hizmet hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hizmet hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2013 Cumartesi

İSİMSİZ YAZIYA İSİMSİZ CEVAP

Bu metin; ne Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ne de herhangi bir yazılı-görsel medya kurumuyla kesinlikle ilişkili olmayıp, “Gönüllüler Hareketi”ne gönül vermiş bir kaç Anadolu evladı tarafından “vicdâni hamle olarak” yazılmıştır. Hiç bir surette HİZMET HAREKETİ adına açıklama yapma makâmındaki kurumlarla ilişkilendirilemez.________________________________________________________________________
“Fitne uykudadır. Onu uyandırana Allah lânet etsin.” (Hadis-i Şerif)
‘Ayakta duranların yürüyenlerden, oturanların da ayakta durandan daha hayırlı olduğu bir fitne dönemini’ daha yaşamanın utancı içerisindeyiz. Bu yangına bir kova su dökmüş olmak adına bu yazıyı kaleme almayı bir vazife bildik.
Önce birkaç kavramı ve bizi biz yapan birkaç ilkeyi hatırlamakta fayda var;
1- ”Kalbini yarıp baktın mı?” fırçasını bilmeyenimiz yoktur. Bu nedenle bir söz, sadece ne söylenmişse o anlama gelir. Onun ötesinde bir kelamın arkasında farklı niyetler okumak ahlaki, hukuki ve insani bir durum değildir.
2- ”Su-i zanda isabet etmektense hüsn-ü zanda yanılmayı tercih ederim” düsturunu da hepimiz biliriz. Hüsn-ü zan ilkesine başka kültürlerde rastlanmaz. Çünkü o, bir İslam ahlakıdır ve bencilliğin, ‘her şeyi ben bilirimci’liğin en tesirli ilaçlarından birisidir. Dolayısıyla; ‘niyet okumak’ adına yapılan yanlışlar da ahlaki, hukuki ve insani değildir.
3- ”Zarara, zararla mukabele yoktur” hadisini de bilmeyenimiz yoktur. Dolayısıyla; bir kardeşinden duyduğu herhangi bir kötü beyana karşı bile aynıyla ve misliyle mukabelede bulunmak da bizim dünyamızda ahlaki ve insani değildir.
4- ”Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol” sözü de Mevlana’nın yedi öğüdü şeklinde, etiket etiket duvarlarımızda asılıdır. Bu sözü ezbere bilmemize rağmen ve hâl böyle iken, başkalarının hatalarının avukatı, kendi nefsimizin savcısı olmamız gerekirken, başkalarını itham etmede atılgan bir savcı, kendi hatalarımıza karşı hararetli savunmalar yapan bir avukat kesilmek de bizim dünyamızda ahlaki ve insani değildir.
—-
Bu hatırlatmalardan sonra, bir iki kavrama da göz atıp asıl beyanatımıza geçelim.
İlk kavramımız ‘tarafgirlik’…
Tarafgirlik nedir biliyor musunuz?
Tarafgirlik; Haklı olup olmadığına bakılmaksızın; taraf olduğun kişiden, gruptan, partiden, hizipten yana olmaktır.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, siyasetten niçin bu kadar uzak kaldığını ifade ederken, şu misali verir:
“Eski Said, o çeşit siyaset tarafgirliğinden gördü ki: Bir sâlih âlim, kendi siyasi fikrine uyan bir münafıkı hararetle övdü ve kendi siyasi fikrine muhalif bir salih hocayı tenkit ve günahkarlıkla itham etti. Eski Said ona dedi ki: “Bir şeytan senin fikrine yardım etse rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa lânet edeceksin.”
Bunun için, Eski Said “Eûzü billahi mine’ş-şeytani ve’s-siyaseti” (Şeytan’dan ve menfi siyasetten Allah’a sığınırım” dedi. Ve siyaseti terk etti…
(Siz de bu satırları okurken “Hımmm, yazıya Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin bir sözüyle başlandığına göre bu yazıyı yazanlar ‘cemaatçi’ diye düşündüyseniz fena halde tarafgirlik hastalığına kapılmışsınız demektir.)
Peki fitne nedir biliyor musunuz?
Fitne, Müslümanlar için bir imtihan çeşididir. Bu imtihan ancak kendisinden uzak durmakla ve ister istemez içinde kalanları da yanmamaları için kendi elini yakma pahasına tutup çıkarmakla kazanılabilir.
