dış politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dış politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2013 Cuma

Mısır: ABD dış politikasının iflası - Kim Ghattas


Bugün Kahire'nin sokaklarına serilmiş yatan, sadece Mısır'ın yeni yeni filizlenen demokrasisi değil. Çoğu insanın gözünde ABD dış politikası da, en azından Amerika'nın itibarı da iflas etmiş durumda...
2011 yılında Hüsnü Mübarek'in devrilmesinden bu yana ABD, Mısır politikasında demokrasi alanındaki cılız gelişmeleri desteklemek ile kendi ulusal çıkarlarını korumak arasında bir denge kurmaya çabaladı.
Beyaz Saray Mısır'da iktidara kim gelirse gelsin onunla iş yapma anlayışını hayata geçirmek için çok uğraştı ama sonunda Kahire'de dostu da kalmadı, etkisi de.
Washington'un son zamanlarda Mısır'la ilgili bütün diplomatik çabaları birer birer başarısızlığa uğradı.
ABD, devrildiği ana kadar Mursi'yi, ordu ve göstericilerle uzlaşmaya ikna etmeye çalışıyordu. Aynı zamanda askere de Mursi'ye karşı harekete geçmeme çağrısı yapıyordu.
General Abdül Fettah el Sisi:"Mısırlıları yalnız bıraktınız. Onlara sırtınızı döndünüz ve bunu unutmayacaklar"
Darbeden sonra Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Bill Burns iki kez Kahire'ye giderek ordu ile Müslüman Kardeşler arasında arabuluculuk yapmaya çalıştı. Fakat bugünlerde Amerikalılar için Kahire'de görüşecek insan bulmak bile çok zor.
Buna karşılık ABD, "Generalleri ve Mursi'nin gitmesini isteyen milyonlarca Mısırlı'yı kızdırırım" kaygısıyla Mursi'nin devrilmesini "darbe" diye adlandırmaktan da kaçındı.
Bu da seçim zaferlerinin ellerinden alındığını düşünen Müslüman Kardeşler ile yandaşlarını çok öfkelendirdi.
Fakat Washington yeni geçici yönetim ve generallerle yakınlaşmak bir yana, iktidardayken Mursi yönetimine koşulsuz destek verdiğini düşünen Mursi karşıtı kampın da eleştirileriyle karşı karşıya.
Başkan Barack Obama dün tatilini yarıda keserek tıklayınşiddeti kesin bir dille kınadı ve ABD'nin olağanüstü hal ilanına karşı olduğunu söyledi.
Konuşmasını yaparken çok ciddi ve tavizsiz bir tavır sergiledi, çevresini saran tatil beldesi manzarasına karşın ağırlıkla sinirli ve bıkkın göründü.
"Amerika Mısır'ın kaderini belirleyemez. Bu Mısır halkının işi. Biz herhangi bir siyasi parti ya da siyasi liderin tarafını tutmuyoruz" dedi.

Kimileri ABD'nin hala Mısır'a askeri yardım sağlıyor olmasının bile onun ordunun tarafında olduğu anlamına geldiğini söylüyor. Fakat, Genelkurmay Başkanı General Abdül Fettah el Sisi ABD'yi açıkça eleştirmekten kaçınmıyor.
Sisi Washington Post gazetesine verdiği mülakatta, "Mısırlıları yalnız bıraktınız. Onlara sırtınızı döndünüz ve bunu unutmayacaklar" dedikten sonra "Şimdi, hala Mısırlılara sırt çevirmeyi sürdürmek istiyor musunuz?" diye soruyordu.

'Her şeyin sorumlusu biz miyiz?"

