cengiz çandar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cengiz çandar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Ağustos 2013 Pazartesi
Linç ve banallik - Orhan Kemal Cengiz
Bir dostumun yıllar önce söylediği ve fakat işte tam da yıllar önce söylediği için çöpe giden, fevkalade önemli bir sözü vardır: “Ben eleştiriye açığım, ama beni eleştirenlerin de dayağa açık olmaları gerekir!” Bu fevkalade önemli söz, bizim gençlik yıllarımızın kadir bilmez hayhayı içinde çöpe gitmişti. Halbuki dostum bu tür kıymetli sözlerini bu günler için saklasaymış, ne bileyim bir politik danışman falan olabilirmiş. Şu anda, eleştiriye duydukları alerjiyi bir türlü veciz şekilde ifade edemeyen bazı hükümet taraftarlarının imdadına yetişebilirmiş. Ama olmadı işte, tipik bir tutunamayan tavrıyla elinde ne kıymetli fikir varsa hepsini heba etti bu dostum.
Beni son günlerde aldığım sayısız hakaret ve tehdit mesajının üzdüğünü zanneden arkadaşlarım fevkalade büyük bir yanılgı içindeler. Ben aldığım mesajlarda yukarıdaki gibi bir zekâ ve incelik görememekten dolayı kahroluyorum sadece. Mesela Twitter’daki titrinde ‘Başbakanlık sosyal medya danışmanı’ yazan birisi, “Seni egolarından öperim Orhanım” diye bir mesaj atınca ben Başbakanlık’ın sosyal medya ağının böyle bir zekâ ve çapa emanet edilme ihtimalinden dehşete düşüyorum. Gerçeklik duygum zorlanıyor. Bu hesap sahtedir herhalde diye düşünürken bir bakıyorum ki bu beyefendinin on binlerce takipçisi var. Yine, “Bu kadar takipçi de bir şey göstermez ki” diye kendimi avuturken bir bakıyorum ki Başbakan’ın o kanal senin bu kanal benim dolaşan bir danışmanı bu ‘sosyal medyacının’ bir mesajını retweet’lemiş.
Sonra bir bakıyorum, AK Partili bir milletvekili yüz binlerce takipçisine “Orhan Kemal Cengiz denen provokatörü tanıyın” diye bir mesaj atmış. İnsan, tam da yapmakta olduğu şeyle bir başkasını suçlayan, bu kadar idraktan uzak birisinin milletvekili ve tanınmış bir politikacı olduğu bir ülkede yaşamaktan hicap duyuyor. Samimi olarak üzüldüğüm şey budur. Şimdi bu yazımdan da bir şeyler cımbızlayacağınızı biliyorum ama lütfen biraz zekâ ve espri katın bu yaptığınız işlere. Bizi, sizlerin mesajlarınızı işaret fişeği kabul edip, küfür ve hakaretleri üzerimize bocalayan taraftarlarınız üzmüyor; zekâ, idrak ve incelik yoksunu düşünce yapınız kahrediyor.
Bu banal saldırıların sadece beni hedef aldığını zannederseniz yanılırsınız. Geçen gün mesela, Cengiz Çandar’ın yazısından Mısır’daki katliama ‘temizlik’ dediği ve dolayısıyla katliamı onayladığı sonucunu çıkardılar. Hemen arkasından da bir linç başladı sosyal medyada. Mekanizma şöyle işliyor: Bir kişi yazınızın başlığını ya da içinden bir cümleyi alıp bağlamından tamamen kopararak öfkeli kalabalıkların önüne atıveriyor ve hemen linç başlıyor orada. Hayatta bir tane bile yazınızı okumamış insanlardan sağanak gibi mesaj gelmeye başlıyor.
Hükümeti eleştiren yazılar yazan hangi arkadaşımla konuşsam benzeri bir linç mekanizmasıyla karşı karşıya olduklarını görüyorum. Hakaret ve tehditler, ne oldukları belli olmayan insanlardan gelebildiği gibi, ‘AK Parti...’ titrini kullanan birilerinden de gelebiliyor. Belli ki bu işler bir yerlerde örgütleniyor. Hedefler seçiliyor.
‘Hain’, ‘ajan’, ‘provokatör’ en çok kullanılan sıfatlar arasında. Bazı web sitelerinde bir yazınızla ilgili bir ‘haber’ çıkıyor ilk önce, arkadan sosyal medyada linç başlıyor. Bütün bunlar bende bir deja vu etkisi yaratıyor. Aynı linç metotları 2008’den önce Ergenekoncular tarafından kullanılıyordu. Aynı kavramlar, aynı metotlar, aynı cadı avı... Muktedirin kafası hiç değişmiyor bu ülkede, hep aynı şekilde tehdit ediyor, ötekileştiriyor. Hep aynı banallik... Ve insanı asıl olarak da bu banallik kahrediyor.
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/orhan_kemal_cengiz/linc_ve_banallik-1146751
16 Ağustos 2013 Cuma
Kahire'deki katliamın Türkiye'ye kötü yansıması... - Cengiz Çandar
16/08/2013
Bir daha yazayım dünkü yazımın şu bölümünü de hem fark etmemiş olanlar görsün; hem de bir kez daha kayda geçsin:
“Mısır’ın askeri darbe yönetimi, dün sabaha karşı, bir ayı aşkın süredir Kahire’nin iki meydanında direnmeye devam eden Müslüman Kardeşler’e karşı harekete geçti.
Kahire’nin güneybatısında, Piramitlere yakın Giza’daki an-Nahda Meydanı’nı göstericilerden temizlediler, an-Nahda’ya çaprazlamasına tam ters yönde, Nil’in diğer yakasında, muazzam metropolisin kuzeydoğusunda bulunan Rabia el-Adeviyye Meydanı’ndaki ana MB kitlesine karşı temizlik hareketi, bu satırlar yazıldığı sırada devam ediyordu…
Bu çaptaki bir harekâtın çok sayıda ölü ve yaralıya yol açması kaçınılmaz olduğuna göre, askeri darbe yönetiminin giriştiği iki Kahire meydanını Müslüman Kardeşler’den temizleme harekâtının ‘katliam’ boyutları kazanmış olması muhtemeldir... Kan dökülmüştür ve bunun adına ‘katliam’ denir ve denecektir.”
Ve, dün ‘sosyal medya’da “Cengiz Çandar Mısır’daki katliama temizlik dedi”, “Müslüman kanı dökülmesine temizlik dedi” şeklinde çarpıtmalı, kötü niyetli yorumuyla, kişiliğime yönelik akıl almaz bir ‘linç kampanyası’ başlatıldı. Katliam dememişim ve kan dökülmesini desteklemişim gibi bir algı oluşturulmak istendi. Ağza alınamayacak hakaretler ve küfürlerden rahmetli annem bol bol nasibini aldı. Bana ilişkin yalan yanlış iddialar ve iftiralar ve ‘temizleneceğime dair tehditler’ ortalığı kapladı.