Bugün herkesin şöyle 1-2 dakikalığına durup, başını ellerinin arasına alıp kendi iç dünyasına yönelme günüdür. Hatırlamamız gereken o kadar da çok şey yok aslında… ‘Uhuvvet’ ve ‘Muhabbet’, yani kardeşlik ve sevgi, yani olmazsa olmazlarımız… Bu iki kavramı hatırladığımız anda her şey bambaşka bir hâl alacak ve renk değiştirecektir.
Gerçek böyle iken, son zamanlarda ‘sosyal medya’ denilen gayya kuyusunda, kendi benliklerinin sözcüsü olmayı ve bunu da herhangi bir yapıya dayandırıp tarafgirlik hissiyle hareket etmeyi kendi adlarına çok mühim bir iş zannedenlerin gürültüleri, bu hatırlamaya çalıştığımız ilkelerimizi ve kendi dünyamızı oluşturan kavramlarımızı yeniden bizden uzaklaştırıyor.
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, haftalardır medya üzerinden Hizmet Hareketine dönük ithamlara yine medya üzerinden bir cevap verdi. Açıklamadaki ifadeler ve cümlelerin özenle seçildiği, saldırgan bir üslupla hazırlanmadığı açıkça anlaşılıyordu.
Bundan bir süre önce de Ak Parti’ye yakınlığıyla bilinen medya organlarında Parti ve Hareket arasında oluşturulmaya çalışılan gerilimi düşürmeye yönelik açıklama ve yazılar yer almıştı.
Ancak; ne Ak Parti’nin ilk zamanlarında partinin çilesini çekmiş, ne partinin zor zamanlarında yanında olmuş, fakat sonradan parti şemsiyesi altında kendine yer bulmaya çalışan bir kısım ‘proje kalemler’ devreye girdi. Ne olduysa oldu, parti tabanını olmadık şeylere inandırmaya çalıştılar.
İnsanlar ve gruplar arasında her zaman ayrı görüşler olabilir. Hatta her zaman tartışmalar ve tatsız sürtüşmeler de yaşanabilir. Sahabe Efendilerimiz bile bu durumdan muaf kalmamışlardır. Ancak; tartışmalar büyümeye başladığı, iş çığırından çıkmaya başladığı andan itibaren başvurulacak ilkeler bellidir.
Bu ilkelerin arasında ‘yangına körükle gitmek’ yoktur.
Bu ilkelerin arasında ‘ama önce onlar başlattı’ bahanesi de yoktur.
Bu ilkelerin arasında ‘ben haklıyım, o halde onlar hatalarını kabul edecek’ anlayışı da yoktur.
Durum böyle iken, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının gayet net ve anlaşılır bir açıklamasını dahi çarpıtmaya çalışanların Ak Parti’nin ilk dönemlerinde, zor günlerinde partinin çilesini çekmemiş kişiler olmadığı apaçık ortadadır.
Veya, bir gazetenin bütün yazarlarını hizmetin içindeymiş gibi görenlerin Ak Parti’nin gerçek mensupları olmadığı, yarın ilk olumsuzlukta gemiyi terk edeceklerden oldukları da ortadadır.
Ya da, Today’s Zaman gazetesinde bir yazarın ‘bakın parti böyle giderse yarın şöyle şöyle olumsuzluklar da yaşanabilir ve parti iktidardan düşer’ minvalindeki samimi uyarı içerikli bir yazıyı dün Cübbeli Ahmed Hocaefendi’yi, merhum Erbakan ailesini karalayan ensonhaber.com sitesinde çıkan eksik bir çeviriyle ele alıp Zaman Gazetesi’ni Sözcü gazetesiyle aynı kulvarda değerlendiren acemi toyların da Partinin genetik kodlarıyla uyumlu kişiler olmadığı açıktır.
Veyahut, kendini ‘devrimci Müslüman’ zanneden ve bağırıp çağırmasıyla ünlü, her konuda meseleyi döndürüp dolaştırıp cemaate bağlamayı başarabilen, Peygamber Efendimiz’in (S.A.V.) müşriklerin hakimiyetindeyken bile vazgeçmediği  Hac ve Umre’yi boykot etmeyi teklif edecek kadar lüzumsuz heyecanlı bir zatın, Zaman Gazetesi’nden bir yazarın Mısır’daki Müslümanların mücadele yöntemlerini yeniden gözden geçirmeleri gerektiği yönlü bir beyanatına nasıl olur da darbecilerle aynı kafada olduğu şeklinde bir suçlama yapabilir? Bunu hangi vicdan kabul eder?
