılında yayımlanan ‘Kürdler-Tarihi ve İçtimai Tetkikat’ı isimli bilimsel (!) çalışmanın sahibi ‘Dr Friç’i yani ‘Habil Adem’i ya da en gerçek adıyla ‘Naci İsmail Pelister’i; ‘sözde bilimsel yayın yapan Osmanlı Milli Emniyet görevlisi, İttihatçı’yı getirir!

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/sedat_yurtdas/kurtcede_alfabe_tartismalari_arap_kuran_mi_latin_mi-1149886

3 Eylül 2013 Salı

Türkiyeli Kürtler neden hep teşekkür eder?


Amerika'dan İngiltere'ye, Hollanda'dan Arap ülkelerine küresel popüler kültürün yerel yetenekleri keşfettiği yarışmalar zincirine bu yıl Kürdistan eklendi. İngiltere'de ‘The Voice', Türkiye'de ‘O Ses Türkiye' adlarıyla anılan şov programının Kürdistan versiyonundan, Xoştrin Deng'den (En Güzel Ses) bahsediyorum.
Tabii söz konusu coğrafya Kürdistan olunca, yaşamın diğer temel alanları gibi sanat ve popüler kültür de parçalı bir hal arz ediyor. Yarışma, Irak Kürdistanı'nın Süleymaniye şehrinden NRT2 Televizyonu ekranlarından yayınlanmakta. Programda sıkça tekrarlanan “Kürdistan'ın her dört parçasına” sloganı, yarışmanın sınırötesi ancak millî niteliğini özetler mahiyette. Yarışmacıların çoğu Irak ve İran Kürdistanlarından ve Süleymaniye, Hewlêr (Erbil), Sine şehirlerinden dolayısıyla Kürtçenin Sorani lehçesinin çoğunluk tarafından anadil olarak konuşulduğu bölgelerden. Yakın dönemin coğrafî-tarihî ilişkileri ve lehçe ortaklıkları göz önüne alındığında, ilk bakışta anlaşılabilir bir durum bu. Yarışmacıların bölgesel dağılımına bakıldığında, en büyük Kürt nüfusa sahip ülke olan Türkiye'den, aynı oranda Kürt yarışmacı yer almıyor olsa da gözle görülür oranda Türkiyeli Kürt yarışmacının katıldığı söylenebilir. Dikkatimden kaçmamışsa, yarışmacılar arasında Suriyeli Kürt yok. Bunda, Suriye'deki iç savaşın ve Suriyeli Kürtlerin silahlı ve sivil mekanizmalarla, özerk yönetim kurma hazırlıklarının rol oynadığı düşünülebilir. Yer alsalardı, Türkiyeli ‘Kurmanc' Kürtlere linguistik açıdan ortaklık edebilecek bir kitleden bahsediyor olabilecektik.  
Yarışmanın dört jüri üyesinin üçü, Türkiye'de konuşulmayan Sorani lehçesini, diğeriyse Irak Kürdistanı'nın kuzeyinden (Türkiye'nin Kürt şehirlerine sınırdaş, Türkiyeli Kürtlerle aynı lehçe olan) Bahdini'yi yani Kurmanci'yi konuşuyor. Türkiyeli yarışmacılar, ‘Bakuri Kürdistan' yani Kuzey Kürdistanlı olarak adlandırılıyor ve yarışma boyunca da böyle anons ediliyorlar. Her ne kadar jüri ve stüdyodaki izleyiciler kendilerini “yuvanıza hoş geldiniz” kucaklayıcılığıyla karşılıyorlarsa da Türkiyeli Kürtler, Kürdistanî coğrafyada yalnızlar ya da en fazla misafir görünümündeler. Bu kültürel ve politik-psikolojik yalnızlığı iki ana düzlemde izah etmek mümkün. Bunlardan birincisi yapısal, ikincisi ise siyasi.
YAPISAL YALNIZLIK
Yapısal olan, bahsini ettiğimiz Kurmanci ve Sorani lehçeleri arasındaki farklılık. Kurmanci konuşan Kürtlerin misafir oldukları yerde sadece “misafir” olabildikleri gerçeği. Jüriden sunuculara, izleyicilerden katılımcılara bakıldığında, programın yayınlandığı Soran çoğunluklu bir şehirde ve bölgede, Türkiyeli Kürtlerin bu uyum sorununu yaşaması doğalmış gibi gözüküyor. Diğer belirleyici unsur olarak politik süreçlerin Kürtler-arası yabancılaşmayı nasıl derinleştirdiğine değinmemiz gerekir. Kanımca bu faktör, yapısal mazeretlerimizden daha mühimdir. Türkiyeli Kürt yarışmacılar, kendileri ile yarışma boyunca aynı lehçeyi konuşan jüri üyesi Kervan Kamil ile konuşurken dahi ciddi sıkıntılar yaşamaktalar. Benzer sıkışma anları ‘Kuzey Kürdistanlı' Kürt