Bu hayâsız ve aşağılık kampanyayı yürütenlerin hepsini, sayıları hayli geniş, tek tek not ettim. Aralarında AK Parti’li milletvekilleri de var. Bunların her biriyle kapanmamış bir hesabım olacak. Aralarında ölüm tehditleri savurmuş olanlar da dahil, ayaklarını denk alsınlar; ömrümün hiçbir döneminde kuru gürültüye pabuç bırakmadım, hödüklük, yalancılık ve kara çalma önünde boyun eğmedim.
Bu, işin benimle ilgili ‘kişisel’ bölümü. Bence daha önemlisi, hakkımdaki ‘linç kampanyası’na katılanları irdelediğimde, siyasi eğilimlerini gördüğümde, ülkenin mevcut iktidarın oluşturduğu iklimle adım adım ‘faşist bir iklime’ sürüklenmekte olduğunu seziyor olmam.
‘Mısır’daki katliam’ın bile, Türkiye’de kimyası bozulan, akıl tutulmasına uğramış bir kitlenin, Türkiye gibi zaten kutuplaşmış ve daha da kutuplaşmaya teşne bir ülkede ne ölçüde azgınlaşabileceğine, saldırganlaşacağına vesile olabilmesi, kolay akıllara gelebilecek bir şey değildi.
Mısır’daki gelişmelerle birlikte ‘mağduriyet’ ve ‘mazlumiyet’ zırhına bir kez daha bürünerek, görülmemiş bir ‘zalimlik’ ve ‘gaddarlık’ yapabilecek bir kitle türüyor Türkiye’de. Bu kitle, büyük ölçüde, iktidar mücadelesinin keskinleşmesi üzerine, iktidar yitirme kaygısı ve korkusuyla bileniyor. Bilendiği ölçüde, ‘zalimlik’ ve ‘gaddarlık’ eğilimi artıyor.
Mısır’da askeri darbe yönetiminin, Müslüman Kardeşler’e reva gördüğü katliamın aynısını, ‘karşıtları’na, hasım bellediklerine ya da kendilerine öyle tanıtılanlara yapmakta bir an için tereddüt etmeyecek bir vicdansız, gözü kararmış bir kitle, iktidar partisinin çevresinde oluşuyor.
Mısır’daki katliam, Müslüman Kardeşler üzerinde, Mısır’daki İslami hareket içinde ‘radikalleşme’yi üretmeden önce, Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler’le dünyada hiç kimsenin tutmadığı kadar kesin ve katı bir saf tutan Türkiye’deki iktidar bloku sayesinde, Türkiye’de bir ‘azgın radikalleşme’ üretiyor.
Bu gelişmede, Taksim-Gezi’ye ilişkin olarak Başbakan’ın takındığı tutumun önemli payı oldu. Kronoloji olarak Taksim-Gezi’nin iki hafta sonrasında Mısır’da yaşanan gelişmeler, söz konusu ‘olumsuz radikalleşme’ye daha da kuvvetli ivme kazandırdı.
Aynı dönem zarfında, medya üzerindeki iktidar operasyonu önemli mevziler kazandı. Goebbels kılıklı iktidar sözcüleri, görsel ve yazılı medyada daha sık arz-ı endam eder oldular. Teksesli bir görsel ve yazılı medyaya doğru yol alınmaya başlandı.
Söz konusu gelişmelerin, hayatın her cephesini ve veçhesini kuşattığını, dış politikada yansımalarından da fark edebiliyoruz. Başbakan, dün Türkmenistan’a yola çıkmadan yaptığı basın toplantısında, Mısır’daki gelişmeler konusunda Türkiye gibi ‘övgüye layık’ ülke olarak Katar’ın adını saydı.
Katar, Müslüman Kardeşler’in yayın organı haline dönüşmüş olan El-Cezire televizyonunu kuran ve barındıran bir ülkedir. Mısır’ın en ağırlıklı dini şahsiyetlerinden olan ve Müslüman Kardeşler üzerinde büyük ağırlığı bulunan Şeyh Karadavi, uzun yıllar Katar’da yaşadı ve El-Cezire’nin başyorumcusuydu.
Katar, aynı zamanda, Suriye’de el-Kaide türevi sayılan an-Nusra ve Irak-Şam İslam Devleti gibi –Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun rahatsızlığını sık sık vurgulamaya başladığı- silahlı örgütlerin başfinansörü ve bu örgütler -daha önce de belirttik- ‘Türkiye’nin gayri resmi lojistik desteği’ ile Suriye’ye Türkiye’den girip çıkıp Kürtlerle ve PYD ile savaşıyorlar.
Bir yandan Türkiye’de ‘çözüm süreci’ni ayakta tutmak, diğer yandan PYD lideri Salih Müslim’in ayağını Türkiye’ye alıştırmak ve bütün bunlar olurken, an-Nusra ve Irak-Şam İslam Devleti’nin Türkiye-Suriye hattındaki faaliyetlerine göz yummak; sürdürülebilir bir politika olamaz. Bu ip bir yerde kopacak.
Bu arada, dış politikada ve özellikle bölgede giderek belirginleşen Türkiye’nin uluslararası yalnızlığının dermanı, kala kala ve mecburiyetten, Katar ile bir eksen oluşturmak ise, vay haline.
Mısır, tarihi özellikleri, jeopolitik konumu gibi nedenlerden ötürü, içindeki herhangi yönde gelişmelerin sadece kendisiyle sınırlı kalmayıp çok geniş bir çevreyi etkileme kapasitesine sahip bir ülke. Hem Arap hem Müslüman hem çok önemli ve köklü bir Hıristiyan nüfusa sahip bir Akdeniz ve Afrika ülkesi. Üstelik, İsrail’e sınırdaş. Ayrıca Süveyş Kanalı üzerinden dünya ekonomi ve ticaretiyle yakından ilişkili.
Böyle bir Mısır’daki katliamın yol açtığı ve açacağı gelişmelerden en olumsuz biçimde etkilenecek ülkelerin başında Türkiye geliyor. Her şekilde ve her nasılsa etkilenecek. Olumsuz etkilenmesini asgariye indirecek olan, özgürlükçü-demokratik yapısının korunması ve hatta daha da genişletilmesidir.
Ne yazık ki Mısır katliamının Türkiye’ye ilettiği ilk ‘titreşimler’ bunun aksi yönünde. İnşallah değişir. Değiştirilir...
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cengiz_candar/kahiredeki_katliamin_turkiyeye_kotu_yansimasi-1146389
15 Ağustos 2013 Perşembe
Kahire'de kan: Peki sonrası? - Cengiz Çandar
Mısır’ın askeri darbe yönetimi, dün sabaha karşı, bir ayı aşkın süredir Kahire’nin iki meydanında direnmeye devam eden Müslüman Kardeşler’e karşı harekete geçti.
