ihvan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ihvan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2013 Pazartesi

Hasan el-Benna'nın torunu: ‘Mursi seçimlere katılmakla hata etti, Batı tuzak kurdu’

Müslüman Kardeşler'in kurucusu Hasan el-Benna'nın torunu, Oxford'lu profesör, ünlü düşünür Tarık Ramazan Kübra Par'a konuştu



The Circle of European Communicators toplantısı için bir günlüğüne İstanbul'a gelen Tarık Ramazan'ı, İstanbul'da kaldığı otelde yakaladım. Randevu saatimizde uyuya kalmış; bir süre sonra kırmızı yanaklarla lobiye indi. "Fazla zamanım yok, yarım saat konuşalım" dedi ama sonradan açıldı; uzun uzun anlattı.
Ramazan, Müslüman Kardeşlerin kurucu ailesinden gelmesine rağmen hareketi eleştirmekten geri durmuyor. Hareketin kucaklayıcı olmadığını söylüyor ve ekliyor: "Mursi seçimlere katılmakla hata etti, Batı tuzak kurdu ama o fazla saf davrandı"...


İslam ve demokrasi ilişkisini konuşarak başlayalım. Müslüman ülkelerde Batı tipi demokrasiler tam olarak yerleşemiyor. İkisi arasında derin bir uyuşmazlık mı var?
Teorik tartışma ile pratikteki yansımasını birbirinden ayırmamız gerekiyor. İslami anlayışa göre din büyüklerinin otoritesi devletin otoritesinin önüne geçmez. Bunlar iki farklı şeylerdir. Dolayısıyla prensipte sorunumuz yok fakat kendi demokrasi modellerimizi bulmalıyız.

Yani sorun pratikte yaşanıyor...
Irak'a girip Batı tarzı demokrasi dayatırsanız bu çalışmaz. Kültürle, tarihle bütünleştirmelisiniz. Sorun İslam ve demokrasi arasındaki uyumsuzluk değil, sömürgecilik sonrası ortaya çıkan ordu gerçeği ve yozlaşmış ekonomilerle ilgili. Mısır'da yaşadığımız da bu...

Müslüman Kardeşler'in kurucusu olan bir aileden geliyorsunuz. Darbe ile ilgili tavrınız nedir?
Arap Baharı fikrine başından beri karşı çıktım. 2003'te Irak'la başlayan bir strateji var. G.W. Bush'un kullandığı demokratikleştirme söylemi aslında istikrarsızlaştırma anlamına geliyor. Bunu üç yoldan yapıyorlar. Birincisi, politik sistemi parçalayarak, petrol doğal gaz, elektrik kaynaklarını kontrol ediyorlar, Katar ve Suudi Arabistan'ı koruyorlar. İkincisi, bölgeyi istikrarsızlaştırarak İsrail'i koruyorlar ve Batı Şeria'nın işgalini kolaylaştırıyorlar. Filistinliler tüm süreç boyunca unutuldu. Üçüncüsü ise yeterince üzerinde duramadığımız ekonomik boyut. Bölgeyi siyasi olarak istikrarsızlaştırdıktan sonra, IMF ve Dünya Bankası'nın yapısal programlarını dayatıyorlar.
Süreç 2003'te başladı. Şimdi Tunus'ta, Mısır'da protesto yapan insanlar görüyoruz. Açıkçası demokrasi yolunda yürüdüğümüz konusunda şüpheliyim.

Peki ya bu protestoların sivil yanı? İnsanlar kendi iradeleriyle sokaklara çıkmıyor mu?
Freedom House ve Albert Einstein Enstitüsü üzerinden sosyal ağlarda insanları yönlendirenler devlet kurumlarından geliyorlar. Amerikan hükümeti Suriye'de geçen yaz blogger'ları eğittiklerini itiraf etti. Ayrıca 30 Haziran öncesinde protestolara katılan 13 milyon insanı yönlendirdiklerini kabul ettiler. Buradan şunu anlıyoruz: İnsanları sokağa dökmek zor değil.