kardeşleriyle anlayacakları lehçede (Kurmanci) konuşan Irak Kürdistanlı TV sunucularının özel gayretlerine rağmen Türkiyeli Kürtlerin ağzından kelimeleri kerpetenle alabildiklerini gördüğümüz anlarda yaşanıyor. İstisnalar hariç Türkiyeli Kürtler, kendi lehçelerinde bile konuşmaya yabancılaşmış insanlar portresi çiziyorlar. İngilizceyi yeni öğrenen birisinin sıkça “Okey!”, “Yes”, “Thank you!” gibi kısa ifadelerle sözü kesip atması gibi, Türkiyeli Kürtler de yarışmada en çok “Spas!” (Teşekkürler!) diyerek sözü kesip attılar. Bu problemin farkında olan sunucular, mikrofonu Türkiyeli Kürtlere uzattığında, onların tahammüllerini zorlamadan hemen sıradaki yarışmacıya geçiyorlar.
Türkiyeli Kürt yarışmacıların önemli bir kısmının İstanbullu olması, bu politik-psikolojik yabancılaşma gerçeğini değiştirmiyor. Diyarbakırlı yarışmacının içine düştüğü trajikomik duruma bakalım: Kurmanci Kürtçesi konuşan bu yarışmacıya rahatça anlayabilsin diye NRT2 spikeri yine Kurmanci sesleniyor ve ‘Tu bi xêr hati!' (Hoş geldin!) diyor. Adeta konuşacaklarını önceden ezberleyip çıkmış izlenimi veren yarışmacı, herhalde gelmek fiilini duyduğundan olsa gerek otomatikman “Ez Diyarbekir'e hatime” yani ‘Diyarbakır'dan geldim' diye cevap veriyor. Siirt'ten Diyarbakır'a, İstanbul'a kadar Türkiyeli Kürt yarışmacıların kendi anadillerinde ve hatta lehçelerinde kendilerini ifade etmeye bu denli yabancılaştığını gözlemlemek sadece "Birleşik Kürdistan” ideali sahiplerinin endişeyle izleyebileceği bir durum değil. İleride yaşanabilecek derin kompleksler ve kimlik bunalımlarının yol açabileceği Türkiye içi Kürt-Türk husumetinden endişe edenlerin de bu konuya eğilmesi gerekir. Zira bir bölgenin kadim halklarından biri kendi dilini, değil akademik düzeyde, gündelik diyaloglarda dahi konuşamaz hale gelmişse bu halkın buna sebep olarak görebileceği sistem ile ilişkisi yaşadığımız silahlı çatışmadan çok daha tehlikeli olabilir. Elbette Türkiye Kürtlerinin belli bir bölümünün kendilerini dilsel/kültürel asimilasyondan farklı stratejilerle korumuş olduğu söylenebilir. Ancak kamusal düzeyde, örneğin ekran karşısında bu koruma çeperinin iyice zayıfladığı gözden kaçmamaktadır.  Zira geniş çerçevede Kürtçe, hayatın her alanında geçerli bir ‘anadil' olmaktan ziyade özel alanda mevcut birtakım duygusal mekânları dolduran yüzeysel bir kültürel unsura tekabül etmektedir: Cenazelerdeki ağıtlar, düğünlerdeki şarkılar ve ailenin yaşlıları daha doğrusu Türkçe bilmeyenleri ile kurulan sınırlı alanlar gibi minimalize edilmiş bir unsurdan söz ediyoruz. Dolayısıyla sorun, Kürtlerin dil yetersizliğinden ziyade toplumsal psikolojik ve tarihi boyutlarından dolayı Kürtçeyi -örneğin şarkılarda düzgün şekilde kullanabilirken- kamusal alanda gündelik diyaloglarda dahi kullanamamalarıdır. Bunu, aynı lehçeyi hatta aynı şiveyi konuşan -özellikle Türkiye içinde- iki Kürt'ün bir araya geldiğinde kendi dillerinde konuşmayı alışkınlık dışı bulmaları ve çekinerek ancak iki-üç kelime etmeleri ve ana kaide görevi gördürülen Türkçeye dönmelerinde de gözlemliyoruz. Henüz adı layıkıyla konulmamış bir baskıyı kendi üzerlerinde hissetmelerinden kaynaklanabilecek bir otosansürü kendilerine uygulamaları bunun en bariz ve en çok yaşadığımız örneklerindendir. Kendi anadilini ancak mizahi bir unsur ya da teatral bir dekordan ibaretmiş gibi kullanma pratiğini diasporadaki Türkiyeli Kürtlerde (örneğin Iraklı Kürtlerden farklı olarak) çokça gözlemlediğimizi ayrıca belirtmeliyiz.