Bununla birlikte, bugün Ak Parti düşmanı zannettikleri Ekrem Dumanlı’nın bundan daha 3 ay önce çıkan “Git babana anlat bakalım” yazısını hatırlamayanlar ve bu hizmet camiasının Başbakan’a ve kadrolarına sürekli dua ettiklerini bilmeyenler acaba neye hizmet ettiklerinin farkında mıdırlar? (http://www.zaman.com.tr/ekrem-dumanli/git-babana-anlat-bakalim_2089014.html)
Hizmet camiasını Ak Parti’ye saldırmakla suçlayanlar, kimlerin hakkına girdiklerinin farkındalar mı acaba?
Mesela; 52 yaşında ömrü hizmette geçmiş, sıcak ve uzak bir yolu katedip de Kazlıçeşme mitingine giden hizmet erini, kucağında bebeğiyle kapı kapı dolaşıp referandum için evet oyu isteyen taze anneyi, Kenya’dan uçağa atlayıp gümrükte referandum için evet oyu kullanıp ailesini bile göremeden geri dönen öğretmeni üzdüklerinin farkındalar mı?
Kısacası; Parti ve Hizmet Hareketi arasında tabanda karşılık bulmayan sürtüşmeleri ayyuka çıkarmak isteyenlerin Ak Parti’nin çilesini çekmemiş, partiye sonradan monte edilen kişiler olduğu apaçık ortadadır.
Her iki tarafın da ‘ak sakallıları’, yani her iki tarafın da işin çilesini çekmiş samimi ve tecrübeli simaları inanıyoruz ki, bu geçici imtihanı bir Müslüman vakarına yakışır şekilde alınlarının akıyla vereceklerdir. Sular durulacak ve gerçek dost-düşman belli olacaktır. Bunun bir an evvel gerçekleşmesini temenni ediyoruz. Uzamasının kimseye faydası yoktur.
Yeter ki her iki tarafa da sonradan monte edilmiş ve tarafgirlik hissiyle aslında kendi nefislerinin tatmini peşinde koşarak kendi enaniyetlerini havalandırmakla meşgul Twitter baykuşları, bu olumsuz süreci uzatmasın ve gereksiz sataşmalarıyla kimseye faydası olmayan malayaniyatla uğraşmayı bıraksın artık.
Evet, Susmanın hiçbir zaman olmadığı kadar hayırlı olduğu bir dönemdeyiz.
Tekrar hatırlayalım; “Her duyduğunu başkalarına söylemesi, kişiye günah olarak yeter…”

SAVUNANLAR’dan Açıklama

Uzun zamandır, cemaate yakınlığıyla bilinen birtakım kişilerin ağızlarında AK Parti‘ye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın şahsına yöneltilen birtakım kasıtlı ve haddini aşan iddialar dolanmaktadır. Bu söylemler son dönemde giderek artmış ve bugüne kadar bu söylemleri duymazdan/görmezden gelen AK Parti tabanında büyük tepkiler oluşturmaya başlamıştır.
Cemaatin içinden oldukları kamuoyunca bilinen birtakım kişilerin ısrarla oluşturmaya çalıştıkları bazı yanlış ve kasıtlı algılar, ne yazık ki AK Parti’yi ve Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı karalama kampanyalarının birer parçası olarak kullanılmaktadır.
Cemaatin yayın organlarından maaş alan birtakım kişiler, yine cemaatten oldukları bilinen kanaat önderi statüsündeki bazı kişiler, uzun zamandır birtakım hayali tezler ve komik iddialar ortaya atarak, cemaatin AK Parti’yi yıpratmaya çalıştığı şeklinde bir algıyı zorla ve ısrarla halkın gündemine sokmuşlardır. Hiçkimse durduk yere böyle bir zanna kapılmamış, cemaat mensubu kişiler ısrarlı söylemleri ve dozu giderek artan haksız eleştirileri sonucunda bu algıyı kendileri oluşturmuşlardır.