Kahire’nin güneybatısında, Piramitlere yakın Giza’daki an-Nahda Meydanı’nı göstericilerden temizlediler, an-Nahda’ya çaprazlamasına tam ters yönde, Nil’in diğer yakasında, muazzam metropolisin kuzeydoğusunda bulunan Rabia el-Adeviyye Meydanı’ndaki ana MB kitlesine karşı temizlik hareketi, bu satırlar yazıldığı sırada devam ediyordu.
Bu çaptaki bir harekâtın çok sayıda ölü ve yaralıya yol açması kaçınılmaz olduğuna göre, askeri darbe yönetiminin giriştiği iki Kahire meydanını Müslüman Kardeşler’den temizleme harekâtının ‘katliam’ boyutları kazanmış olması muhtemeldir. Ölü sayısı hakkında birbiriyle ilgisiz rakamlar veriliyor (Bu satırlar yazıldığı sırada Müslüman Kardeşler 200, 300 ve hatta 600 ölüden söz ediyordu). Bununla birlikte, bunun aritmetik ölçüsü yoktur. Kan dökülmüştür ve bunun adına ‘katliam’ denir ve denecektir.
Türkiye’deki iktidar yanlılarının Kahire’de dün cereyan etmiş olan ‘katliam’ı Türkiye gündemi üzerinden okudukları ve kanlı gelişmeden kendileri için bir ‘mazlumiyet’ ve ‘mağduriyet’ üretmeye kalkıştıkları görülüyor.
Unuttukları ya da gözden kaçırmaya çalıştıkları bir şey var; yöntem ve ortaya çıkan görüntüler itibariyle, Mısır’ın askeri darbecilerinin Kahire’nin Nahda ve Rabia el-Adeviyye meydanlarında giriştiği temizleme operasyonunun ile 11 ve 15 Haziran günleri İstanbul’un Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nda girişilmiş olanla temelde pek bir farkı yoktur. Her iki örnekte, ana saldırı araçları, sınırsız oranda kullanılan gaz ve buldozerler idi.
Fark, meydanları dolduranların sayısı ve karşı koyma yöntemiyle ilgilidir. Gezi eylemlerinin toplamında can kayıpları yaşanmış olmakla birlikte, 11 ve 15 Haziran günleri İstanbul’da can kaybı yaşanmamış, Türkiye’de bir ‘katliam’dan söz edilecek bir durum olmamıştır.
Türkiye, tüm zaafları ve eksikliklerine –otoriterleşme eğilimleri sergilemiş olan bir Başbakan’a sahip olmasına- karşılık, bir ‘demokrasi’dir; Mısır’da ise ‘askeri darbe yönetimi’ vardır. Türkiye ile Mısır arasındaki bu ‘temel fark’, Taksim-Gezi ile dünkü Rabia el-Adeviyye farkına da işaret ediyor.
Ama, dün Kahire’de olandan, iktidar ve yanlıları için Taksim-Gezi’ye ilişkin ekmek çıkmaz. Kahire’de dün olanlar, Taksim-Gezi için Türkiye’deki iktidara meşruiyet vermiyor.
Mısır’da yaşananları Türkiye’nin kendi iç politika gündeminin günlük ve düzeysiz polemikleri üzerinden okumaya çalışmayı bırakalım. Gelişmelerin sonuçları, Türkiye’yi de, ister istemez, yakından etkileyecek.
Askeri darbe yönetiminin Kahire’ye hükmedeceği anlaşılıyor. Bununla birlikte, Müslüman Kardeşler’in direniş çağrısı üzerine İskenderiye, Süveyş ve Assuan’da gösterilerin yayılma ihtimali söz konusu. Bu gerçekleşirse, direniş Mısır çapına yayılırsa, önümüzdeki dönem ‘Mısır usulü iç savaş’ olacağa benziyor.
Müslüman Kardeşler’in, Mısır’ın içine sürükleneceği kaos ortamı ya da ‘iç savaş’ sonucunda iktidara gelme şansı neredeyse sıfır. Müslüman Kardeşler, yönetiminin çok önemli bölümünü kaptırdı. Çoğu, 3 Temmuz’da, bir bölümü dün tutuklandı. Kitlesel desteğinin geçen yıl Muhammed Mursi’nin seçildiği dönemin hayli altına gittiğini, 30 Haziran’da Tahrir Meydanı’nda zirveye ulaşan ‘Müslüman Kardeşler karşıtı’ gösteri ortaya koymuştu.
Müslüman Kardeşler, köklü, tecrübeli ve güçlü bir örgüt olduğu için, bir ‘kendini toparlama’ ve yeni bir ‘yol haritası’ dönemi geçireceğe benziyor. Bu dönem zarfında, 3 Temmuz’dan düne kadar meydana gelen gelişmeler, Mısır’da askeri rejimin daha sertleşerek yerleşeceği izlenimini veriyor. Yani, Müslüman Kardeşler’in bir kez daha ‘yeraltına çekilme’ ya da ‘yarı-legal’ konuma kayma ihtimali söz konusu.
Müslüman Kardeşler’in ilk iktidar denemesinin başarılamaması, askeri darbeyle kesilmesi, ‘daha militan ve ekstremist’ İslami akımların canlanması ve güçlenmesi ihtimalini de barındırıyor. El-Kaide’nin lideri Eymen el-Cevahiri’nin Mısırlı olduğunu, gerek onun gerekse Enver Sedat’a suikast düzenlemiş olan Tekfir ve Hicre gibi örgütlerin ‘doğum yeri’nin Müslüman Kardeşler Hareketi olduğunu unutmayalım. Bütün bu tür isimler ve örgütler, Nasır’ın astırdığı 1966’da Müslüman Kardeşler’in efsane isimlerinden Seyyid Kutb’dan feyz aldılar.
Dolayısıyla, Kahire’de dünkü gelişmeden sonra, Müslüman Kardeşler bünyesinde ne şekilde değişiklikler olacağı, Müslüman Kardeşler’in ne yönde hareket edeceği, bölgenin bundan sonraki yaşamında çok önemli bir biçimde rol oynayacak.
Müslüman Kardeşler’in içine sürükleneceği kaçınılmaz gelişmelerin, en azından kısa ve orta vadede, Filistin siyasi arenasında Hamas’ın ağırlığını azaltacağına, bölgeyi yakından izleyen hiç kimse itiraz etmiyor.
Ancak, Müslüman Kardeşler’in ‘Mısır’da denklem dışına itilmesi’nin en belirgin yansımasının Suriye muhalefetinde kendisini göstermesi çok muhtemel. Suriye Müslüman Kardeşleri, Mısır’daki gelişmeler üzerine daha da zayıflayacağa ve İslami muhalefet zemininde ipleri el-Kaide türevleri olan an-Nusra ve Irak ve Şam İslam Devleti gibi örgütlere daha da fazla kaptıracağa benziyor.