Yarışmaya dönersek; baskın olan Irak ve İran Kürdistanlı katılımcıların çoğu geleneksel Kürt makamlarda ısrar ediyorlar. Seçmelerde genellikle Zirek, Taha, Mamle gibi otantik icracılardan örnekler sunmaları bunu gösteriyor. Türkiyeli Kürt yarışmacıların şarkı seçimleri ve ses teknikleri ise Türk protest müziği sanatçılarının başvurduğu operatik unsurlarla bezeli Batı tarzı dava/devrim müzikleri havasında. Türkiyeli Kürt kadın yarışmacıların Kızılırmak grubu solisti İlkay Akkaya'nın, erkeklerinse bu açıdan benzerlikler taşıyan Agire Jîyan grubunun etkisindeki icralari öne çıkıyor. Elbette Türkiye'den katılanlar arasında, Şivan Perwer'de sembolleşen ozanlık geleneğinin örneklerini sergileyen ya da govendler (halay) söyleyen yarışmacılar da vardı. Ancak tüm bu çeşitliliğe rağmen belirleyici eksenin “modernleşmiş”; otantik öğelerden ziyade ‘Batılı' görülen Türkiye piyasasına uyarlanmış, Kürdistanî değil ‘Türkiyelileşmiş' bir Kürt müziği görmekteyiz. Güney ve doğularındaki Kürtlerden farklı olarak hemen hiçbirinin geleneksel Kürt kıyafetlerini giymedikleri, Kürtçeyi Türkçeden daha az konuşabildikleri gözden kaçmayan ve ‘soydaşlarının' arasında yabancı bir Türkiye Kürtlüğünden bahsediyoruz.
BATILI KÜRTLERİN DURUMU
Kürdistan'ın diğer parçalarına göre coğrafi ve siyasi açılardan daha batıda, Avrupa Birliği adayı, medeniyet itibarıyla Avrupalılık iddiası taşıyan, Batıcı bir devlet ve toplum ekseninin çevresine eklemlenmiş Türkiyeli Kürtlerin durumunu anlayabilmek için modern toplumların soyut düzeyde eşit, homojen bireyler bütünü oluşturma ve piyasa merkezli vatandaş üretmedeki başarılarına(!) bakmak gerekir. İngiltere, Fransa gibi bu türün ultra-başarılı örneklerinin, İrlandalı, Gal, Korsikalı gibi yerli halkların asimile edilmesindeki maharetleri, bu halklara anadillerinin büyük oranda unutturulması ya da piyasa koşullarına entegre edilip en fazla yerel aksanlara dönüştürülmeleri bunun en çarpıcı örneklerindendir.
Batı Avrupa örnekleri ölçeğinde olmasa da Kürtlerin yaşadıkları diğer ülkelerle kıyaslandığında nisbeten sanayileşmiş modern toplum özellikleri gösteren Türkiye'nin çeperindeki “kendi Kürtlerinin” diğer üç parçanın ‘otantik Kürtler'ine oranla ancak soyut bir Kürtlüğü yakın dönemde en fazla kimlik talepleri düzeyinde tecrübe ettiği söylenebilir. Dolayısıyla diğer parçalardaki soydaşlarıyla yaşamaya başladıkları bu tarz sınırötesi ancak ulusiçi karşılaşmaların Türkiye Kürtleri üzerindeki arada kalmışlığı artırma ihtimali yüksektir. Arab Baharı'nın hızlandırdığı konjonktürün devam etmesi halinde Kürtler arası karşılaşmalar ve bunların Türkiyeli Kürtler açısından bahsi geçen etkilerinin artması beklenebilir. Bu arada kalmışlığın ne gibi sonuçlar doğuracağı hem Türkiyeli Kürtlerin hem de Türkiye'nin iktidar elitlerinin vereceği kararlarla ilişkilidir. Kimliklenmenin siyasi, iktisadi ve sınıfsal tercihlerden bağımsız olmadığına inananlar, yasal ve toplumsal yeniden yapılandırma süreçlerinde her zamankinden daha çok ve öncelikli olarak Türkiyeli Kürt yurttaşların seslerine kulak kabartmalıdırlar. Zira esaslı yarılmalar ve onların sebep olabileceği yeni politik oluşum ve hayati kararlar silahların sustuğu ve toz bulutunun kalktığı dönemlerde kristalleşir ve belki de derin kopuşları doğurur. Irak Kürtlerinin Irak devletiyle ve Arap toplumuyla yaşadıkları uzun yıllara dayalı mücadele ve çatışmanın savaş bittiğinde Irak toplumundan Kürtlerin tamamen kopmuş olması bunun en yakın örneğidir. Tarih tekerrür etmeden önce, az ilerideki son kavşaktan dönme imkânı varken bir kere daha düşünmek gerekir.