Başkan Obama Mısır'da ters giden her şeyden ABD'yi ya da genel olarak Batı'yı sorumlu tutmanın kolaycılık olduğunu söyledi ve ekledi:
"Mursi yandaşları tarafından suçlandık. Sanki Mursi'ciymişiz gibi diğer tarafça da suçlandık. Bu tür yaklaşımlar Mısırlıların layık oldukları geleceği kurmasına bir katkıda bulunmaz. Biz Mısır'ın başarmasını istiyoruz. Biz barışçı, demokratik, müreffeh bir Mısır istiyoruz. Bu bizim çıkarımızadır. Fakat buna ulaşmak için gerekenleri Mısırlıların yapması gerekiyor."
Obama Mısır ile planlanan ortak askeri tatbikatı iptal etti ve Amerikan yardımının da gözden geçirileceğini söyledi.

Barack Obama:
Mursi yandaşları tarafından suçlandık. Sanki Mursi'ciymişiz gibi diğer tarafça da suçlandık. Bu tür yaklaşımlar Mısırlıların layık oldukları geleceği kurmasına bir katkıda bulunmaz."

ABD 2011'de de Mübarek'in devrilmesini izleyen günlerde geçici askeri yönetimi demokratik geçiş planına sadık kalmaya zorlamak amacıyla Parlak Yıldız adlı askeri tatbikatı iptal etmişti.
Fakat Mısırlı generaller artık bunlara pek kulak asmıyor, özellikle de ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'nin son hamlelerine destek verir görünen sözlerinden sonra.
Kerry iki hafta önce Pakistan'ın Geo TV kanalına verdiği demeçte, "Mısır'da ülkenin kaos ve şiddete doğru gitmesinden endişelenen milyonlarca insan ordudan müdahale etmesini istedi" demiş sonra da "Zaten anladığımız kadarıyla askeriye iktidara el koymadı. Ülkeyi sivil bir hükümet yönetiyor ve demokrasiyi inşa ediyorlar" diye eklemişti.
Kısacası ABD politikası şu ana kadar muğlak bir çizgi sergiledi. Darbe demiyor ama darbe değil de demiyordu. Amerikalı yetkililer günlerce Dışişleri Bakanı Kerry'nin açıklamalarından geri adım atmaya çalıştılar ama açıklama yapılmıştı bir kere.

Süveyş faktörü

Aslında Kerry'nin açıklamaları Washington ile Kahire arasında yıllardır süregelen ikili işbirliğinin bir uzantısıydı. İnişler çıkışlara karşın Mısır ve ordusu hep savunma politikalarında önemli bir ortak olmaya devam etmişti.
Örneğin İsrail ile 1979 yılında imzalanan Camp David barış anlaşmasının devamı açısından generallerin desteği hayati önem taşıyor. Washington ayrıca Mısır'ın İsrail sınırına yakın Sina yarımadasındaki milislerle mücadelesini de destekliyor ve hala Süveyş Kanalı'nın üzerine titriyor.
Yakınlarda yayımlanan ve Amerikan Kongresi bünyesinde yaptırılan bir araştırma, Beyaz Saray ve Kongre'nin böylesi çalkantılı bir dönemde Mısır ile güvenlik işbirliğinin nasıl sürdürüleceği konusundaki kaygılarını bir bir ortaya koyuyor.
Bu rapor Mursi'nin devrilmesinden önce hazırlanmıştı ama onun gidişinden sonra da bu kaygılar aynıyla geçerli.
Mısır bütün diğer ülkelerin gemileri haftalarca bekletilirken, ABD donanmasına Süveyş Kanalı'ndan hızlandırılmış geçiş imkanı veriyor. Her ay ortalama en az 10 Amerikan savaş gemisi kanaldan geçerek kısa yoldan Irak ve Afganistan'a asker ve mühimmat ulaştırıyor.
Kongre raporunda "Süveyş Kanalı'ndan geçiş imkanı olmazsa donanmanın Ümit Burnu civarında da gemiler konuşlandırması gerekir ki bu da Norfolk üssünden Basra Körfezi ya da Hint Okyanusu'na erişim süresini çok uzatacaktır" deniyor.