"Hepsi önceden tezgahlanmıştı" demek mi istiyorsunuz?İki yıl önce Müslüman Kardeşler'e bunun bir tuzak olduğunu ve seçimin bir parçası olmamaları gerektiğini söyledim. "Bir adım geri çekilin ve mümkünse karşı güç olarak konumlanın" dedim. Daha önce Batı, Hamas'ı destekleyerek seçimleri kazanmalarını sağladı ama yönetime geldiklerinde de "bakın şu teröristlere" diye hedef gösterdi. Şeffaflık ve demokrasi yeterli değil. Kimin yönlendirdiğine de bakmak gerekiyor. Müslüman Kardeşler hareketini dedem kurdu fakat en başından beri onlara eleştirel yaklaştım. Pek çok hata yaptılar.
“MURSİ İLE KONUŞUNCA HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRADIM”

Neydi Mursi'nin hataları?
İlk hatası seçimlere katılmaktı. Seçimlerden önce Mursi ile Oxford Üniversitesi'nde buluştum. Aldığım cevaplar karşısında hayal kırıklığına uğradım. Hala eski retorikleri savunuyor, şeriatı referans gösteriyordu. "Pratikte ne anlama geliyor? Sivil devlet olmalı mı?" diye sorduğumda net cevaplar veremedi.

Şeriat ve demokrasi ilişkisi konusunda kafası mı karışıktı?
Atılacak adımlar ve öncelikler konusunda kafası karışıktı. Fakat bu seçimlerden çok önceydi.

Sonraki hataları?
İktidara geldikten sonra bir hareketi değil devleti yönettiğini kavrayamadı. Sekülerlere, Kıptilere ve kadınlara kucak açmalıydı ve orduyla mücadele etmeliydi. Ayrıca fazla saf davrandı. Ordu hep ön plandaydı. Hükümete iştirak etmem için davet aldığımda beni "sakın gitme, ülkeyi hala ordu kontrol ediyor" diye uyardılar.

Sizi kim uyardı?
Hem İsviçre hükümeti hem de Sarkozy'nin özel danışmanları uyardı. Sözde devrim aslında ordunun bir kanadının Mübarek'i devirerek yaptığı bir darbeydi. Tantavi Mübarek'i devirdikten sonra Sisi geliyordu. Sisi durduk yere ortaya çıkmadı, Amerika'da eğitildi, İsrail ile bağlantıları var. 30 Haziran'dan 3-4 ay önce elektriği ve petrolü kestiler, protestolar başladıktan bir gün sonra geri geldi! Yani perde arkasından Mursi'yi zor durumda bıraktılar. İnsanlar çıkıp şeriat istemediklerini söyledi. Şeriatı kim istedi? Selefiler. Selefilerin arkasında kim var? Suudi Arabistan. Suudilerin arkasında kim var? Tabii ki Amerikalılar!
Ama durumu sadece mezhep kavgası üzerinden açıklamak fazla yüzeysel bir yaklaşım değil mi?
Evet kesinlikle yüzeysel ama işe yarıyor! Esad bir diktatör ve devrilmesi gerekiyor. Ama herkes bunu mezhep çatışması üzerinden okumaya meylediyor. İran, Hizbullah ve Suriye bir yanda, Suudiler, Katarlılar, Mısır ve Türkiye diğer yanda…


SURİYE MÜDAHALESİ MİZANSEN”

Amerika Parlementosu'nun Suriye'ye müdahalesi gündemde...
Müdahale olacağından emin değilim, zaman kazanmak için yapılacak göstermelik bir mizansen de olabilir. Gerçek bir müdahale olursa bu orduyu zor durumda bırakır ve Esad'ı zayıflatır. Bunu yapacaklarını sanmıyorum.
'ESAD AB VE ABD İÇİN MÜKEMMEL BİR DÜŞMAN"
Kaos büyüyecek mi?
Karşıtmış gibi görünen AB-ABD kampı ile Rusya ve Çin arasında "anlaşmamak üzere yapılmış bir anlaşma" bulunuyor. 8 ay öncesine kadar Esad'ı düşman olarak görmüyorlardı. Son 40 yıldır, ne Esad ne de babası İsrail'e karşı hareket etmediler. Esad onlar için mükemmel bir düşmandı; sözden kaçınmayan ama icraatta tamamen pasif... 8 ay boyunca Esad'a içeride reform yapmasını tavsiye ettiler. Şu anda Suriye'de yaşadığımız her şey, Mısır'da yaşananlarla bağlantılı. Fark ettiler ki, canını ortaya koyarak mücadele eden muhalifler aslında Suriye'deki Müslüman Kardeşler.