*İngiltere'deki Keele Üniversitesi'nde doktora öğrencisi

25 Haziran 2013 Salı

"Gülen, Kürtçe gazeteye konuştu: Temel hak ve hürriyetler pazarlık konusu olamaz"


Temel hak ve özgürlüklerin pazarlık konusu yapılamayacağını vurgulayan Fethullah Gülen, anadilde eğitim hakkının adil olmanın gereği olduğunu ifade etti.

Erbil'de Kürtçe yayınlanan Rudaw Gazetesi'nden Rebwar Kerim'in barış süreci, Ortadoğu'daki gelişmeler ve bölgedeki hizmet faaliyetleri hakkındaki sorularına cevap veren Fethullah Gülen, "Türk ve Kürt olmak irademiz dışındayken bunları ayrım sebebi yapmak garabet." diye konuştu ve Türkiye'nin dünya genelinde Kürtlerin hakkını koruyan bir rol üstlenmesinin yerinde olacağına dikkat çekti.

"Çözümün anahtarı, kendimiz için istediğimizi başkası için de istemekte." diyen Gülen, anadilde eğitimin ilke planında kabul edilmesinin, devletin vatandaşlarına karşı adil olmasının gereği olduğunu, bunu kabul ettikten sonra pratikte karşılaşılabilecek problemlerin ayrıca ele alınabileceğini belirtti. Kürtlerin dünyaya açılmasında Türkiye'nin bir kapı olması gerektiğini ifade eden Gülen, "Türkler, Kürtlerden önce Kürt meselesine sahip çıkmalıdır." dedi.