Pakistan pişmanlığı

ABD daha önce bir başka ülkeye askeri yardımı kesti ve hala bunun sonuçlarıyla baş etmeye uğraşıyor.
Tamara Wittes, Brookings Enstitüsü
"Bence artık ABD'nin Kahire'de askeri bir diktatörlüğün yeniden inşasıyla karşı karşıya olduğumuzu kabul etmesi gerekiyor."
1990 yılında Pakistan'a yapılan askeri yardım, nükleer silahların yayılmasını önleme yaptırımları kapsamında kesilmişti. Bunu izleyen 10 yıl boyunca Washington ve Pentagon'un Pakistan ordusuyla bağları giderek zayıfladı.
Pakistanlı üst düzey askerler eğitim için artık ABD'ye gelmiyordu örneğin. Bugün, yardımların yeniden başlamış olmasına rağmen Pakistan ile ilişkilerin aldığı yaralar hala kapanmış değil.
Bu da doğrudan doğruya iki ülkenin "terörle mücadele" konusundaki işbirliğini etkiliyor.

Erdoğan'ın eleştirisi

Beyaz Saray'ın Mısır politikasına iç ve dış muhalefet de günden güne büyüyor.
Cumhuriyetçi Senatör John McCain Beyaz Saray'ı defalarca Mursi'nin devrilmesini "darbe" diye tanımlamaya ve askeri yardımı kesmeye çağırdı.
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Washington'un dökülen kanda sorumluluğu olduğunu söyledi.
Ortak mesaj, Mısır ordusu ile ilişkilerin ABD'ye pahalıya mal olduğu yönünde.
Obama'nın ilk döneminde Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu masasında çalışmış olan Brookings Enstitüsü düşünce kuruluşunun uzmanlarından Tamara Wittes, "Bence artık ABD'nin Kahire'de askeri bir diktatörlüğün yeniden inşasıyla karşı karşıya olduğumuzu kabul etmesi gerekiyor" diyor.
Wittes şöyle sürdürüyor sözlerini: "Bu da ABD'nin herşeye adını koyması ve Amerikan yasaları gereğince Mısır hükümetine yardımı askıya alması demek, çünkü karşımızda askeri bir darbe ve askeri bir rejim var."
Wittes askeri yardım kesilse bile Mısır ordusunun ABD ile güvenlik işbirliğini sürdürmek zorunda olduğunu çünkü bunun kendi çıkarına olduğunu bildiğini de savunuyor.
Ama görünen o ki, Obama yönetimi şimdilik bu riski göze almaya pek istekli değil.

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/08/130816_abd_misir_politikasi_darbe.shtml

20 Temmuz 2013 Cumartesi

İktidar nereye? - Taha Akyol

1926 yılında bugünkü Irak sınırımız çizildiğinde Atatürk ve İnönü’nün en büyük kaygısı, Kuzey Irak’ta İngiltere’nin bir “özerk Kürt hükümeti” kurdurması, bunun Türkiye’ye sirayet etmesiydi.