Türkiye’nin Suriye muhalefetine desteğinin odağında Suriye Müslüman Kardeşleri vardı. An-Nusra ile Irak ve Şam İslam Devleti, Sünni-İslami muhalefet cephesinde Müslüman Kardeşler’in yerini aldıkça, Türkiye’nin tutumunu zorlayacak ve açmaza itecektir. Bu iki örgütün, Türkiye sınırlarının dibinde –Türkiye’nin gayriresmi lojistik desteğiyle- Kürtlerle savaştığı bir dönemdeyiz.
Kahire’de dün yaşananlar üzerine, Başbakan Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun harekete geçtikleri haberi geldi. Ne var ki, Türkiye’nin Mısır ile ilişkileri 3 Temmuz sonrası öylesine koptu ki, ne Tayyip Erdoğan’ın ne de Ahmet Davutoğlu’nun, Müslüman Kardeşler lehine ağırlık koyabilecekleri bir zemin kalmadı.
Her gün, Avrupa’ya ve ABD’ye ‘ayar veren’ sert açıklamalar, bu ülkelerin Türkiye’nin istediği şekilde ve yönde, Mısır’da devreye sokulabilmesinin imkânını da ortadan kaldırdı.
Şu an için, Türkiye’ye ‘askeri darbe’ ve ‘katliam’ kınamaktan öteye, bir işlevsel rol gözükmüyor. Bu, elbette, önemli ve değerli bir ‘siyasi duruş’ olabilir ama ‘siyaset’in yerini alamaz.
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cengiz_candar/kahirede_kan_peki_sonrasi-1146217
22 Haziran 2013 Cumartesi
"Tayyip Erdoğan, tarihe büyük bir reformcu olarak geçemeyecek mi yani?" - Cengiz Çandar
Erdoğan tarihe nasıl geçecek?
Tayyip Erdoğan’ın öylesine parlak bir on yıllık başbakanlık performansından sonra bugün içine düştüğü durumu gerçekten bir “Shakespeare trajedisi” olarak görüyorum.
Çok etkili ve önemli bir yabancı gazetenin muhabiri “Son sorum” dedi, “Tayyip Erdoğan, tarihe büyük bir reformcu olarak geçemeyecek mi yani?”
“Geçebilir” diye cevap verdim; “Geldiği noktadan dramatik bir dönüş yaptığı takdirde mümkün. Tabiatını bildiğim kadarıyla, bunu yapabileceğine pek ihtimal vermiyorum gerçi ama… Gezi performansı öyle kötü oldu ki; Cumhurbaşkanı Gül’ün dediği gibi on yıl tırnakla kazarak kazandıklarını on gün içinde heba etti sanki. Ama, şimdi tutturduğu doğrultuda giderse, başka bir sıfatla geçer tarihe. Şu anda bıçak sırtında gidiyor. Her iki tarafa da düşebilir…”
Bana önceki gün sorulan soru, besbelli ki, özellikle Batı dünyasında pek sık sorulur olmuş.Financial Times gazetesinin 12 Haziran tarihli başyazısı bu sorunun ortaya atılması ve tartışılmasına ayrılmış. “Erdoğan’ın inatçılığı mirasını riske atıyor” başlığını taşıyor. Yanına da şu alt başlık iliştirilmiş: “Başbakan’ın davranışları, Türkiye’nin bölgesel güç imajını bozuyor”.Başyazının şu bölümleri dikkat çekici: “… (Erdoğan) on yıl sürdürdüğü başbakanlıktan güçlendirilmiş cumhurbaşkanlığına kayma ve 10 yıl boyunca cumhuriyetin yüzüncü yıldönümüne dek cumhurbaşkanlığı makamında oturma ihtirasları kadar, bugüne kadar elde ettiği önemli başarıları da riske atıyor. Türkiye’nin reformcu bir bölgesel güç olarak imajı paramparça ve AB ile sıkıntılı ilişkisi ise daha da büyük tehlike altında. Her türlü tehlikeye açık kısa vadeli kapital ve zor kazanılmış ekonomik istikrar, eğer başbakan, kim olduğu belli olmayan spekülatörler ve sermaye gruplarına çatmaya devam ettiği takdirde buharlaşıp kaybolabilir.
Erdoğan, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) 40,000 cana mal olan 30 yıllık isyanını sona erdirmek için cesur bir kumara girişmişti. Barış girişimi Türklerin, Kemalist cumhuriyetin genel olarak azınlıklara ve özel olarak Kürtlere ilişkin hoşgörüsüzlüğünü yeniden değerlendirmesini gerektiriyor. Ama başbakanın, nüfusun geri kalan kısmına özgürlükleri kısıtlarken, Kürtler için nasıl genişletebileceğ ini görmek güç olacak…
Sokaklarda ve yakınlardaki herhangi bir seçimde sayılar Erdoğan’dan yana. Silindir gibi ilerleyeceğine hiç kuşku yok. Ama öyle bir durumda bile, kendisinin imajının yanısıra toplumsal dokusu yıpranan bir ülkenin başında olacak. Atatürk’ten ziyade bir Vladimir Putin. Bu Erdoğan’ın Türkiye’si, artık, başbakanlığında geçen olağanüstü bir on yılın hayran olunan ülkesi olmayacak.”
Tayyip Erdoğan hakkında FT’nin başyazısından tam bir hafta sonra, önceki gün yani 19 Haziran’da bir başka İngiliz gazetesi Guardian’da “Erdoğan’ın gözden düşmesi tam bir Shakespeare trajedisi” başlıklı son derece çarpıcı bir “psiko-analitik” yazı yayımlandı.Yazı, “Türkiye’de protestolar sürerken, pek az kişinin kabul etmekte anlayış gösterdiği bir insanın kişisel trajedisini bir an için düşünmeye zaman ayırın – Recep Tayyip Erdoğan. Üç hafta öncesi kadar Erdoğan, son üç yılın tüm külhanbeyliğine ve dönüşlerine rağmen, Türk tarihine, Atatürk ve Muhteşem Süleyman’ın yanıbaşında en büyük reformculardan biri olarak geçmesi kesin gibi gözüküyordu” cümlesiyle başlıyor.
Ve, “Türkiye’nin Kürtler, Ermeniler ve Yunanlılarla yüzyıllık ihtilaflarını ele alacak ve ülkesini sadece Müslüman ülkeler için değil mükemmel olmayan geçmişlerinden kurtulmaya çalışan diğer yükselen ekonomik güçler için de bir model teşkil eden barışçıl, müreffeh ve demokratik bir geleceğe doğru yönetecek güce sahip bir adamla karşı karşıyaya idik” diye devam ediyor. Erdoğan’ın “askeri vesayet rejimi”ni altetmekteki başarısını da unutmuyor ve Türkiye’de son üç haftada yaşanan olayları ima ederek, bunu, “Erdoğan öncesi Türkiye’de olsak, şimdi bir askeri darbe olmuş olurdu” diye açıklıkla belirtiyor.