KUCAKLAYICI VE SABIRLI OLMAK LAZIM

Fethullah Gülen, röportajda şu ifadeleri kullandı: "Yıllardan beri bölgede akmakta olan kan ve gözyaşının dinmesine yönelik faaliyetleri desteklememek mümkün değil. Geçmiş acıların geleceğimize set olmasına engel olmak, ufka bakıp yapıcı faaliyetler ortaya koymak esastır. Samimiyet, karşılıklı saygı, bir hadis-i şerifte ifade buyrulduğu gibi, kendimiz için istediğimizi başkaları için de istemek, kendimiz için istemediğimizi başkaları için de istememek, hattâ bunun da ötesinde Kur'ân-ı Kerim'de övülen ve Medine'de Ensar'ın çok önemli bir vasfı olarak zikredilen karşımızdakini kendimize tercih temellerinde davranmak, problemlerin kökünü kesecek ve onları kurumaya, bitmeye mahkûm hale getirecektir inancındayım. Türk ve Kürt sivil toplum kuruluşları, bu temellerde bir zeminin hazırlanması, insanların bu temeller üzerinde kaynaşması, hatta âdeta fertlerin görünmediği kurşundan bir bina gibi bir birlik meydana getirilmesi istikametinde gayret göstermelidir.

Ayrıca, söz ve tavırlarda asla incitici olmama, herkesi kucaklayıcı ve sabırlı davranabilme de çok önemlidir. Herkesin çok dikkatli ve temkinli olması, kışkırtmalara gelmemesi lazımdır. Bağırıp çağırmalarla ve sloganlarla problemler çözülmez. Meselenin üzerine bağırıp çağırarak, yakıp yıkarak ve öldürerek değil, akıl, feraset ve şefkatle gidilmelidir.

TARAFLAR BİRBİRLERİNİN HİSSİYATINA SAYGI GÖSTERMELİ

Güvenlik ortamının da peyderpey tesis edilmesinden azami ölçüde istifade ederek; başta eğitim olmak üzere, her türlü ekonomik, sosyal, kültürel ve manevi münasebetleri geliştirmek gerekir. Bu maksada yönelik olarak, ma'şeri vicdanın Gönül Köprüleri adını verdiği, Batı'dan Doğu'ya, Doğu'dan Batı'ya ortak projeler hayata geçirilmeli; mevcutların kapasite ve hedefleri geliştirilmelidir.

Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerin de birer cazibe merkezine dönüştürülmesi, özellikle de eğitimin cazip hale getirilmesi çok önemlidir. Zira, mevcut eğitim problemleri çözüldüğü zaman pek çok mesele de çözülmüş olacaktır. Dünden bugüne işsiz, güçsüz, okuyamamış insanlar büyük ölçüde kendilerini itilmiş, ikinci sınıf gibi görmüşlerdir. Halbuki bölgenin insanları, geçmişte önemli medeniyetlere beşiklik yapmış çok zeki insanlardır. O psikolojik havadan ve bazıları itibarıyla içine düştükleri kompleksten de onları kurtarmak lazımdır. Bu yapılırken de, kardeşlik ve eşitlik prensiplerinin gereği olarak; taraflar birbirlerinin hissiyatlarını rencide edici davranışlardan uzak durmalıdır.