Peki ya el Kaide?
Selefiler ve radikaller sonradan katıldı. Onları kullanarak İslamcıları etkisiz hale getirmeye çalıştılar. İki hafta önce Le Figaro'da yer alan bir haberden Lübnan, Amerika, ve İsrail ordularının Suriye'deki muhalif güçleri eğittiklerini öğrendik. Müslüman Kardeşleri etkisizleştirmeye çalıştıkları dönemde, radikalleri öne sürerek yeni bir muhalefet yaratmaya çalışıyorlar. İslamcıları ayrıştırıp, Amerika, İsrail ve Avrupa'nın çıkarlarına hizmet edecek bir muhalefet yaratmaya çalışıyorlar.
Bu türden bir muhalefet yaratmaları mümkün mü gerçekten?
Hayır elbette değil. Libya’da yarattılar da ne oldu? Libya’daki geçici hükümetin içinde kimler yer alıyordu? Fransız filozof Bernard Henry Levi, Sarkozy ve Amerikalıların desteği ile bu grubu oluşturdu. Bu da gösteriyor ki her zaman perde arkasından durumu yönetiyorlar.

Henry Levi’den laf açılmışken, Başbakan Erdoğan Mısır Devrimi’nin arkasında onun olduğunu iddia ettiği için eleştirildi. Sizce rol almış olabilir mi?
Perde arkasında olduğunu sanmıyorum çünkü zaten açıkça destekliyorlar. Hangi ülke Mısır ordusuna, “eğer darbe yaparsanız, ABD finansal desteği kesmeyecek” sözü verdi? Elbette İsrail ve Araplar! Suriye’ye küçük bir atak düzenleyebilirler ama Amerika ve İsrail için en iyi senaryo iç çatışmanın devam etmesidir.




"İSLAMCILIĞIN ÇOK DERİN BİR SORGULAMAYA İHTİYACI VAR"
 
Müslüman Kardeşleri nasıl bir gelecek bekliyor? İslamcılık miadını doldurdu mu?
Politik İslam'ın sonunun geldiğini söyleyen düşünürler var. Buna katılmıyorum. İnsanların şüphesi olsa dahi hala önemli politik güçleri var. İslamcılık sona yaklaşmadı fakat çok derin bir sorgulamaya ihtiyacı var. Politik İslam daha az politik daha çok etik olmalı. Entelektüellerin ve siyasetçilerin vizyonu yok.

Batı Müslüman Kardeşleri gözden çıkardı mı?
Mursi darbeden birkaç gün önce, Amerikalıların onu destekleyeceğini zannediyordu ama AmerikalılarMüslüman Kardeşler'i hiçbir zaman desteklemedi. Uzun vadede İslamcıları istemiyorlar, sadece kısa vadede onları kullanıyorlar. İsrail'in çıkarlarını gözetiyorlar. İsrail için Müslüman Kardeşler demek Hamas demek. Hamas demek, direniş demek. Onu ortadan kaldırmak için önce Mübarek'i sonra da Sisi'yi desteklediler.




"ERDOĞAN 'HAYAT FANİ, HEPİMİZ GEÇİCİYİZ' DEMİŞTİ"


Ilımlı İslamı destekliyor ve Türkiye'yi de model ülke olarak gösteriyorlardı. Bundan da vaz mı geçiyorlar?
AK Parti'nin İslamcı olmadığını, Müslüman demokrat olduğunu söylemesi yeni bir söylemdi. Erdoğan, ekonomiyi güçlendirdi ve statükoyu değiştirmek için kendi stratejisini geliştirdi. İsrail ile ilişki kurdu, sınırlarda "sıfır sorun" politikasını benimsedi. Avrupa Birliği'ne girmeye çalıştı fakat Müslüman bir ülke olduğu için reddedildi. Bunun üzerine bakışını Doğu'ya ve Güney'e çevirdi. Anladılar ki onunla uğraşmaları gerekecek