İşin “Shakespeare trajedisi” faslı, şu cümlelerde:
“Generalleri yenilgiye uğratırken onda temerküz eden güç – doğru yollardan olduğu gibi faul yaparak da elde ettiği- ve o savaşın paranoyası ona iyi gelmedi. Birkaç gün içinde, Erdoğan, temizlemesi amacıyla seçilmiş olduğu eski Kemalist Türkiye’nin tüm yolsuzluğa batmış despotizmi ve şiddetinin cismani ifadesi haline geliverdi.
İşin ironik yanı, bu, Erdoğan’ın kendi eseri. İktidar öylesine güçlü biçimde ellerindeydi ki, Erdoğan’ı ancak Erdoğan mahvedebilirdi. Küçücük bir parktaki önemsiz bir protestoyu ulusal bir olağanüstü hale dönüştürerek, bunu kendisi yaptı.”
Tayyip Erdoğan’a ilişkin benim değerlendirmem de ana hatlarıyla böyle. Kendisini yirmi yılı aşkın bir süredir tanıyorum. Kimilerinin sandığı gibi, bırakın en yakınını, çok yakınında bile pek bulunmadım. Pek az. Ancak, Tayyip Erdoğan’a hiçbir önyargı duymadan ve çok önemli liderlik nitelikleri olduğunu farkederek çok kafa yordum. Sürekli gözlemledim. Anlamaya çalıştım. Dünyanın dört bir köşesinde, hakkındaki olumsuz önyargıları yıkmak amacıyla, onu anlatmaya da çalıştım. Türkiye’ye son on yılda olumlu katkılarını kimse inkar edemez.
Kimse de etmiyor zaten. Örneğin, dünkü Financial Times’da Daniel Dombey imzalı yazıda Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’ye son on yıldaki olumlu katkıları rakam rakam veriliyordu. Tam da bu nedenden ötürü, ben de, Tayyip Erdoğan’ın öylesine parlak bir on yıllık başbakanlık performansından sonra bugün geldiği, Türkiye’nin geleceği için “tehlikelerle dolu ihtirasları”nı ve Gezi Parkı eylemleriyle içine düştüğü durumu gerçekten bir“Shakespeare trajedisi” olarak görüyorum.
Bundan sonrası “tehlikeli” yani. Ve, Guardian’daki değerlendirme gibi, bunu Tayyip Erdoğan’a ancak Tayyip Erdoğan yapabilirdi. Çünkü, Tayyip Erdoğan’ın eline geçirdiği güç, yakın tarihimizde ancak Kemal Atatürk ya da tek parti dönemindeki İsmet İnönü ile kıyaslanabilirdi. Adnan Menderes’in böyle bir gücü yoktu. Menderes’in karşısında İsmet İnönü gibi bir muhalefet lideri vardı. Ve, darbe için pusuda olduğu 27 Mayıs 1960’da anlaşılan bir ordu.
Tayyip Erdoğan’ın karşısında hiç kimse yok. Ne ona alternatif oluşturabilecek bir isim, ne bir siyasi parti, ne de darbe tehdidi oluşturan bir ordu. İnanılmaz bir iktidar tekeli oluştu ellerinde. Bu nedenden ötürü, “çevresi” ve “danışmanları” konusuna da hiç itibar etmedim.
Tayyip Erdoğan gibi güçlü şahsiyetlerin etrafını çok kez hiçbir şey olmayan ve kolay kolay da olamayacak olan “yes-men”ler doldurur. Tayyip Erdoğan’ın “çevresi”nde ona itiraz edebilecek, gereğinde “doğru”yu söyleyebilecek “danışman” filan yok. Eğer Tayyip Erdoğan olmasaydı, hiçbir şey olamayacak kişiler, onun “danışmanı”. Bu kişiler, hiç önemli değiller. “Evet efendimci” bir kuru kalabalık. Önemli olan, müthiş bir iktidar tekelini eline almış Tayyip Erdoğan.
Böyle bir Tayyip Erdoğan’ın hiçbir iktidar yetkisini yitirmeden, hatta onbinlerce insanı meydanlara toplama ve “kükreme gücü” sürerken, “inişe geçmeye başlamış”görünmesi, tarihe nasıl kaydolacağının –olumsuz sıfatlar ihtimaliyle birlikte- tartışılır olması; bütün bunlar “trajik” tabii ki.
Yukarıda alıntı yaptığım yazıda, “Erdoğan’ın yenilgiye uğrattığı generallerin yöntemlerini devraldığı açık. Gezi krizine yanıtı, eski Kemalist darbe el kitabından alınmış: gaddarlık, kara propaganda, komplo teorileri ve birçok kötü niyet…”satırları, Tayyip Erdoğan’ın geldiği “trajik” konumun yansıması değil mi?
“Burada saf halinde bir Shakespeare trajedisine tanıklık ediyoruz” diyor zaten; şu kayıtla: “Ama bir ulusal felakete dönüşme tehdidi içeren cinsten…”
Bu satırların yazarı, Ak Parti’yi iktidara getiren “geniş koalisyonun muhtemelen sonsuza dek sona ermiş olabileceği” hükmünü veriyor. Bu arada, hafta sonu Kayserili bir tekstilciyle görüşmüş. İşçilerini otobüslerle Tayyip Erdoğan mitinglerine gönderiyormuş ama başörtülü kızı, Başbakan’ı desteklediği için kendisiyle konuşmuyormuş. Evde tartışma eksik olmuyormuş günlerdir. Guardian yazarı, bu Kayserili tekstilciye, “Fransız ya da Rus tarzı bir başkan olabilmesi için Erdoğan’ın anayasa değişikliğini destekleyip desteklemediğini” sorunca Tayyip Erdoğan yanlısı Kayserili tekstilci, ses tonunu değiştirerek, şu cevabı vermiş:
“Bu adamı cumhurbaşkanı yapamayız. Şimdi olmaz. Tayyip hepimizi mahveder.”
Önemli yandaşlarından birinin, onun önümüzdeki on yıla ilişkin emelleri hakkındaki yargısı böyle.
Yani?
Yani, Tayyip Erdoğan’ın hali bir “trajedi.” Ama, bu hale geldikten sonra, -onun sözlerine göre, polisin gücü arttırılarak- kendisine bir on yıl daha mutlak iktidar zamanı tanımak,“Türkiye’nin trajedisi”ne dönüşebilir...
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/23551696.asp
Tayyip Erdoğan’ın öylesine parlak bir on yıllık başbakanlık performansından sonra bugün içine düştüğü durumu gerçekten bir “Shakespeare trajedisi” olarak görüyorum.
Çok etkili ve önemli bir yabancı gazetenin muhabiri “Son sorum” dedi, “Tayyip Erdoğan, tarihe büyük bir reformcu olarak geçemeyecek mi yani?”
