futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Futbolda sıkıyönetim - Gülengül Altınsay


09.08.2013 00:27 

Yeni futbol sezonu başlıyor. Ama her zamankinden farklı başlıyor.  En önemli fark ise futbolun muktedirlerinin tribünlerde sıkıyönetim uygulamaları olacak. Tam da ülkede askeri vesayet kalkarken...

Baksanıza tribünlerde atılan sloganların, açılan pankartların siyasi içerikli olmaması isteniyor. İstemekle kalınmıyor iş taraftarlara kombine satışlarında taahhütname imzalatmaya kadar vardırılıyor. Anlaşılan kulüp yönetimlerinde Gezi olaylarından sonra büyük bir korku oluşmuş. Kendilerini hükümete karşı zor durumda bırakacak tüm eylemleri önlemek için tedbir üstüne tedbir alıyorlar. Ama bir yandan da taraftarın desteğini kaybetmek istemiyorlar.
Bir önceki “Çarşı Yanlış Yapmışmış” başlıklı yazımda Beşiktaş Başkanı Fikret Orman’nın “Beşiktaş siyasi bir parti değildir” cümlesiyle başlayan ve basına yansıyan konuşmasından bahsetmiştim. Bu bağlamda Çarşı’ya ilişkin eleştirilerini eleştirmiştim. Başkan daha sonra sözlerinin yanlış anlaşıldığını açıkladı ve Çarşı’yı eleştirme haberlerini yalanladı. Ne ki, basın mensuplarına verdiği iftarda Çarşı’nın bu tavrından rahatsız olduğunu da açıkça belli etmişti.
Zaten Kaşımpaşa Kulübüyle yapılan Stat anlaşması ardından kombine alan Beşiktaşlı taraftarlara imzalatılan taahhütname bu rahatsızlığın açık ifadeleri oldu. Siyah beyazlı taraftarların elini kolunu ve dilini bağlamaya yönelik girişimlerdi bunlar.

En büyük taraftar apolitik taraftar
 

Bu sezon iç saha maçlarını Kasımpaşa Recep Tayyip Erdoğan Stadında oynayacak olan Beşiktaş ile Kasımpaşa arasında imzalanan anlaşma özel maddesiyle büyük tartışma yarattı. Bu özel maddeye göre statta siyasi içerikli tezahürat ve küfürde bulunulması halinde sözleşme tek taraflı fesih edilebilecekti.
Zaten Beşiktaş Başkanı Fikret Orman da özel maddeyi doğruladı; “Evet aramızda yaptığımız anlaşmada böyle bir madde var. Ama bu sadece küfürle ilgili değil. İçinde şiddeti de, siyasi tezahüratları da yasaklayan geniş kapsamlı bir madde. Bunu Kasımpaşa Kulübü istedi. Biz taraftarlarımıza güveniyoruz. İnşallah böyle bir durum olmayacak” dedi.