O sırada Irak, İngiliz mandası altındadır. Bağdat’taki İngiliz Yüksek Komiseri Henry Dobbs, kasım ayında Ankara’da Atatürk ve İnönü tarafından kabul edildi; böyle bir şey yapmayacaklarına dair teminat verdi. İngiliz büyükelçisi Ronald Lindsay de bu teminatı tekrarladı. Sınır güvenliği anlaşması bile yapıldı.
Fakat Atatürk de İnönü de bu teminatlardan memnun olmakla birlikte, “nesiller sonra” Türkiye’nin Kürt meselesiyle karşı karşıya kalacağını biliyorlardı; bunu ifade bile etmişlerdi. (Bkz. İhsan Şerif Kaymaz, Musul Sorunu, s. 575-606)
İSMET PAŞA’NIN NOTU
Bu endişeyle, o zamanın dünyasında, sıkı bir rejim uyguladılar. İsyanları aşırı şiddetle bastırdılar, kültürel yasaklar koydular.
Bu sorunun nasıl çözülebileceğine dair çok sayıda rapor hazırlattılar. Hüseyin Yayman bunların geniş özetlerini “Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası” adıyla kitaplaştırdı. 1935 yılında Atatürk, İsmet Paşa’nın tekrar Doğu gezisine çıkarak bir rapor hazırlamasını istedi. “İsmet Paşa’nın Kürt Raporu”nu Saygı Öztürk yayınladı.
Raporların özeti bile buraya sığmaz. Ben sadece İsmet Paşa’nın bu gezide özel defterine yazdığı bir notu aktaracağım:
“9 Temmuz Salı, 1935, Van: Trahom şarkı bitiriyor... Kürt meselesi vardır. Siyasi olarak sindirilmiştir. Amma vardır...”
ORTADOĞU GÜNDEMİ
Sindirilen duygular birikti, askeri darbelerde bilendi, 1984 Ağustos’unda PKK’nın Şemdinli ve Eruh katliamlarıyla patlak verdi. Bugün nerelere geldiği belli... İran, Irak ve son olarak özerklik ilanına hazırlandığı “Kuzey Suriye”deki durumu da belli.
Sadece Türkiye’nin değil, Ortadoğu’nun en büyük problemi... Kürt uluslaşması gecikmiş milliyetçiliklerde görülen şiddet ve husumetiyle, sınırları sarsan bir depremler silsilesi halinde Ortadoğu gündemine giriyor.
İç sorun olduğu kadar, Ortadoğu, dolayısıyla dış politika sorunu.
DIŞ POLİTİKA
Böylesine tarihsel çapta kritik bir dönemde hükümet iç ve dış politikada son derece soğukkanlı, hesaplı ve realist olmalıdır. Özellikle Ortadoğu sorunlarında keskin ve münferit tavırlar yerine, çeşitli ülkelerle söylem ve davranış birliği sağlayarak hareket etmelidir.
Kritik sorunlar olmasa bile, dış politika konularının diplomatik dille ve usullerle yürütülmesi, miting söyleminden sakınılması şarttır.
Peki, Mısır ve Suriye konularında istikametimiz doğru halde, kaç ülkeyle söylem ve davranış birliği halindeyiz? Müslüman veya Batılı kaç ülkeyle?
‘YÖNETME’ SORUNU
İç politikada, toplum öfkelerle kutuplaşmışsa, geniş toplumsal destek gerektiren politikaların uygulanması çok zor olur.
Kaç defa yazdım, yine yazmaktan kendimi alamıyorum; siyaset bilimin adeta tabiat kanunudur: “İktidarların süresi uzadıkça güç kullanma eğilimi artar, karşıtlarının da tepkisi artar”.
İşte, Sayın Başbakan’ın üslubu gittikçe daha öfkeli, sokaklar ise ‘olaylı’ hale geliyor!
Böyle devam edersek nereye varırız?!
Demokrasi literatürünün en önemli konularından biri “yönetilebilirlik” sorunudur. Kürt meselesinin çok geniş mutabakatlara dayalı politikalar gerektiren bir cesamete ulaştığı bu dönemde, yönetilmesi zorlaşmış bir Türkiye düşünebiliyor munuz? Kâbus gibi!
Uzun süresiyle de büyüyen Kürt sorunuyla da en zor döneme girmiş olan iktidarın alkışa değil, itidale ihtiyacı var.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