İNSAN HAKLARI VE HÜRRİYETİ CENAB-I ALLAH'IN HEPİMİZE BAHŞETTİĞİ HAKLARDIR

Etnik ve mezhep temellerinde ve başkaları aleyhine her türlü ileri faaliyet veya yayılma gayretinden, kışkırtmaya, kavgaya, mücadeleye ve çatışmaya zemin hazırlamaktan, alet olmaktan ve girmekten şiddetle sarf-ı nazar edilmesi gerekiyor. Hem ülkeler içinde, hem bölgemizde daha fazla ayrılık ve fitne tohumlarının ekilmemesi ve yeşertilmemesi konusunda da a'zamî dikkat gösterilmesi icap ediyor. Modern dönemde yaşananların tersine, Ortadoğu halklarının beraberce, sulh içinde yaşamaya dair güçlü tarihî ve geleneksel değerleri vardır. Kürt, Türk, Arap, Hristiyan, Müslüman ve Musevîler beraber yaşama kültürüne sahiptirler. Bu kültürel değerleri yeniden keşfedecek, onları yeniden hayata geçirecek "eğitim modellerine ve sivil toplum kuruluşlarına" ihtiyaç vardır.

Bu noktada çok mühim bir husus da şudur: İnsanların hakları ve hürriyetleri, kimsenin, hiçbir gücün onlara bahşedeceği ve dolayısıyla başkalarından beklenecek şeyler değildir. Bunlar, yaratanımız ve yaşatanımız olan Cenab-ı Allah'ın insan olarak hepimize bahşettiği haklardır, özgürlüklerdir. Peygamber de olsa, insan ve yaratılmış olma konusunda herkes, ama herkes, birbirine eşittir. Bu eşitliği baştan tanımadan adalet de, hukuk da olmaz. O bakımdan, söz, tavır ve davranışlarımızda lûtfedici imajı uyarmaktan uzak durmak; bu temel hak ve hürriyetleri başka değerler karşısında pazarlık unsuru olarak görmemek ve kullanmamak, diğer taraftan da, meşru olmayan, evrensel hukuk sınırlarının dışında ve bilhassa şiddet ihtiva eden yollardan her ne maksatla olursa olsun kaçınmak elzemdir.

KENDİ MENFAATLERİ UĞRUNA HALKLARI BOĞUŞTURUYORLAR

Sadece Türkiye, Kürt kardeşlerimiz ve Irak Kürdistanı olarak değil, bütün bir âlem-i İslâm olarak belki birkaç asırdır en ızdıraplı ve acı dönemlerimizi yaşıyoruz. Problemlerimiz, her tarafta aynı: cehalet, fakirlik ve tefrika. Bu problemlerle birlikte ümitsizlik; hile, aldatma ve karşılıklı güvensizlik; karşılıklı düşmanlık ve aleyhtarlık; düşüncede, içtimaî, iktisadî ve siyasî hayatta baskı, istibdat ve zulümler, dolayısıyla fikrî, ilmî, içtimaî, iktisadî ve siyasî terakkinin önünün tıkanması, ferdî inkişaflara imkân tanınmaması ve şahsî menfaatlerin önde tutulması, kaç asırlık acınası halimizin diğer veya yan sebepleri olarak varlığını koruyor. Bu problemler, bu dünyanın ayağa kalkmasını istemeyenler, kendi menfaatleri uğruna birbirleriyle boğuşmasını arzu edenler tarafından da sürekli körükleniyor. Arab'ı, Türk'ü, Kürd'ü, Acem'i vb. olarak problemlerimizin, bunların sebeplerinin ve çözüm yollarının ne kadar farkında olduğumuz da sorgulanabilir bir husustur.