Türkiye'ye bakışınız nasıl?
AK Parti hükümetinin hem iç hem de dış politikada oldukça zekice davrandığını kimse inkar edemez. Orduyla hesaplaşmayı başardılar. Buna rağmen bana Türkiye'yi model olarak gösterebilir miyiz diye soranlara dikkatli olmalarını söylüyorum. Çünkü kişisel özgürlükler, ifade özgürlüğü ve medyanın bağımsızlığı gibi içeride çözülmesi gereken sorunlar var. Bir keresinde Erdoğan, Mübarek'e "hayat fani, hepimiz gelip geçiciyiz" demişti. Şimdi başkanlık sistemi konuşuluyor. 12 yıllık dönüşüm sürecinden sonra kendisine "şimdi gitme zamanı" demesi gerekiyor.
Peki ya Türk dış politikası? Sıfır sorun politikasından değerli yalnızlığa geldik.
Avrupa Birliği ile kurdukları ilişki çok zekiceydi. Orduya karşı AB kartını kullandılar.AB’ye karşı da Çin, Hindistan ve Afrika hamlesini yaptılar. Sınırlarda sıfır sorun politikası  da oldukça zekiceydi. Ne var ki bölgedeki gelişmelerden dolayı bu gerçekçi bir strateji değildi.

Hata yapılmadı mı?
Hayır, bu politikayı başarmak imkânsızdı. Tüm Ortadoğu istikrasızlaştırılırken, çatışmasız bölgeyi nasıl oluşturabilirsiniz ki?

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Sisi'nin kapanı! - Fehim Taştekin


Kendi ezberlerimiz Arap sokaklarındaki çıkmazlarımız. Suriye’de olup bitenleri ‘Alevi-Sünni’, ‘azınlık-çoğunluk’ ya da ‘laik-İslamcı’ karşıtlığıyla izaha kalkışanlar benzer analojilerle Mısır sokağında kayboluyor. Darbeye darbe, katliama katliam, şiddete şiddet demeden Mısır’da dürüst bir duruş sergileyemeyeceğimiz gibi orduyu bu kadar dokunulmaz kılan faktörleri görmeden işin künhüne varamayız. 3 Temmuz’da ordu Mursi’yi devirdiğinde hem Tahrir’de kutlama yapanlar hem Kahire’nin farklı yerlerinde gelişmeleri kaygıyla izleyenlerle konuşurken bir Allah’ın kuluna bunun bir darbe olduğunu kabul ettirememiştim. Henüz kan akmamıştı, darbe seviciliğini Mursi’ye karşı biriken öfkeye vermiştim. Ama insanı düşündüren, darbeden beri ağır bedeller ödettirilen İhvan’ın artan yalnızlığı. Mübarek’e kafa tutan ‘devrimciler’ orduya destekle yetinmeyip katliama sessiz kaldı. İhvan’ın ezilmesinden keyif duyar haldeler. Mursi’ye karşı 22 milyon imza toplayan Temerrüd’ün kurucularından gazeteci Mahmud Bedr’in “Mısır bedel ödüyor. Yüksek bir bedel. İhvan’ın faşist grubu her şeyi ele geçirmeden önce bu bedel ödenmeliydi” demesi yeterince ürpertici değil mi? Tahrir’in ruhu da öldü, vesselam. 

Ürperten sözler 
Plan açık; General Abdulfettah Sisi ve rejimin diğer unsurları İhvan’ı iktidar alternatifi olmaktan çıkarmak için Mursi yanlılarını terörize ediyor ve şiddete zorluyor. İhvan pes etmezse en ağır aşama gelecek, Nasır’ın 1954’te yaptığı gibi cunta, İhvan’ı terör örgütü ilan edip yasaklayacak. Belki örgütün siyasi kanadı Hürriyet ve Adalet Partisi’ne kilit vurulacak. Sisi seçimle işbaşına gelen, kendisini Genelkurmay Başkanı yapan bir hareketi siyaseten bitirmeye çalışırken neden bu denli pervasız? Burada Mısır gerçekleri karşımıza çıkıyor: 

* Sisi şiddet uygularken bunu ‘laiklik hassasiyetim’ diyerek yapmıyor. Yapamaz çünkü Ortadoğu’nun en dindar ordusunun başında. Anayasadaki şeriat atfı Mursi’den önce de vardı, darbe sonrası gecici yönetimin ilan ettiği anayasa belgesinde de var. 