Her ne kadar bir iddiayı dile getiren, onu ispatlamakla yükümlü olsa da bu gerçek dışı iddiaları dile getirenler, “böyle şeylerin ispatı olmaz” yaklaşımı ile yanlış tavırlarına devam etmekte ve edecek gözükmektedirler. AK Parti ve Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan hakkında kamuoyunu yanıltma ihtimali bulunan bu tür karalamalara cevap vermeyi, bir grup seçmen olarak zaruri bir görev olarak gördük. Öte yandan, bu iddialara ve karalamalara farklı zaman ve zeminlerde cevaplar verilmiş olsa da kamuoyunun şeffaf bilgilendirilmesi ilkesine saygının gereği olarak da bu açıklamayı yapmayı zorunlu görüyoruz.

1.  İddia:”Başbakan yanlış bilgilendiriliyor, Başbakan’ı dolduruşa getiriyorlar”
Mantıklı düşünebilen hiçbir insanın dile getiremeyeceği kadar absürt bir söylem olan bu iddia maalesef gayet aklı başında görünen koca koca insanlar tarafından uzun zamandır dillendirilmektedir.
Bu iddiayı savunan insanlara göre, Başbakan’ın çevresindeki birkaç kişi, Başbakan’ı çok kritik süreçlerde yanlış bilgilendiriyor ve hata yapmaya yöneltiyor. Bu söylem en başta Başbakan Erdoğan’ın şahsına açık bir hakaret niteliği taşımaktadır. Bu kişiler, kendileri kanmadıkları birtakım propagandalara ve yanlış yönlendirmelere, Başbakan’ın kandığını düşünebilecek kadar şaşırmış görünüyorlar. Bu tarz ifadeleri hiç düşünmeden kullanan kişilere göre, bir gazete yazarını ya da bir esnafı kandıramayan birtakım kötü niyetli kişiler, ‘pozisyonu itibarı ile her türlü istihbarata sahip olan Sayın Başbakan’ı kolaylıkla kandırabilmekte ve istedikleri gibi yönlendirebilmektedirler.
Başbakan Erdoğan bir kutunun içinde yaşasaydı ve sadece birkaç kişiden bilgi alsaydı, belki bu iddiayı tartışabilirdik. Ancak Sayın Başbakan pozisyonu gereği sahip olduğu istihbarat ağının dışında, medyayı yakından takip eden, sivil toplum kuruluşlarıyla, cemaatlerle, toplumun her kesiminden insanlarla sürekli temas halinde olan ve ülkenin her karışında milletle irtibatını canlı tutan bir liderdir. Halkının hassasiyetlerini, eğilimlerini, beklentilerini bu kadar yakından bilen, ülkesini bu kadar yakından tanıyan ve yıllardır siyasetin her kademesinde alnının akıyla ülkesine hizmet etmiş bir liderin dünkü çocuk gibi dolduruşa getirildiği iddiası üzerine ise bir şey söylemeye gerek yok bile.

2.  İddia: “Başbakan kimseyi dinlemiyor, bildiğini okuyor”
Parti teşkilatları, vekiller, bakanlıklar, kamuoyu yoklamaları, halktan hükümetin çeşitli birimlerine iletilen dilekler, talepler, şikayetler, eleştiriler, beklentiler, il ve ilçe belediyelerinden bizzat başbakana ve hükümetin diğer birimlerine aktarılan bilgiler, sivil toplum kuruluşları, cemaatler, meslek örgütleri, medya vs.
Bütün bu kanallardan beslenen, neredeyse her şeye bizzat müdahale eden, sürekli halkın içinde olan bir Başbakan’a en son yöneltilecek eleştiridir herhalde. Fakat ne hikmettir bilinmez, bazı çevreler ısrarla bu algıyı oluşturmaya, böylelikle Başbakan’ı yalnızlaştırmaya çalışmaktadırlar. Kimseyi dinlemeyen bir Başbakan algısı oluşturularak, konu alttan alta “o olmasa daha iyi olacak” noktasına getirilmeye çalışılmaktadır.
Ayrıca bu iddia, dikkatinizi çekmiştir, ilk maddede değindiğimiz iddia ile çelişiyor. Hem kimseyi dinlemeyen bir Başbakan, hem de yanındaki birkaç kişinin söylemleriyle hareket eden bir Başbakan iddiası birlikte düşünüldüğünde daha da komik bir manzara çıkıyor ortaya. Aynı kişilerin zaman zaman ilkini, zaman zaman da ikincisini ortaya sürmeleri, aslında kafalarının ne kadar karışık olduğunu göstermektedir. Hatta bu tarz sistematik çalışmalar, insanların akıllarına bir grubun planlı bir şekilde Başbakan’ı yıpratma projesi üzerinde çalıştığı ihtimalini bile düşündürtmektedir. Bazı kişilerin, hangi iddianın alıcısı çoksa ağırlık merkezini o tarafa kaydırarak söylemlerine devam etmeleri de bu tarz kaygıları ne yazık ki kamuoyu nezdinde artırmaktadır.