İDEOLOJİK PROPAGANDA BİZİM DÜNYAMIZDA YER ALMAZ

Tarih boyunca insanlığa faydalı olmak adına yapılan yardımseverlik faaliyetleri hemen her zaman belirli bir dünya görüşünü empoze etmekle suçlanmıştır. Çalışkanlık, dürüstlük, diğergamlık gibi hemen herkesin olumlu göreceği hasletlere vurgu yapan çalışmalar, projeler bile bir kesim tarafından endoktrinasyon olarak adlandırılmıştır. Ortada aykırı bir ideoloji ve bu ideolojinin propagandası bahis mevzuu olmuş olsaydı, böylesine hassas şartlarda, fertlerin bile mahremlerine kadar gözlenip takip edilebildiği bir dünyada, istihbarat servislerinin her türlü gözleme ve takip imkânına sahip bulunduğu bir zeminde bunun gizli kalabilmesi mümkün olabilir miydi ve mümkün müdür? Yarım asrı aşkın bir süredir böylesi ithamları haklı çıkaracak tek bir emare ortaya konamamışsa, bu ithamların hâlâ ne ifade ettiğine yüksek idrak ve insaflarınızı rahatlıkla hakem kabul ediyor; hükmü ve kararı gönül rahatlığı içinde yüksek idrak ve insaflarınıza bırakıyorum.

Kaldı ki "ideolojik propaganda" ifadesinin bizim ıstılâhımızda olmadığını da hatırlamak gerekir. Hizmet hareketi ahlâki gelişim, sulhun yayılması ve gelişmiş dünyayı yakalayabilecek kaliteli bir eğitimin, yerel değerlere ve hukuka saygı içerisinde verilmesi gibi gâyelere sahiptir. Irak'ta da gâye aynıdır. İdeolojik propaganda bizim ait olmadığımız bir düşünce dünyasından gelir. Biz onu bilmeyiz. Çatışma çözümünün, diyalog ve konsensüsün, cehaletle mücadelenin; ilmî ve teknolojik gelişmeler için uygun ortam hazırlamanın, huzur, emniyet ve barışın yanında olmanın ideolojik propagandayla telif edilmesi mümkün değildir.

KÜRTLER TARİHSEL KARDEŞLİĞİMİZE SAHİP ÇIKTI

Takip edebildiğim kadarıyla, Kuzey Irak'taki okullar dünya ile entegrasyonun yanında yerel kültürün yaşaması felsefesi ile hareket etmektedir. Bu meyanda bu okulların düzenlediği Kürtçe şöleni gibi aktivitelerde gösteriyor ki ideolojik ya da başka tür başkalaştırma faaliyetleri bu okulların açılış felsefesinden fersah fersah uzaktır. İşin doğrusu, bölgedeki dost ve kardeşlerimizin basireti de geçen yirmi yılda, bu okulların bölgede sahiplenilmesinde çok önemli bir faktör olmuştur. Tarih boyunca inanç ve dert ortağı olduğumuz Kürtler, güftugulara hiç aldırmadan, Anadolu'nun temiz sinesinden süzülerek gelen ve Kürt coğrafyasına yeşeren bu okullara daima gönülden sahip çıkarak tarihsel kardeşliğimizi bir kez daha göstermişlerdir.

HALEPÇE VE ENFAL İÇİN ÇOK GÖZYAŞI DÖKTÜM

Büyük bir köyü andıran bir dünyada, asırlarca birbirleriyle savaşmış Avrupa devletlerinin beraberlik, hattâ siyasî birlik peşinde olduğu bir dünyada, (Kürt veya Türk olmak elimizde ve bizim tercihimize bağlı değilken, ana dil olarak Türkçe veya Kürtçeye sahip bulunmak elimizde, tercihimiz ve irademiz dahilinde gerçekleşmemişken) Türk veya Kürt olmayı, Türkçe veya Kürtçe konuşuyor olmayı bir ayrım sebebi yapmak, garabetten ve hepimizin zararına olmaktan başka ne manâya gelir?

Bu coğrafya tarih boyunca farklı din ve kültürlerin barış içerisinde yaşayabildiği bir coğrafya olmuştur. Türkler ve Kürtler tarihi süreç içinde birbiriyle kaynaşmış ve ortak sevinç, üzüntü ve tarihi yaşamışlardır. Ahmed-i Hani, Molla Cezeri, Fakih-i Tayrani, Molla Halid-i Bağdadi, Selahattin Eyyübi ve Bediüzzaman Said-i Nursi gibi ışık şahsiyetler daima Kürtlerin, Türklerin, Arapların ve diğer unsurların birlikte yaşamasına katkı sağlamış ortak değerlerimizdir.