ABD dış politikasının bir darbeyle imtihanı


Kılıç Buğra Kanat* Salı, 09 Temmuz 2013 23:07

Geçtiğimiz hafta içinde, yakın siyasi tarihimizden tanıdık olduğumuz bir olay bu sefer Mısır'da yeniden sahneye konuldu. Mısır ordusu siyasi durumdan kendilerine vazife çıkarıp halkın bir kısmının da desteğini arkasına alarak seçimle işbaşına gelmiş bir hükümeti devirerek iktidara el koydu veya bu satırlar yazılırken anlaşıldığı kadarıyla el koymaya çalıştı.
Hepimiz ekranlardan Mısır halkının bir kısmının Stockholm sendromuna kapılmışçasına yıllardır kendisinin gardiyanı, demokrasinin celladı olan Mısır ordusunu alkışladığını ve darbeyi coşkuyla karşıladığını dehşetle izledik. Darbe sırasında aynı zamanda hangi bölgesel güçlerin darbecileri tebrik etmek için sıraya girdiğine ve “biz kediye kedi deriz” demeyi bilenlerin darbeye darbe dememek için içine düştükleri komik duruma şahit olduk. Mısır'da tüm bu olaylar gelişirken birçokları tüm tartışmalara rağmen dünyanın hâlâ bir numaralı gücü olan Amerika'nın ne tepki göstereceğini merakla bekledi. Sonuç Amerika'nın özellikle Soğuk Savaş tarihini bilenler için beklenen ancak Arap Baharı'yla Amerikan dış politikasında yeni bir dönemin başladığını sananlar için şaşırtıcıydı.
Mısır, Amerikan dış politikasının otoriter müttefiklerin demokratikleşme süreci ile imtihanında son on senedir en zorlu anları yaşadığı ülkelerin başında geliyor. George W.Bush'un 11 Eylül sonrası başlattığı “özgürlük gündemi” adı verilen politikasından bu yana Amerikan dış politikası Mısır'daki demokratikleşme konusunda sürekli zikzaklar içinde. 2000'li yılların başında “özgürlük gündemi”nin Amerika'nın Ortadoğu politikasında öne çıkmasının hemen arkasından Mısır'da Müslüman Kardeşler'in güçlenme ihtimali Amerikan yönetimini önemli bir ikilemle baş başa bırakmıştı. Zira her ne kadar demokratikleşme Amerikan dış politikası kimliğinin önemli öğeleri arasında gösteriliyor olsa da Mübarek rejiminin sağladığı destek noktası Amerika'nın hem Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz güvenliği, hem Ortadoğu'ya güç projeksiyonu hem de İsrail-Arap sorunu açısından çok ciddi bir öneme sahipti. Ancak 2005 yılında Kahire'yi ziyaret eden Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, bu ikileme nokta koyarcasına önemli bir özeleştiri yaparak ve Mübarek'i oldukça kızdırarak yaptığı çıkışında, Amerika'nın son 50 yılda Ortadoğu'da demokrasi yerine güvenliği öncelediğini ancak 50 sene sonrasında ikisini de elde edemediğini söylüyordu. Uzun konuşmadan herkesin aklında kalan bu cümle, birçokları tarafından Amerikan dış politikasında yaşanacak derin bir revizyonun sinyali olarak algılanmıştı. Ancak kısa bir süre sonra bu iyimser beklentiler boşa çıktı. Hem Mübarek'in Washington'daki dostları, hem “İslamcı tehdit” söyleminin sahipleri hem de Mübarek'in Ortadoğu'da işgal ettiği konumun Amerikan çıkarlarına en uygun pozisyon olduğunu düşünen ulusal güvenlikçiler, Mısır'ın ABD bölgede iki ülkeyle ve dünyada terörle savaştayken “kaybedilemeyecek kadar önemli bir ülke olduğu” kanısını kabul ettirmişlerdi.