Bu söylemi dillendirenlerin aslında “Başbakan hep bizi dinlesin, sürekli bizim dediklerimiz olsun” demek istedikleri yönünde bir algı da oluşmaktadır kamuoyunda. Bütün bu manzarayı göz önüne aldığımızda, insanların böyle düşünmekte ve bu eleştirilerini imkanları dahilinde cemaat mensuplarına iletmekte haksız olduklarını söyleyemeyiz.
Milletin her defasında daha güçlü bir şekilde desteklediği bir liderin bildiğini okuduğunu iddia etmek, halkı yok saymak demektir. Başbakan Erdoğan, milleti dinleyerek hareket etmektedir. Milleti dinlemeyi bırakıp birtakım güç odaklarını dinleseydi bugünlere gelinemezdi. Bugün değişen şey, iktidara baskı yapmaya çalışan güç odaklarının değişmesidir. Başbakan’ın bu konudaki duruşunda herhangi bir değişim yoktur.

3.  İddia: “Başbakan eleştiriye kapalı”
Aynı kişiler tarafından ısrarla oluşturulmaya çalışılan bir diğer algı da bu. Son dönemlerde gittikçe artan bu komik söylem, aslında bazı kişilerin bu karalamacı tavırlarının altında yatan asıl nedene getiriyor bizi. Çünkü buradaki esas mesele eleştiri değil, dayatmadır. Başbakan eleştiriye değil dayatmaya kapalıdır. Hiçkimsenin hiçbir dayatmasını kabul etmediği için de halkın kendisine olan teveccühü günden güne büyümektedir. Eleştiri kisvesi altında birtakım şeyler dayatmaya çalışan kişiler de Başbakan’dan gerekli cevabı almışlardır ve bundan sonra da alacaklardır.
Cumhuriyet tarihinde Başbakan Erdoğan kadar tartışılan başka bir lider olmamıştır. Yıllardır Başbakan’ın gerek şahsına gerek lideri olduğu partiye her türlü eleştiri yapılmakta, en ağır söylemler, hadsizliğe edepsizliğe varan iftiralar dile getirilmektedir. Bir kısım medya da bugüne kadar hiçbir Başbakan’ı bu kadar çok ve bu kadar sert eleştirmemiştir. Bugüne kadar Başbakanın ailesine, çocuklarına, eşine, evine, arabasına, tatiline kadar her noktadan bel altı da dahil olmak üzere hakarete varan söylemlerde bulunulmuştur.
Bir sivil toplum örgütü, bir cemaat, iktidarın yanlış yaptığını düşünebilir ve yanlış yapıldığını düşündüğü noktalarda iktidarı eleştirebilir. Fakat iktidarı köşeye sıkıştırmaya çalışarak kendi siyasi görüşlerini, kendi yöntemlerini iktidara dayatmak isteyenler, farkında olmadan zalimleşmektedirler.
Gerekli eleştirileri, fikirleri, yorumları çeşitli kanallardan hükümete, hatta doğrudan Başbakan’ın kendisine ulaştıran, bununla yetinmeyip eleştirilerini gazetelerinde, televizyonlarında defalarca gündeme getiren kişiler, bunun ötesine geçip, bu eleştirileri “bizim dediğimiz gibi olacak” tarzında bir dayatmaya dönüştürdüklerinde milletin iradesini hiçe saymış olurlar.

4.  İddia: “Cemaat haksız yere eleştiriliyor, birtakım haksız ithamlara maruz kalıyor”
Bazı cemaat mensuplarının kendilerinde %50 oy oranının tamamını temsil hakkı görerek hareket etmeleri ve halkın seçtiği Başbakan’ı kendilerince “düzeltmeye”, “hizaya getirmeye” çalışmaları, ellerindeki güçlü medya organları ve çeşitli sivil toplum kuruluşları, kamuoyunu etkileyebilecek kişiler vs. üzerinden sürekli olarak belirli söylemleri yaymaları gayet normal görülüyor da, bunların eleştirilmesi neden “haksız itham” vs. oluyor, burası da merak konusu doğrusu.
