iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Temmuz 2013 Cuma

İktidar tökezlerken... - İsmet Berkan

Dikkat ediyor musunuz, bilmiyorum.
Başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Ak Parti ileri gelenlerinin ve hükümetin gündemini hala Gezi olayları belirliyor.
Akıllarının ve fikri enerjilerinin önemli bir bölümü Gezi olaylarında takılı kaldığı, burada da belki Ak Parti iktidar olalı beri ilk kez ‘savunmacı’ bir çizgide olunduğu için, bütün dünyayı bu pencereden görme eğilimi var.
‘Elinizdeki tek alet çekiçse bütün sorunları çivi olarak görmek’ gibi bir şey bu. Gezi olayları, Başbakan için de, iktidar için de fikri anlamda bir dönüm noktasını oluşturuyor. Mısır’daki askeri darbeye de Gezi penceresinden bakılıyor; Suriye’de olan bitene de; Avrupa ve Amerika ile ilişkilere de.
Ve elbette demokratikleşmeye, özgürlüklerin genişlemesine, geniş toplum kesimlerinin devletle olan sorunlarının bitmesi ihtimaline de Gezi penceresinden bakılıyor; ekonomiye de, uluslararası piyasalara da, Merkez Bankası’nın faiz arttırır gibi yapmasına da...
Bütün bunlar ciddi tökezleme belirtileri.
Bu tökezlemenin ardında yatan ise tek bir neden var: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın tek başınalığı, kendi kendini soktuğu yalnız durum.
Kastım şu: Bundan tam bir yıl sonra Türkiye’de siyasetin kartları yeniden karılmış olacak. Ve bu kartların ne şekilde karılacağına dair esas kararı da Başbakan Erdoğan verecek.
Ama henüz bu kararı vermedi; ne karar vereceğini kafasında tartıyor.
Erdoğan açısından verilecek karar şu: Cumhurbaşkanlığına aday olsun mu, olmasın mı?
Cumhurbaşkanlığı konusunda olası Anayasa değişikliklerinin 330 oyla Meclis’ten geçmesi zor, geçse bile referandum da kolay değil. O yüzden Ak Parti fazla zorlamayacaktır.
Yani mevcut Anayasal yetkilerle ve biçimle Cumhurbaşkanı olup olmamaya karar verecek Erdoğan. Eğer olmaya karar verirse ve gelecek yıl temmuz sonu-ağustos başında yapılacak seçimi de kazanırsa, bu kez partisini ne yapacağına, partiyi kime emanet edeceğine karar vermek zorunda.
Ve birbirine yakından bağlı bu iki karar konusunda Başbakan Erdoğan başka kimseyi yanına yaklaştırmıyor, kararı tek başına vereceğini belli ediyor.
‘Yalnızlık’tan kastım bu. Erdoğan tepede tek başına ve önce partisi, sonra da bütün Türkiye onun ağzına bakıyor.
Ve Erdoğan ülkede olan hemen hemen her şeyi kendisine karşı veya kendisinden yana diye sınıflıyor bu süreçte. İşte Gezi olayları Erdoğan’ın zihni siyaset haritasında buraya oturuyor.
Bir türlü Gezi olayları gündeminden çıkamıyor; doğrudan kendisini hedef alan bu sokak siyasetini bir türlü yerli yerine koyamadığı için de, neredeyse her iftar nutkunda bir biçimde konuya girip epey ağır ifadeler kullanıyor.
‘Partim aday gösterirse Cumhurbaşkanı adayı olmak istiyorum. Partim yeterli demokratik olgunluğa sahiptir, benden sonra emaneti teslim alacak en iyi ismi kendi içindeki demokratik süreçlerin sonunda çıkartacaktır’ dese, kendisi de ülkesi de çok rahatlayacak.

Tarihi gerçekten ihya etmek dururken...

BAZEN bir davranışınızı, bir tercihinizi rasyonalize etmek için daha yüksek bir ilkeye başvurursunuz. Mesela, Taksim’e eski topçu kışlasını yeniden yapmanın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel hayali olduğunu biliyoruz.
Bu hayalini daha önce çok kez dile getirdi; seçim vaatleri arasına soktu. Bu uğurda hükümetinden bir bakanla kavga etti, o bakanı görevden aldı. Sonra Gezi olayları yaşandı. Başbakan, hayalini rasyonalize etmek isterken ‘Tarihi ihya etmek’ ilkesine sarıldı.
İhya edilecek tarihin hangisi olduğu, Taksim kışlasının planları dahil hiçbir şeyinin olmadığı, yerine yapılacak binanın tarihte olmayan bir bina olduğu itirazları vs. boşuna. Dediğim gibi konu Başbakanın tutkusu.
Peki madem ‘tarihi ihya’ diye bir ilke geldi... O ilkeyi aynen Haliç’teki Tersane-i Amire’ye uygulasak ya... Osmanlı’nın (ve sonra da Cumhuriyetin) bu ilk ve düne kadar da çalışan tersanesini halka açık bir müze, rekreasyon alanı olarak düzenlesek ya...
Hayır, orada tarihi unutuyoruz. Orada kararı İstanbul’a, İstanbulluya bile sormuyoruz; Ankara’dan doğrudan ihale açıp koca bölgeyi turizm ve ticaret alanı yapıp şehrin geleceğiyle ilgili çok önemli bir kararı bir ihale komisyonu eliyle veriyoruz.
Üstelik de adı ‘Haliç Port.’ Cenevizlilerin bile aklına bu isim gelmemişti!