Başkan Obama'nın seçimleri kazanması ve hemen sonrasında 2009 yılında Kahire'yi ziyaret etmesi ve yaptığı konuşma Rice'ınki kadar cesaretli olmasa da en azından olası bir değişimin mesajlarını taşıması bakımından oldukça önemliydi. Ancak bu dönemde Amerikan dış politikasında değişim bekleyenler bir kez daha yanılmıştı. Zira “Ortadoğu bataklığından” bir an önce çıkmaya çalışan bir Amerikan başkanı için bölgede “istikrar” her şeyin başında geliyordu. Arap Baharı kapıya dayandığında Obama yönetimi bir kez daha bölgedeki dengeleri yeniden hesaplama çalışmasına girdi. Tunus'taki devrimden sonra Beyaz Saray'da Mısır'da olası rejim değişimi için yapılan risk analizleri negatif sonuç vermiş ve Mübarek'in bu tip olayları kontrol altına alabileceği öngörülmüştü. Zamanın dışişleri bakanı Clinton'un Tahrir'de gösteriler başladığında Mübarek rejiminin istikrarlı ve duruma hakim olduğu yönündeki açıklamaları, bu analizlerle birlikte siyasi temennilerin sonucuydu. Ancak olayların büyümesi ABD yönetimini bir kez daha iki arada bir derede bıraktı. Beyaz Saray'da yapılan uzun Mısır toplantılarında yaşanan fikir ayrılığına ek olarak başta Suudi Arabistan ve İsrail olmak üzere diğer bazı ülkelerin de Mübarek lehine topa girmeleri, Amerikan yönetiminde kafa karışıklığını daha da artırdı. Sonunda artık durum iyice kontrolden çıkmaya başladığında Obama yönetimi “tarihin doğru tarafında” bulunmayı tercih ederek ilk kez bölgedeki geleneksel Amerikan dış politikasından uzaklaştığı imajını vermeye çalıştı.
Son olaylar, Amerika'nın Mısır politikasında ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışanlar için yeni bir derslik vaka oldu. Olayların başlamasından hemen sonra karmaşık cümleler, muğlak ifadeler, “4 Temmuz rehaveti” ile “iyi oynayan kazansın” gibi anlamsız bir pozisyon sürdüren ABD'nin Sisi'nin askerî müdahale açıklamasından sonra olaya darbe deme konusunda sergilediği çekimserlik herkese ortaya çıkan yeni durumu gösterdi. Amerika sanki Oliver Stone ile Costa Gavras'a yeni malzeme sağlıyormuşçasına darbecilere -artık herkesin ne anlama geldiğini az çok bildiği- “demokrasiye bir an önce dönülmesi” çağrısında bulunmaktan öte bir tepki göstermekten sakındı. Sonrasında medyada yer alan veya sızdırılan birçok haberde “Mursi nerede yanlış yaptı?” tezi işlenerek de darbeye siyasi hataları düzeltmek için girişilmesi gereken bir eylem muamelesi çekilirken öte yandan da meşruiyet sağlanmaya çalışıldı. Bu arada önemli Ortadoğu uzmanları da Mısır ordusunun Mısır'ın demokratikleşmesine nasıl vesile olacağı yolunda uzun yazılar kaleme almaya başlamıştı. Beyaz Saray, gelen tepkilerden artık rahatsız olmuş olacak ki son günlerde yaptığı düzeltme açıklamaları ile kendince elini rahatlatmaya çalışıyor.
Obama yönetimi, Mısır'da bu olaylar sırasında yeniden sergilediği zikzaklarla sadece kafaları karıştırmakla kalmadı, aynı zamanda ayağına gelen büyük bir kamu diplomasisi fırsatını da tepmiş oldu. Tüm Soğuk Savaş tarihinde adı yarı ciddi yarı komplo teorisi olarak darbelerle anılan ABD için Mısır, bu imajı düzeltmek adına altın bir fırsat sunmuştu. İran'da bundan neredeyse 60 sene önce Musaddık'a karşı yapılan darbeye adının karışmasının olumsuz havasını bir türlü üzerinden atamayan ABD yönetimi için Mısır'da darbe girişimine karşı çıkmak belki de bir dönüm noktası olacaktı. Bu durum Mısır'da darbeye zemin hazırlandığı bir sırada Senegal, Tanzanya, Güney Afrika'dan oluşan Afrika gezisinde Obama'nın verdiği demokrasi mesajlarını daha anlamlı kılacaktı. Bunların hiçbiri olmadı. Her ne kadar son açıklamalarında ABD yönetimi daha dikkatli bir tutum sergilemeye ve olayın detayları üzerinde durmaya başlasa da durumun kamuoyunda algılanış biçiminde değişecek bir şey yok. Zira kamuoyu siyasal olaylarda ayrıntıları, açıklamaları, mazeretleri değil pozisyonları görüyor. Toplumsal hafıza kritik dönüm noktalarında ülkeleri ve liderleri durdukları yerle hatırlıyor. Onun üzerine kamu diplomasisi için harcanan milyarlarca dolar başarısız bir propaganda ve israf olarak kayda geçiyor.
*SETA Vakfı, Washington, DC
CHA