“Geçebilir” diye cevap verdim; “Geldiği noktadan dramatik bir dönüş yaptığı takdirde mümkün. Tabiatını bildiğim kadarıyla, bunu yapabileceğine pek ihtimal vermiyorum gerçi ama… Gezi performansı öyle kötü oldu ki; Cumhurbaşkanı Gül’ün dediği gibi on yıl tırnakla kazarak kazandıklarını on gün içinde heba etti sanki. Ama, şimdi tutturduğu doğrultuda giderse, başka bir sıfatla geçer tarihe. Şu anda bıçak sırtında gidiyor. Her iki tarafa da düşebilir…”
Bana önceki gün sorulan soru, besbelli ki, özellikle Batı dünyasında pek sık sorulur olmuş.Financial Times gazetesinin 12 Haziran tarihli başyazısı bu sorunun ortaya atılması ve tartışılmasına ayrılmış. “Erdoğan’ın inatçılığı mirasını riske atıyor” başlığını taşıyor. Yanına da şu alt başlık iliştirilmiş: “Başbakan’ın davranışları, Türkiye’nin bölgesel güç imajını bozuyor”.Başyazının şu bölümleri dikkat çekici: “… (Erdoğan) on yıl sürdürdüğü başbakanlıktan güçlendirilmiş cumhurbaşkanlığına kayma ve 10 yıl boyunca cumhuriyetin yüzüncü yıldönümüne dek cumhurbaşkanlığı makamında oturma ihtirasları kadar, bugüne kadar elde ettiği önemli başarıları da riske atıyor. Türkiye’nin reformcu bir bölgesel güç olarak imajı paramparça ve AB ile sıkıntılı ilişkisi ise daha da büyük tehlike altında. Her türlü tehlikeye açık kısa vadeli kapital ve zor kazanılmış ekonomik istikrar, eğer başbakan, kim olduğu belli olmayan spekülatörler ve sermaye gruplarına çatmaya devam ettiği takdirde buharlaşıp kaybolabilir.
Erdoğan, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) 40,000 cana mal olan 30 yıllık isyanını sona erdirmek için cesur bir kumara girişmişti. Barış girişimi Türklerin, Kemalist cumhuriyetin genel olarak azınlıklara ve özel olarak Kürtlere ilişkin hoşgörüsüzlüğünü yeniden değerlendirmesini gerektiriyor. Ama başbakanın, nüfusun geri kalan kısmına özgürlükleri kısıtlarken, Kürtler için nasıl genişletebileceğ ini görmek güç olacak…
Sokaklarda ve yakınlardaki herhangi bir seçimde sayılar Erdoğan’dan yana. Silindir gibi ilerleyeceğine hiç kuşku yok. Ama öyle bir durumda bile, kendisinin imajının yanısıra toplumsal dokusu yıpranan bir ülkenin başında olacak. Atatürk’ten ziyade bir Vladimir Putin. Bu Erdoğan’ın Türkiye’si, artık, başbakanlığında geçen olağanüstü bir on yılın hayran olunan ülkesi olmayacak.”
Tayyip Erdoğan hakkında FT’nin başyazısından tam bir hafta sonra, önceki gün yani 19 Haziran’da bir başka İngiliz gazetesi Guardian’da “Erdoğan’ın gözden düşmesi tam bir Shakespeare trajedisi” başlıklı son derece çarpıcı bir “psiko-analitik” yazı yayımlandı.Yazı, “Türkiye’de protestolar sürerken, pek az kişinin kabul etmekte anlayış gösterdiği bir insanın kişisel trajedisini bir an için düşünmeye zaman ayırın – Recep Tayyip Erdoğan. Üç hafta öncesi kadar Erdoğan, son üç yılın tüm külhanbeyliğine ve dönüşlerine rağmen, Türk tarihine, Atatürk ve Muhteşem Süleyman’ın yanıbaşında en büyük reformculardan biri olarak geçmesi kesin gibi gözüküyordu” cümlesiyle başlıyor.
Ve, “Türkiye’nin Kürtler, Ermeniler ve Yunanlılarla yüzyıllık ihtilaflarını ele alacak ve ülkesini sadece Müslüman ülkeler için değil mükemmel olmayan geçmişlerinden kurtulmaya çalışan diğer yükselen ekonomik güçler için de bir model teşkil eden barışçıl, müreffeh ve demokratik bir geleceğe doğru yönetecek güce sahip bir adamla karşı karşıyaya idik” diye devam ediyor. Erdoğan’ın “askeri vesayet rejimi”ni altetmekteki başarısını da unutmuyor ve Türkiye’de son üç haftada yaşanan olayları ima ederek, bunu, “Erdoğan öncesi Türkiye’de olsak, şimdi bir askeri darbe olmuş olurdu” diye açıklıkla belirtiyor.
İşin “Shakespeare trajedisi” faslı, şu cümlelerde:
“Generalleri yenilgiye uğratırken onda temerküz eden güç – doğru yollardan olduğu gibi faul yaparak da elde ettiği- ve o savaşın paranoyası ona iyi gelmedi. Birkaç gün içinde, Erdoğan, temizlemesi amacıyla seçilmiş olduğu eski Kemalist Türkiye’nin tüm yolsuzluğa batmış despotizmi ve şiddetinin cismani ifadesi haline geliverdi.
İşin ironik yanı, bu, Erdoğan’ın kendi eseri. İktidar öylesine güçlü biçimde ellerindeydi ki, Erdoğan’ı ancak Erdoğan mahvedebilirdi. Küçücük bir parktaki önemsiz bir protestoyu ulusal bir olağanüstü hale dönüştürerek, bunu kendisi yaptı.”
Tayyip Erdoğan’a ilişkin benim değerlendirmem de ana hatlarıyla böyle. Kendisini yirmi yılı aşkın bir süredir tanıyorum. Kimilerinin sandığı gibi, bırakın en yakınını, çok yakınında bile pek bulunmadım. Pek az. Ancak, Tayyip Erdoğan’a hiçbir önyargı duymadan ve çok önemli liderlik nitelikleri olduğunu farkederek çok kafa yordum. Sürekli gözlemledim. Anlamaya çalıştım. Dünyanın dört bir köşesinde, hakkındaki olumsuz önyargıları yıkmak amacıyla, onu anlatmaya da çalıştım. Türkiye’ye son on yılda olumlu katkılarını kimse inkar edemez.
Kimse de etmiyor zaten. Örneğin, dünkü Financial Times’da Daniel Dombey imzalı yazıda Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’ye son on yıldaki olumlu katkıları rakam rakam veriliyordu. Tam da bu nedenden ötürü, ben de, Tayyip Erdoğan’ın öylesine parlak bir on yıllık başbakanlık performansından sonra bugün geldiği, Türkiye’nin geleceği için “tehlikelerle dolu ihtirasları”nı ve Gezi Parkı eylemleriyle içine düştüğü durumu gerçekten bir“Shakespeare trajedisi” olarak görüyorum.