Ne yazık ki iş bu kadarla da bitmedi. ‘Taraftara güven’ lafta kaldı. Beşiktaş Yönetimi taraftarlarına kombine karşılığı taahhütname imzalatma uygulamasını başlattı.
“  ..toplumsal, siyasal ve ideolojik olaylara sebebiyet verebilecek şekilde veya bir kişiyi, bir zümreyi hedef alacak şekilde hakaret etmeyeceğimi, hakaret içeren sloganlar atmayacağımı aksi halde BJK’nin sezon kartını bedelsiz olarak geri alma ve iptal etme hakkına sahip olduğunu böyle bir duruma itiraz etmeyeceğimi ve bu nedenle BJK’den herhangi bir talepte bulunmayacağımı ayrıca böyle bir duruma sebebiyet vermem halinde BJK’nin uğradığı veya uğrayacağı zararlardan sorumlu olduğumu…” şeklinde devam eden bir taahhütnameydi bu.
Yani yurttaşlık haklarına taban tabana zıt; insanların siyasi görüşlerini açıklama hakkını, ifade özgürlüğünü ihlal eden.
Üstelik biz Beşiktaş’ın Çarşı Grubunu her türlü toplumsal olaya duyarlılığı nedeniyle takdir etmedik mi bu güne kadar? Bundan sonra siyaset yapmayan bir Çarşı mı hayal ediyorsunuz yoksa? Oysa ki insanın olduğu her yerde siyaset de vardır. Ve demokrasilerde beğenseniz de beğenmeseniz de farklılıklara tahammül etmek zorunluluğu vardır. Kimse bana bu uygulamanın asıl amacının küfürü ve hakareti önlemek olduğunu söylemesin. Tabii ki küfür ve hakaret savunulacak şeyler değil. Bir özgürlük alanı da değil. Ama benim bildiğim ırkçılık da savunulacak bir şey değil. Ne var ki bizde küfür ve ırkçılık her nedense hoş görülür.
Küfürlü konuşma örnekleri için Şike tapelerini okumanız bile yeter. Koca koca insanların birbirlerine nasıl hitap ettiklerini görürsünüz. Ya yıllardır tribünlerde tanık olduğumuz ırkçı söylemler? Ya da ayırımcı, seksist söylemler? Özellikle Milli maçlarda ve takımlarımızın yabancı takımlarla yaptıkları maçlarda milliyetçilik kisvesiyle yapılan ve TFF ile devlet tarafından desteklenen ırkçı, militarist tezahüratlar? Diyarbakırspor’un defalarca maruz kaldığı “PKK dışarı” sloganları? Peki bir türlü öz eleştirisini yapamadığımız, yüz karamız Türkiye-İsviçre maçında yaşananlar? Yine tribünlerde sıkça karşılaştığımız ve futbol alanlarını linç ortamına dönüştüren tekbir sesleri? Bugüne kadar bunların hiç birine önlem almayan futbolun muktedirleri şimdi birden bire tribünlerde siyasi sloganları yasaklıyor.
Çünkü tribünler siyaset yeri değilmiş.

Sloganları da sıkıyönetim bildirisiyle belirleyin

İyi de ırkçılık yapmak, tekbir getirmek siyaset yapmak değil mi? Ayrıca bir sloganın siyasi olup olmadığına, hakaret içerip içermediğine kim karar verecek? Son derece tartışmaya açık bir konu bu. Masumane bir talebi bile siyasi addetmek öylesine mümkün ki. Ya da çok ağır bir hakareti kültürümüzün bir parçası gibi görmek. Zaten kolaylıkla her tavrın, her verilen kararın siyasi bir karşılığını bulabilirsiniz. Siyasetten kaçmak mümkün değil.
Fikrini beyan etmek kadar susmak da bir siyasettir. Eyleme geçmek kadar, eyleme geçmemek de siyasettir. Ama anlaşılan o ki sadece muktedirlerin istemediklerini yapmak ‘tribünde siyaset yapmak’ olarak yorumlanacak ve cezalandırılacak.
Aslında sizler seçim zamanı her gittiğiniz yerleşimin takımının atkısını takarak futbol üzerinden siyasetin alasını yapmıyor musunuz? 
Avrupa Kupaları’nı, Olimpiyatları, alınan madalyaları siyasi çıkar aracı yapmıyor musunuz?

Bize barış siyaseti lazım

Biliyorsunuz Gezi olayları sırasında birbirleriyle hayatta beraber olmayacak taraftar grupları kol kola omuz omuzaydı.
Bu yıllardır beklediğimiz ama oluşmasını ummadığımız bir tabloydu. Bu kardeşliğin maçlar başladığında da devam etmesini ummuştuk. Rekabet mutlaka olmalıydı; rekabet olmadan gelişme olmazdı, futbolun tadı da çıkmazdı. 