* Dini referans kaynağı El Ezher ve Şeriat Âlimleri Konseyi’nin yanı sıra dindarlıkta İhvan’dan daha koyu olan Selefi partiler Nur ve Davet ordunun yanında. Bunlar cuntaya cemaatlerin gözünde meşruiyet kazandırıyor. 

* Maalesef bazı Mursi yanlıları İhvan’ı itibarsızlaştırma hedefinde Sisi’ye aradığı bahaneleri sunmada beis görmedi. Kendi çocuklarını da kurban veren İhvan liderlerinin “Gösteriler barışçıl kalacak” diyerek gösterdikleri basirete rağmen Adeviyye’ye silahıyla gelenler vardı. Bu gerçek o meydanda dolaşmış gazeteciler için sır değildi. 

* Psikolojik iklim de önemli. ‘Ya muzaffer oluruz ya şehit’ sloganı alanlara hâkim. Bir tarafta İhvan’ın ‘barışçıl kal’ ısrarı, diğer tarafta şahadete hazır kitle. Öyle bir an geliyor ki şiddete dair o hassas çizgi flulaşıyor. 

* Nüfusun % 10’unu oluşturan Hıristiyanların hedef alınması hem içeride hem Batı’da cuntaya müsamahayı arttırdı. 40 kilise kundaklandı. Kıptilerin ev ve işyerleri yağmalandı. Beni Süveyf’te Fransisken okulunu basan kalabalık 3 rahibeyi sokakta savaş esiri gibi yürüttü. 

* Selefilerin biteviye karakollara saldırdığı Sina Yarımadası kontrolden çıktı. Saldırılar sonunda Sina’yı aştı. 

* Klasik Müslüman çevrelerde ‘Harameyn’in hizmetkârı’ diye itibar gören Suudi Kralı, İhvan’ı ‘terörist’ ilan etti. Ürdün, Kuveyt, BAE ve Filistin Yönetimi de haşmetmeaba hak verdi. 

İhvan’ı bitirme planı 
Bunlar katliamları mazur kılamaz. Ama neticede bütün bunlar İhvan’a fatura ediliyor. Çatılardan gösterici avlayan nişancıları görmeyen Mısır kanalları, birkaç silahlı göstericiye, ele geçirilen silahlara, 43 polisin cenazesine, yakılan kiliseler ya da binalara ve göstericilerin kapana kısıldığı Fetih Camii’nden ateş açanlara odaklanarak bir İhvan fotoğrafı çıkarıyor. Ve ‘terörist’ imgesiyle kitlelerde linç psikolojisi kamçılanıyor. Caminin önünde göstericileri dövmek için bekleyen kitle, sadece polisin sırtını sıvazladığı Baltacılardan oluşmuyordu. Neticede İhvan’ın yakasına öyle bir etiket yapıştırılıyor ki Mübarek bile bu denlisini başaramamıştı. İhvan’ı “Geçmişte tüm silahlı gruplar senden çıktı” diye paralayanlar bugün bizzat İhvan’ı aynı potaya sokmak istiyor. Gidişat İhvan’ı ülke çapında siyaset yapan bir hareket olmaktan çıkarıp tekrar kendi örgütsel tabanına hapsediyor. İhvan’ın da bu tuzağı öngöremediği ya da sonuçlarını göze aldığı anlaşılıyor. Kitlelerle en iyi askerler oynuyor ve İhvan’ın meydanda kazanma şansı azalıyor. Ya diğerlerinin trajedisi... Mursi’ye karşı milyonları sokağa döktükten sonra ipleri orduya bırakan liberal ve sol güçlerin de rıza gösterdiği bir süreç bu. Ama onların da günün sonunda paçalarını sıyıramayacağı bir süreç...


http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fehim_tastekin/sisinin_kapani-1146755

18 Ağustos 2013 Pazar

İhvan’ın darbecilere direnişi geçmişteki acı bir tecrübeye dayanır - Mustafa Armağan