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24395078.asp

20 Temmuz 2013 Cumartesi

İktidar nereye? - Taha Akyol

1926 yılında bugünkü Irak sınırımız çizildiğinde Atatürk ve İnönü’nün en büyük kaygısı, Kuzey Irak’ta İngiltere’nin bir “özerk Kürt hükümeti” kurdurması, bunun Türkiye’ye sirayet etmesiydi.

O sırada Irak, İngiliz mandası altındadır. Bağdat’taki İngiliz Yüksek Komiseri Henry Dobbs, kasım ayında Ankara’da Atatürk ve İnönü tarafından kabul edildi; böyle bir şey yapmayacaklarına dair teminat verdi. İngiliz büyükelçisi Ronald Lindsay de bu teminatı tekrarladı. Sınır güvenliği anlaşması bile yapıldı.
Fakat Atatürk de İnönü de bu teminatlardan memnun olmakla birlikte, “nesiller sonra” Türkiye’nin Kürt meselesiyle karşı karşıya kalacağını biliyorlardı; bunu ifade bile etmişlerdi. (Bkz. İhsan Şerif Kaymaz, Musul Sorunu, s. 575-606)
İSMET PAŞA’NIN NOTU
Bu endişeyle, o zamanın dünyasında, sıkı bir rejim uyguladılar. İsyanları aşırı şiddetle bastırdılar, kültürel yasaklar koydular.
Bu sorunun nasıl çözülebileceğine dair çok sayıda rapor hazırlattılar. Hüseyin Yayman bunların geniş özetlerini “Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası” adıyla kitaplaştırdı. 1935 yılında Atatürk, İsmet Paşa’nın tekrar Doğu gezisine çıkarak bir rapor hazırlamasını istedi. “İsmet Paşa’nın Kürt Raporu”nu Saygı Öztürk yayınladı.
Raporların özeti bile buraya sığmaz. Ben sadece İsmet Paşa’nın bu gezide özel defterine yazdığı bir notu aktaracağım:
“9 Temmuz Salı, 1935, Van: Trahom şarkı bitiriyor... Kürt meselesi vardır. Siyasi olarak sindirilmiştir. Amma vardır...”
ORTADOĞU GÜNDEMİ
Sindirilen duygular birikti, askeri darbelerde bilendi, 1984 Ağustos’unda PKK’nın Şemdinli ve Eruh katliamlarıyla patlak verdi. Bugün nerelere geldiği belli... İran, Irak ve son olarak özerklik ilanına hazırlandığı “Kuzey Suriye”deki durumu da belli.
Sadece Türkiye’nin değil, Ortadoğu’nun en büyük problemi... Kürt uluslaşması gecikmiş milliyetçiliklerde görülen şiddet ve husumetiyle, sınırları sarsan bir depremler silsilesi halinde Ortadoğu gündemine giriyor.
İç sorun olduğu kadar, Ortadoğu, dolayısıyla dış politika sorunu.
DIŞ POLİTİKA
Böylesine tarihsel çapta kritik bir dönemde hükümet iç ve dış politikada son derece soğukkanlı, hesaplı ve realist olmalıdır. Özellikle Ortadoğu sorunlarında keskin ve münferit tavırlar yerine, çeşitli ülkelerle söylem ve davranış birliği sağlayarak hareket etmelidir.
Kritik sorunlar olmasa bile, dış politika konularının diplomatik dille ve usullerle yürütülmesi, miting söyleminden sakınılması şarttır.
Peki, Mısır ve Suriye konularında istikametimiz doğru halde, kaç ülkeyle söylem ve davranış birliği halindeyiz? Müslüman veya Batılı kaç ülkeyle?
‘YÖNETME’ SORUNU
İç politikada, toplum öfkelerle kutuplaşmışsa, geniş toplumsal destek gerektiren politikaların uygulanması çok zor olur.
Kaç defa yazdım, yine yazmaktan kendimi alamıyorum; siyaset bilimin adeta tabiat kanunudur: “İktidarların süresi uzadıkça güç kullanma eğilimi artar, karşıtlarının da tepkisi artar”.
İşte, Sayın Başbakan’ın üslubu gittikçe daha öfkeli, sokaklar ise ‘olaylı’ hale geliyor!
Böyle devam edersek nereye varırız?!
Demokrasi literatürünün en önemli konularından biri “yönetilebilirlik” sorunudur. Kürt meselesinin çok geniş mutabakatlara dayalı politikalar gerektiren bir cesamete ulaştığı bu dönemde, yönetilmesi zorlaşmış bir Türkiye düşünebiliyor munuz? Kâbus gibi!
Uzun süresiyle de büyüyen Kürt sorunuyla da en zor döneme girmiş olan iktidarın alkışa değil, itidale ihtiyacı var.