Ama Gezi vesilesiyle, rakibe düşmanlık üzerinden var olma politikası sona erer belki diye sevinmiştik. Ne yazık ki taraftarlar arasında esen dostluk rüzgârları belli ki kulüp yönetimlerini hiç etkilememiş. Hemen hepsi bıraktığımız yerde kalmış. Baksanıza yine İstanbul derbilerinde rakip taraftarlara yer vermeme kararı aldılar. Bir tek Beşiktaş bu karara karşı çıktı. Ama o da yalnız kaldı. Demek ki düşman yaratarak var olma durumu bundan sonra da devam edecek. Muktedirler seyirciyi baş düşman görmeye devam edecek.
Futbolda sıkıyönetim, bol bol verilen seyircisiz oynama cezalarıyla başlamıştı. Ardından deplasman yasağı geldi. Hatta bu yasak 4 büyüklerin dışına da genişletildi. Şimdi tezahüratlara yasak getiriliyor. Rakibe küfreden, ırkçı, militarist ve linççi sloganları tekrarlayan ama futbolun, sporun siyasetiyle, toplumsal gelişmelerle hiç ilgilenmeyen bir taraftar tipi amaçlanıyor. Askeri vesayet geriletildi ama iktidarı sürdürmek için darbelerin otoriter araçlarından yararlanmakta bir beis görülmüyor.
Madem öyle statlarda bağırılması caiz olan sloganları bir sıkıyönetim bildirisiyle açıklayın. O da olmadı, tribünlere bindirilmiş kıtaları, ya da cansız mankenleri doldurun. Başka çareniz yok. Çünkü bu millet susturuldukça zekâsını kullanıyor.
 Baskıya mizahla direniyor. Yeni Nasrettin Hocalar, Şair 
Eşrefler, Neyzen Tevfikler, Can Yüceller, Optik Başkanlar çıkarıyor.
Bilen bilir; taraftar hiçbir şey diyemeyince hakeme şöyle bağırırdı:
Hakeeem… Anlarsın ya!
Anladınız mı? 

30 Temmuz 2013 Salı

Gezi medyası: 'Futbolumuz neyse medyamız da o' - Erdal Güven


Erdal Güven
Taraf Gazetesi Yazarı
30 TEMMUZ 2013 - TSİ 07:05


Tesadüf bu ya, Gezi Parkı eylemlerinden birkaç gün önce KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır NTV'de (bir başka tesadüf!) yaptıkları araştırmalarda medyaya güvenin yüzde 20'lerin altında göründüğünü anlatıyordu.
Bu cümleyi 'tweet'le paylaştığımı ve "Çok bile" diyen yüzlerce 'reply' (yanıt) ve 'retweet' (tekrar gönderi) atıldığını hatırlıyorum...
Benzer bir araştırma bugün yapılsa kuvvetle muhtemel ki tek haneli bir oran çıkar karşımıza.
En başta belirtmekte yarar var ki bu analizde kastedilen medya, merkez medya.
Varlık nedenleri 'hükümeti savunmak' ya da 'hükümet ağzıyla kuş tutsa beğenmemek' olarak algılanan medya bir başka analizin konusu olabilir.
Özellikle de ilk gruptaki medyanın eylemler boyunca ve hâlâ saçmaya devam ettiği 'şizofreni-paranoya karışımı nöbet hali' ayrıca incelemeye değer.
Şunu da not etmekte yarar var: Toptan bir eleştiri değil bu. Sonuçta merkez medya içinde de 'dik durmaya' çalışan isim ve mecralar oldu ama istisnalar kaideyi bozmuyor ne yazık ki.

Gezi'nin üç nefret objesi

Gezi Parkı eylemlerinde 'üç nefret objesi' öne çıkıyordu. İlk sırada Başbakan Erdoğan vardı. İkinci sırada polis. Üçüncü sırada ise ne acı ki merkez medya.
Pek de şaşırtıcı olmayan bir sıralama olarak görülebilir bu aslında.
Erdoğan önce eylemcilere karşı 'çapulcu' yaftasıyla simgeleştirdiği bir umursamazlık havasındaydı.
Sonrasında çıta 'terörist'e, hatta 'darbe heveslileri'ne kadar yükselince başbakanın umursamazlığı öfkeye, hiddete dönüştü. Kolluk kuvvetleri de Erdoğan'ın haleti ruhiyesine ve söylemine koşut olarak şiddetin dozunu yükselttikçe yükseltti.
Merkez medya daha ilk günlerden itibaren 'olan biteni' olduğu gibi yansıtmaktansa handiyse Erdoğan'ın söylemini 'onaylarcasına' yansıtan, polis şiddetini görmezden gelen bir yayıncılık sergiledi.
Dahası başbakanın her demeci, her konuşması saniye saniye verilirken, eylemcilere mikrofon uzatan, kim olduklarını, neden orada olduklarını, ne istediklerini, ne amaçladıklarını soran yoktu.
Süleyman Demirel'in meşhur bir MİT eleştirisi vardır. Der ki, “MİT her gün size Afrika'da hangi kabile hangi kabileden kaç kişiyi öldürdü diye haber verir ama Ankara'da altınız oyulur, darbe hazırlanır haber vermez.”
Tam da böyleydi merkez medyanın durumu Gezi direnişinin ilk günlerinde.