Medya geçmiş abaküsün başına, masum insanların her dakika artan ölü sayısını abartarak ekranlara yansıtmakla meşgul. Müslümanlar yerine kedi veya köpek öldürülmüş olsaydı uluslararası camianın sesinin çok daha şiddetli çıkacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Ancak Mısır sokaklarında kan ve gözyaşı 60 yıldır dinmiyor. Gerçi İngiliz işgali döneminde de az acılar çekilmedi ama özellikle 1952’de gerçekleşen askerî darbenin ardından Mısır sahnesi üç modern Firavun üretirken bunların İslamcı akımlarla ilişkisi veya tersinden söylersek İslamcı akımların darbecilikle yakınlaşma veya uzaklaşma serüveni, bizi üzerinde düşünmeye sevk edecek olaylarla doludur.
1960’ların iki popüler devrimcisi Cemal Abdünnasır ve Ernesto Che Guevara bir görüşmede.
Bir başka deyişle Mısır’da darbenin gerçekleştiği ve pekiştiği Temmuz 1952-Ekim 1954 dönemi ile Temmuz 2013’te başlayıp halen devam eden kanlı olaylar arasındaki 60 yılı aşan bağ, yalnız bugünkü katliama değil, Mısır’ın ve çağdaş İslamî hareketlerin darbecilerle imtihanına da ışık tutacak özellikler taşır.
Bugünkü nesiller fazla hatırlamaz ama 1970 yılındaki ölümüyle yalnız Mısır’da değil, Ortadoğu’da da bir dönemin sonunu ilan eden Cemal Abdünnasır, şaşırtıcıdır ama “Firavunlar zamanından beri ülkeyi yöneten ilk Mısırlıydı.” Mısır’ı hep ‘başkaları’ idare etmişti, artık Mısır, Mısırlıların olmalıydı. Yönetimiyle, ekonomisiyle, hukukuyla Mısırlıların…
İngiliz işgaline karşı Mısır aydınları ve halkının 1918’de başlattığı direniş hareketi 1922 yılında kısmî bağımsızlığı, 1936’da İngiltere-Mısır anlaşmasıyla tam olmayan bir bağımsızlığı getirmişti. İngiliz askerlerinin Süveyş bölgesinden çekilmesi için 20 yıl daha beklemek gerekecek, son İngiliz birlikleri Kanal bölgesini terk ederken takvimler 18 Haziran 1956’yı gösterecekti.
Ancak yakın dönem Mısır tarihini gözden geçirirken fazla hafife alınan İhvan hareketinin süreçteki rolüne yakından bakmakta fayda var. Peki Mursi’ye yapılan darbeden itibaren meydanları bekleme eylemlerini ölümüne sürdüren ve darbe iktidarını kendi kanında boğma taktiğini yürüten Müslüman Kardeşler Cemiyeti, 1952 darbe sürecinde nasıl bir rol oynamıştı?
Darbecilerle neden  yakınlaştılar?
1940’lı yıllarda mensuplarının sayısı 200 bini bulan Müslüman Kardeşler’in kuruluş kaygısını, hilafetin kaldırılmasından sonra oluşan boşluğun ümmet tarafından nasıl doldurulacağı teşkil eder. Hasan el-Benna, 6 arkadaşıyla cemiyeti kurarken dinî bir görev duygusuyla hareket ediyordu. “İslam’ı terk eden Türkiye’nin bozulması” hilafetin yeniden kurulmasını acil bir ihtiyaç haline getiriyordu.
Gerçi Mısır Kralı I. Fuad, hilafet kaldırılıp halife ve Osmanlı hanedanının büyük bölümünün sınır dışı edildiği tarihten 2 yıl sonra, 1926’da Kahire’de bir ‘hilafet kongresi’ düzenleyecek ve halife seçilmek de isteyecekti ama şahsına yönelik endişeler sebebiyle akim kalacaktı bu girişim.
Savaş sonrası dönemde Mısır’da iki siyasî grup şekillenecektir: Birincisi Hür Subaylar, ikincisi Müslüman Kardeşler. Bu ikili, Mısır’ın geleceğinde oynayacağı roller ve bırakacağı izler bakımından dikkatle izlenmelidir.