Bundan sonrası “tehlikeli” yani. Ve, Guardian’daki değerlendirme gibi, bunu Tayyip Erdoğan’a ancak Tayyip Erdoğan yapabilirdi. Çünkü, Tayyip Erdoğan’ın eline geçirdiği güç, yakın tarihimizde ancak Kemal Atatürk ya da tek parti dönemindeki İsmet İnönü ile kıyaslanabilirdi. Adnan Menderes’in böyle bir gücü yoktu. Menderes’in karşısında İsmet İnönü gibi bir muhalefet lideri vardı. Ve, darbe için pusuda olduğu 27 Mayıs 1960’da anlaşılan bir ordu.
Tayyip Erdoğan’ın karşısında hiç kimse yok. Ne ona alternatif oluşturabilecek bir isim, ne bir siyasi parti, ne de darbe tehdidi oluşturan bir ordu. İnanılmaz bir iktidar tekeli oluştu ellerinde. Bu nedenden ötürü, “çevresi” ve “danışmanları” konusuna da hiç itibar etmedim.
Tayyip Erdoğan gibi güçlü şahsiyetlerin etrafını çok kez hiçbir şey olmayan ve kolay kolay da olamayacak olan “yes-men”ler doldurur. Tayyip Erdoğan’ın “çevresi”nde ona itiraz edebilecek, gereğinde “doğru”yu söyleyebilecek “danışman” filan yok. Eğer Tayyip Erdoğan olmasaydı, hiçbir şey olamayacak kişiler, onun “danışmanı”. Bu kişiler, hiç önemli değiller. “Evet efendimci” bir kuru kalabalık. Önemli olan, müthiş bir iktidar tekelini eline almış Tayyip Erdoğan.
Böyle bir Tayyip Erdoğan’ın hiçbir iktidar yetkisini yitirmeden, hatta onbinlerce insanı meydanlara toplama ve “kükreme gücü” sürerken, “inişe geçmeye başlamış”görünmesi, tarihe nasıl kaydolacağının –olumsuz sıfatlar ihtimaliyle birlikte- tartışılır olması; bütün bunlar “trajik” tabii ki.
Yukarıda alıntı yaptığım yazıda, “Erdoğan’ın yenilgiye uğrattığı generallerin yöntemlerini devraldığı açık. Gezi krizine yanıtı, eski Kemalist darbe el kitabından alınmış: gaddarlık, kara propaganda, komplo teorileri ve birçok kötü niyet…”satırları, Tayyip Erdoğan’ın geldiği “trajik” konumun yansıması değil mi?
“Burada saf halinde bir Shakespeare trajedisine tanıklık ediyoruz” diyor zaten; şu kayıtla: “Ama bir ulusal felakete dönüşme tehdidi içeren cinsten…”
Bu satırların yazarı, Ak Parti’yi iktidara getiren “geniş koalisyonun muhtemelen sonsuza dek sona ermiş olabileceği” hükmünü veriyor. Bu arada, hafta sonu Kayserili bir tekstilciyle görüşmüş. İşçilerini otobüslerle Tayyip Erdoğan mitinglerine gönderiyormuş ama başörtülü kızı, Başbakan’ı desteklediği için kendisiyle konuşmuyormuş. Evde tartışma eksik olmuyormuş günlerdir. Guardian yazarı, bu Kayserili tekstilciye, “Fransız ya da Rus tarzı bir başkan olabilmesi için Erdoğan’ın anayasa değişikliğini destekleyip desteklemediğini” sorunca Tayyip Erdoğan yanlısı Kayserili tekstilci, ses tonunu değiştirerek, şu cevabı vermiş:
“Bu adamı cumhurbaşkanı yapamayız. Şimdi olmaz. Tayyip hepimizi mahveder.”
Önemli yandaşlarından birinin, onun önümüzdeki on yıla ilişkin emelleri hakkındaki yargısı böyle.
Yani?
Yani, Tayyip Erdoğan’ın hali bir “trajedi.” Ama, bu hale geldikten sonra, -onun sözlerine göre, polisin gücü arttırılarak- kendisine bir on yıl daha mutlak iktidar zamanı tanımak,“Türkiye’nin trajedisi”ne dönüşebilir...
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/23551696.asp
12 Haziran 2013 Çarşamba
Demokrasinin Meydanı - Başbakan’ın Sokağı - Cengiz Çandar
12 Haziran 2013
Tayyip Erdoğan’ı dün dinlerken bir hesapladım; 10 gün içinde 15 ya da 16 kez (17 de olabilir) dinlemişim.
Tayyip Erdoğan’ı dün dinlerken bir hesapladım; 10 gün içinde 15 ya da 16 kez (17 de olabilir) dinlemişim.
10 gün yani 31 Mayıs-1 Haziran’daki gelişmelerden itibaren. İlk konuşması İstanbul’da 1 Haziran günü öğledensonra TİM’de idi. Gezi Parkı’nda polisin sabah baskınını savunmuş, “orantısız kuvvet kullanılması” iddialarını soruşturacağını söylemiş ve polisin elbette ki Gezi Parkı’nda bulunacağını açıklamıştı.
O konuşmasından bir buçuk saat kadar sonra, polis, aniden Taksim’i ve çevresini boşalttı. Gelişmeler bambaşka bir evreye girdi. Boşaltma emrinin Tayyip Erdoğan’dan gelmiş olabileceğini kimse düşünmedi. Bildiğim kadarıyla, o emri o vermedi.
Polisin Taksim’i terketmesinden sonra birkaç kez daha konuştu Başbakan. En kötü iz bırakanı, “yangına benzin döken” cinsinden olanı Pazar günü akşamüstü bir televizyon kanalına verdiği mülakat oldu. Ertesi gün Kuzey Afrika seyahatine çıkarken “Yüzde 50”yi evlerinde zor tuttuğunu” söyleyip, bir Başbakan’ın asla söylememesi gereken bir “tehdit”i arkasında bırakıp, ülkeden ayrıldı.
Geçen hafta Pazartesi gününden Cuma sabahının ilk saatlerinde Türkiye’ye dönene dek, ülke bir nebze rahatladı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Vekili Bülent Arınç, “kriz”e ilişkin olarak ön alınca ve Başbakan’ın sesi işitilmeyince, “çözüm umutları” canlanır gibi oldu.
Recep Tayyip Erdoğan, Tunus’tan İstanbul’a dönüşüne birkaç saat kala, ağzını bir açtı; borsa tepetaklak oldu, dolar ve euro yükseldi. Ve, bir döndü pir döndü. İstanbul Atatürk Havaalanına, Ak Parti İstanbul İl Teşkilatı’nın lojistik desteğiyle gece yarısı yığılan ve “Yol Ver Gidelim, Taksim’i Ezelim”, “Ya Allah Bismillah, Allahu Ekber” tezahüratlarıyla kendisini selamlayan “evde tutmakta zorlandığı yüzde 50”nin temsilcileri önünde coştu. Birkaç saat sonra, sabaha karşı, evinin önünde konuşanlara da gaz verdi. Cuma öğledensonra AB temsilcileri önünde onları şaşırtan bir üçüncü konuşmayı 24 saatin içindeki dördüncü konuşma olarak sığdırdı.