'Eylemciler temsil edilmedi'

31 Mayıs'tan itibaren kitleselleşen, Türkiye tarihinde görülmemiş bir katılımcı çeşitliliği arz eden; İstanbul, İzmir ve Ankara gibi metropollerin göbeğinde cereyan eden; polis devletinin hortladığı eylemler neresinden bakarsanız bakın Türkiye için 'dünyanın en önemli haberi'ydi.
Ama televizyonlarda penguenler, yemek programları, tatil sohbetleri gırla gidiyor, gazetelerde bir türlü 'hak ettiği' haber değerini bulamıyordu eylemler.
Medya, burnunun dibinde olup biteni haber vermiyordu. En fazla, geçiştiriyordu.
"Eleştiriye, muhalefete fazlasıyla tahammülsüz bir başbakanımız var."
Erdal Güven
İşler çığrından çıkıp eylemler gözden görülemeyecek boyutlara ulaştığında aynı medya epey uzun süre kısa ve 'soğuk' haberlerle, 'akıllı uslu' tartışma programlarıyla idare etti vaziyeti.
En ilginci de, hem o haberlerde hem de o programlarda; analistler, siyasetçiler, sanatçılar, hatta magazin figürleri bile boy gösterirken, eylemcileri temsilen -mesela Taksim Dayanışması'ndan- herhangi birinin adının bile geçmemesiydi.
Eylemler sürerken bir Reuters muhabiri, son derece basit bir soru sordu, daha doğrusu sormaya çalıştı başbakana. Ve neredeyse basın kahramanı, demokrasi kahramanı ilan edildi. İyi kötü bir soru sordu, sorabildi diye! Medyanın hali o kadar vahimdi yani.
Aslında, Ağırdır'ın sözünü ettiği KONDA verilerinin de ortaya koyduğu gibi medya gazetecilik açısından nicedir irtifa kaybediyordu Türkiye'de, Gezi eylemleri sırasında ise yere çakıldı.
Merkez medyanın yapısal durumuna ilişkin bir iki not düşmezsek analiz eksik kalabilir.

Asıl tehdit sansür değil, yüzeysellik

Her şeyden önce eleştiriye, muhalefete fazlasıyla tahammülsüz bir başbakanımız var. Bu tahammülsüzlük hükümetin ve AKP'nin söylem ve icraatına da yansıyor ister istemez. En fazla 'pay' da medyaya düşüyor.
"Gözünüz ticarette, kulağınız siyasetteyse kendi ağzınızı kendiniz bağlarsınız."
Erdal Güven
İkincisi, merkez medya patronları yayıncılık dışı işlerle de uğraştığı için hükümetle, AKP'yle ve tabii herkesten önce Başbakan Erdoğan'la arayı iyi tutma, hiç olmazsa amiyane tabirle 'papaz olmama' kaygısından sıyrılamıyor.
Hal böyle olunca 'yapılabildiği kadar' özgür yayıncılık yapılabiliyor.
Olup bitenlerden merkez medyanın çıkarması gereken çok ders var ama mevcut yapısıyla o dersleri çıkarması da, uygulayabilmesi de zor.
Nedeni basit: Gözünüz ticarette, kulağınız siyasetteyse kendi ağzınızı kendiniz bağlarsınız.
Medya değil ama medya çalışanları çıkaracaktır ders bütün bu olup bitenlerden. Çıkarıyorlar da zaten.
Ayrıca Türk medyasının yalnız bugün değil, öteden beri karşı karşıya bulunduğu en büyük tehlike sansür ya da otasansür değil, yüzeysellik, niteliksizlik.
Fethi Naci'nin lafını uyarlarsak, “Futbolumuz neyse medyamız da o.”