Aslında kasım ayında yapmayı planladıkları darbeyi, deşifre edildiklerini fark edince 23 Temmuz 1952’ye çeken Hür Subaylar işi başarmışlardı ama ülkede halkın desteğini alabilecekleri en büyük siyasî oluşum Müslüman Kardeşler’den bağımsız olarak bu süreci yönetemeyeceklerdi.
İslam dünyasının bir dönemine damgasını vurmuş liderler: Yaser Arafat (solda), Nasır (ortada) ve Kral Faysal.
23 Temmuz devrimi, biraz da Müslüman Kardeşler’in başarısıydı. Açıkça destek vermişlerdi. Hatta darbeci subaylardan ikisi bizzat İhvan üyesiydi. Nasır ve halefi olacak Enver Sedat’ın da İhvan’a yakın olduğu söyleniyordu. 1953 yılında Nasır ve Sedat gibi darbe liderleri sanki çok umurlarındaymış gibi Hasan el-Benna’nın mezarını ziyarete gitmişlerdi. Bu, İhvancılara göz kırpmak anlamına geliyor, tabana mesaj veriyorlardı. Nitekim Filistin uğruna aynı saflarda çarpışmışlar, hatta biraz da darbenin tohumu bu çarpışmalar sırasında atılmıştı.
Darbenin sonu: İdamlar
Bu sırada İngilizler bugün de ölü haberlerinin geldiği İsmailiye şehrindeki bir polis karakoluna saldırarak 50 kadar Mısırlı polisi öldürürler. Ancak bu haber Mısır sathında hiç beklenmeyen güçlü bir halk hareketinin işaret fişeği olarak algılanır ve isyan başlar. İngiliz şirketi ve kurumlarına saldırılar gerçekleşir. Kahire’nin zengin semtlerinde yangının bini bir paradır. Mısır sokakları celallenmiştir. Tıpkı bugün olduğu gibi…
Gerçi Kral Faruk sokak isyanlarını bastırmayı başarır ama yönetimi de ağır bir yara alır. Kral tahtından indirilip sürgüne gönderilir. Çok da umurunda olduğu söylenemez, zira zevk ve sefahat sahasında yeni rekorlar kırmakla meşgul olan Kral Faruk, isyancılara teşekkür etmiş derler: “Siz indirmeseydiniz ben kendimi tahttan indirecektim.” Yerine 6 aylık oğlu Fuad geçirildi, 1,5 yaşındayken de tahttan indirildi! En küçük tahta çıkan ve en küçük tahttan inen kral unvanı o gün bu gündür ona aittir.
İşte bu dönemde iş başında bulunan General Necip ve Nasır’ın getirdiği geçici anayasanın laik niteliğini protesto eden Müslüman Kardeşler sokaklara dökülecek ve çatışmalar başlayacaktı. Sonuçta 26 Ekim 1954 günü Nasır tarafından İhvan mensubu olduğu iddia edilen birinin 8 el ateş etmesi üzerine (Müslüman Kardeşler’e yönelik komplonun bir parçası olduğu ileri sürülmüştür) büyük bir tasfiye hareketi başlatılacak ve İhvan’ın liderleri dahil binlerce mensubu tutuklanacak, işkencelerden geçirilecek ve toplam 8 idam cezası verilecektir.
Gerçi Başkan Hudeydi’nin cezası müebbete çevrilecektir ama bu çatışma ortamında içeriye alınan “Fizılali’l-Kur’an” adlı tefsiriyle tanıdığımız Seyyid Kutub 10 yıl hapiste yatacak, serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra yeniden tutuklanıp idama mahkûm edilecek, temyize giderse daha insaflı bir hüküm verileceği vaadine rağmen bunu reddederek 1966 Ağustos’unda idam edilecektir. (H. Bozarslan, Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi, İletişim: 2010, s. 86-129).

Böylece darbecilerle kısa yürüyüşü sırasında ağır bir darbe yiyen İhvan, Hüsnü Mübarek döneminin bitişiyle siyasi yasaklar kalkıncaya kadar yeraltına çekilmiş olup Tahrir’le siyasete geri dönmüştür. Ancak bu defa kararlıdır darbecilerle işbirliği yapmamaya. Ne pahasına olursa olsun o 1952-54 döneminden dersini almış bir İhvan vardır karşımızda. Meşruiyetten ayrılmamaya kararlı olmaları bu yüzdendir. Tarihten ders almak böyle zamanlarda önemlidir.