İki halk arasındaki ilişkiler son 100-150 yıldır yara alsa da tarihi bağlarından dolayı kolay kolay koparılamayacak kadar güçlüdür. Nitekim, Büyük halk ve Peşmerge göçünde Anadolu insanının Kürtlere sinesini açması ilişkilerin normalleşmesinde önemli bir ivme olmuştur. Fakir, Halepçe ve Enfal için çok gözyaşı döktüğü gibi, hemen bütün Anadolu insanının da bu acı hadiseler karşısında bağrı yanmıştır.

İlişkilerin yeniden güçlenmeye başladığı günümüzde sadece güvenlik merkezli mevcut sorunların giderilmesi değil kültürel ve tarihi bağların da yeniden kuvvetlendirilerek tekrar kopmaz hale getirilmesi gerekir. Burada Türkiye'ye düşen kendi Kürt vatandaşlarına gerekli hak ve özgürlükleri tanıması kadar dünyanın diğer bölgelerinde de sıkıntı çeken Kürtlere yardım elini uzatması; siyasi, dini, etnik sebeplerle sıkıntıya maruz kalan Kürtlerin haklarını başta BM olmak üzere uluslararası organizasyonlarda koruması ve hakkaniyet adına onların da temsilcisi olmasıdır. Evet, aramızda ayrılıklara asla yer vermemek ve tek bir bütün teşkil edebilmek için ne yapsak değer. Şu kadar var ki, mesele sadece siyasî açıdan ele alınmak ve değerlendirilmekle de kalmamalı; sadece devlet yetkililerine bırakılmamalı; STK'lar, iş adamları, muallimler, kanaat önderleri, Diyanet teşkilatı, öğrenciler, kısaca toplumun hemen bütün kesimleri birliğimizin pekiştirilmesi için ellerinden geleni yapmalı; aramızda daima gönül köprüleri kurulmalı; düşmanlığa düşman olunmalı; her türlü iftirak faktörlerinden uzak durulmalıdır. Kürtlerin meselelerine onlardan önce Türkler sahip çıkmalı; Türklerin yanında da Türklerden önce Kürtler bulunmalıdır. Gelecekte, eğitim ile başlayan ilişkiler akademik, kültürel ve ekonomik alanlarda yapılacak çalışmalarla geliştirilebilir. Türkiye bu noktada Kürtler için dünyaya açılan kapı olabilir.

ANA DİLDE EĞİTİM ADİL OLMANIN GEREĞİ

Anadilde eğitimin ilke planında kabul edilmesi devletin vatandaşlarına karşı adil olmasının gereğidir. Ancak pratikte karşılaşılabilecek problemler ayrı değerlendirilmelidir. Mesela, anadilde eğitim için o dilde eğitim verebilecek yetkin ve yeterli öğretmenler yetiştirilmelidir. Zira, öğretmen kadrosu anadilde eğitim vermeye yetersiz ise iyi niyetli çabalar geri teper ve yapılmak istenenin tersi bir sonuç verir. Öte yandan Kürt anne-babaların da evlatlarına Türkçe öğretmek konusunda hassas olmaları gerektiğini vurgulamak ihtiyacı hissediyorum. Dünyanın birçok ülkesinde ülkenin resmi dilini akıcı bir şekilde konuşamayan topluluklar vardır ancak bunlar önemli sıkıntılar yaşamaktadırlar. Genel olarak sosyoekonomik seviyeleri gerilerde kalmaktadır. Almancayı iyi konuşamayan Almanya'daki ilk kuşak Türkler, İngilizceyi iyi konuşamayan ABD'deki Hispanikler gibi. Kürt vatandaşlarımızın evlatlarına değil Türkçeyi, İngilizceyi, Arapçayı da öğretmeleri, onların istikballeri adına çok faydalı olacaktır."


http://www.haberturk.com/gundem/haber/854972-temel-hak-ve-hurriyetler-pazarlik-konusu-olamaz