En görkemli gösterisi ise Pazar günü Mersin-Adana hattında ve daha da önemlisi Ankara Esenboğa havaalanı ile 25-30 kilometre uzaklıkta şehrin girişindeki Akköprü arasında yaptığı konuşmalardı. Coşkulu topluluklar önünde, Mersin ve Adana’da birer, Ankara’da dört konuşma birden yaptı. Hepsini tüm ana televizyon kanalları canlı yayınladı. Bir günde Tayyip Erdoğan’ı 6 kez dinlemiş oldum/olduk. Bir de dün grup toplantısında konuştu.
Konuşmalarının tümünün içeriği aynı, öfke dozu ise yerine göre ayarlanıyor. Aklı başında herhangi bir insanın Başbakan’ı dinlerken ne hissedebileceğine ilişkin, en doğru değerlendirmeyi önceki gün T24’e konuşan ve inançlı, dindar bir kadın yazarın, Hidayet Şefkatli Tuksal’ın “Erdoğan’ın günde üç seferi bulan konuşmalarına tanık olduğunuzda ne hissediyorsunuz?” sorusuna verdiği cevapta okudum. Şöyle diyordu:
“Barış öncesi milliyetçi jargon yükselince Başbakan’ı hiç dinleyemedim. Barış süreci başladıktan sonra umutlandım ve dinleyebilir hale geldim. Başbakan’ın herkese sürekli laf yetiştiren adam görüntüsü, ağırlığıyla da çelişiyor. Sürekli bağıran çağıran bir adama dönüştü...”
Tayyip Erdoğan’ın son dönem performansı, dış dünyada ona en çok destek vermiş olan insanları da kaybetmesine yol açıyor. T24, İsrail’i en fazla rahatsız eden ve Tayyip Erdoğan’ı hep desteklemiş iki çok önemli tarihçiye, Prof. Avi Shlaim’a ve İlan Pappe’ye Başbakan’ın “süreçteki tavrını ve olayların başta Filistin olmak üzere Arap dünyasındaki olası yansımaları”nı soruyor.
Shlaim’ın cevabı: “Tayyip Erdoğan, 2008-2009 Gazze Savaşı sonrası İsrail’e karşı takındığı net tutum sebebiyle sadece Filistin’de değil, tüm Arap dünyasında, Filistinlilerin özgürlük, demokrasi ve adalet taleplerini dile getirmesiyle büyük popülerlik kazanmıştı. Bugün, kendi ülkesinde barışçıl gösterileri acımasızca bastırması Erdoğan’ın samimiyeti konusunda büyük şüpheler uyandırmakta ve çifte standart suçlamalarını haklı kılmaktadır. Bu tavrı, Erdoğan’ın adını sadece Arap dünyasında değil, tüm dünyada lekeleyecektir... Şu an Erdoğan’ın eski, otoriter Arap diktatörlerinden hiçbir farkı kalmamıştır. Bunun sonucunun da bölgede ve tüm dünyada kendisi ile ilgili oluşacak hayal kırıklığı olması kaçınılmazdır.”
İlan Pappe ise, Tayyip Erdoğan’ın Filistin halkına verdiği desteğin “elbette takdir edileceğini” ifade ettikten sonra, “Ancak, bu, Erdoğan ve hükümetinin Türkiye’de insan haklarına aykırı davrandıklarında şiddetle eleştirmeleri gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. Filistin’deki zulme son vermek için tüm dünyanın desteğini kazanmaya çalışan bizler, dünyanın hiçbir yerinde zorbalığın yanında olamayız. Türkiye’deki vaziyeti nasıl değiştirebileceğiniz konusunda size akıl verecek konumda değilim ama hayatını, tüm zamanını ve enerjisini Filistin halkının maruz kaldığı 100 yılı aşan baskının sona ermesine adamış biri olarak, benzer bir zulme uğrayan kim olursa olsun yanında olacağımı söylemek isterim.” diye konuşmuş.
Bu isimlere ve söylediklerine kulak verin derim. Kalkıp, Gezi Parkı eylemlerini, “Ergenekon, CHP, dış güçler ve faiz lobisi” gibi ipe sapa gelmez düşmanlar icat ederek izah ederseniz, olan-biteni “uluslararası komplo”ya bağlarsanız ve buna karşı koymak gerekçesiyle devlet gücünün yanısıra “evde tutmakta zorlandığınız yüzde 50”yi de sokaklara döküp, Türkiye’nin içinde sizi eleştirenleri, size “doğru yola” çağıranları belki sindirebilirsiniz ama dünyadaki karizmanızı da çizdirirsiniz.
Son günlerin en önemli değerlendirmelerinden birini de, Prof. Nilüfer Göle sundu. “Meydan ve sokak” ayrımı yaparak. Nilüfer Göle, Başbakan’ın Kuzey Afrika gezisinden döndükten sonra “meydan demokrasisi”nden değil “sokaktan yana” ağırlık koyduğunu belirtti.
Nilüfer Göle, Gezi Parkı’nı “Meydan hareketi” olarak niteleyerek, bunun niçin “demokratik” olduğunu anlatıyor. Ardından “Bireysel özgürlükleri daraltan bir kamu düzeni, orantısız güç kullanan güvenlik anlayışı da demokrasiye uymaz.‘Gezi Meydan Hareketi’ kamusal alanın nefes almasını sağladı, demokrasiyi zenginleştirdi” diyor. Ekliyor: “Sokak hareketini tek tip kalabalıklar, çoğunluklar oluşturur. Meydan hareketini oluşturanlar ise aktif azınlıklardır.”
Tayyip Erdoğan “sokağı” harekete geçirmeyi politika olarak seçti. Hafta sonu yapılacak Ankara ve İstanbul mitingleri, bu politikanın zirve noktası olacak.
Bu arada, Başbakan bugün isimlerin nasıl belirlendiğinizi bildiğimiz ve doğru olmayan bir yöntemle oluşturulan kişileri içeren bir heyetle görüşecek. Gezi Parkı konusunu görüşecek. Bu görüşmeye bir gün kala polis Taksim’e girdi.
Başbakan’ın bugün “Gezi Parkı temsilcileri” ile görüşmesinin olumlu sonuçlarından, izlediği politikaya bakarak, ne yazık ki, çok umutlu değilim.Yanılmayı çok isterim. Bana öyle geliyor ki, Tayyip Erdoğan, bugün Gezi Parkı temsilcileri olduğu iddia edilen (aralarında Gezi’ye hiç ayak basmayanların bulunduğu) heyeti de kabul ettikten; yani “daha ne yapayım; günah benden gitti” diyebilecek duruma geldikten sonra, Taksim’e nasıl girildiyse, Gezi Parkı’na da öyle girilmesi ihtimali yabana atılır cinsten değildir.
Bize gelince, özgürlüklerden ve demokrasiden yana durmaya devam edeceğiz. Bir zamanlar, Tayyip Erdoğan’a tam da bu nedenle destek olmuştuk...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