Cemaatin bu tavrından ve günden güne keskinleşen haksız eleştirilerinden rahatsız olan AK Parti seçmeni %50′nin çoğunluğunu oluşturduğu halde, cemaat kadar geniş temsil imkanı bulamamaktadır. Dolayısıyla, ellerinde başka imkan olmadığı için internette, sosyal medyada bu eleştirilerini dile getiren insanlara bile tahammül edilemeyişi ilginçtir. Eleştiriye kapalı olduğunu iddia ettikleri Başbakan’ı sabahtan akşama kadar tv’lerinde eleştirenler, üç beş tane twitter hesabından kendilerine yöneltilen eleştirilere karşı neredeyse savaş ilan etmişlerdir. Bu noktada da bazı kişi ve grupları insaflı olmaya, vicdanlı olmaya davet ediyoruz. Cemaatin büyüklerinin neden bu kişileri sükunete ve adil olmaya çağırmadıklarını da merak ediyoruz. İnsanın kendisini ve içinde bulunduğu yapıyı eleştirebilmesi en büyük erdemlerdendir. Sürekli başkalarının yanlışlarını arayanlar, kendi yanlışlarını doğru olarak görmeye başlarlar. İnsan kendi yanlışlarına kör olduğu zaman, başkalarının doğrularına da kör olur.
Her gün milyon tirajlık gazetelerindeki köşelerinde istedikleri gibi yazılar yazan, akıllarına esen iddiaları ortaya atan koca koca gazetecilerin/yazarların, internetteki en ufak eleştiri karşısında ayaklanmaları ve bildiri üstüne bildiri yayınlamaları ilginç. Kendilerinde her şeyi ulu orta eleştirme hakkı görenler, kendilerine yöneltilen eleştirileri “fitne” kapsamında ele alarak kendilerini dokunulmaz mı ilan etmeye çalışıyorlar?
Yıllardır çeşitli fitneler yayan ve sırtını cemaate dayayan ‘topsakallılar’ diye de bilinen kirli oluşumların AK Parti’ye ve Başbakan Erdoğan’a sistematik bir şekilde saldırmalarına ses çıkarmayan, bunu eleştiri hakkı olarak gören bu koca koca gazetecilerin, kendilerine yöneltilen eleştirilere karşı bu denli tahammülsüz olmaları da şaşırtıcı.
Başbakan’ı dostane bir şekilde eleştirdiklerini iddia edenler, kendilerine karşı aynı dozda eleştiriler yükseltilmeye başlanınca hemen taarruza geçip gazetelerden, twitter’dan, onlarca, yüzlerce yazılar yayınlamaya başlamışlardır. Madem bu dozda eleştiri ‘yapıcı’ bir şey, cemaat de kendisine karşı yöneltilen bu yapıcı dozdaki eleştirilerden rahatsız olmamalı, bunları kendi içinde değerlendirmelidir.
Bu koca koca gazetecileri insafa ve itidale davet ediyoruz. İnsanların arasına, hiç akıllarına gelmeyen birtakım fitneler sokan ve bunu sistematik şekilde yayarak kitleleri kutuplaştırmayı amaç edinen birtakım zavallı kişilerin oyununa gelinmemeli, herkes önce kendisini yoklamalıdır. Elinde her türlü medya organı bulunan bu grubun, yaptığı yayınlarla çok büyük bir halk kesimini incittiği, insanları durduk yere Hizmet Hareketi’nden uzaklaştırdığı ortadadır. Bu grubun büyükleri, bu ayrışmayı körükleyici yayınlara engel olmalıdırlar. Medyada yapılan yayınlarla ve kulaktan kulağa yayılan fısıltalarla, Recep Tayyip Erdoğan’ı seven milyonlarca insanın incitilebileceği düşünülmelidir.
AK Parti sanki farklı kesimlerin taleplerine kulak tıkamış gibi oluşturulmaya çalışılan hava ve bu doğrultuda yapılan kara propaganda ve dezenformasyonlara alet olan bazı kişilerin cemaat içinden destek bulması ya da doğrudan cemaat içinden kişiler olmaları AK Parti seçmeninin büyük çoğunluğunu üzmektedir. Bugüne kadar ayrısı gayrısı olmayan bu insanlar, cemaatin Recep Tayyip Erdoğan’a karşı birtakım eylemler içindeymiş gibi görünmesinden son derece rahatsız olmaktadırlar, böyle bir lekeyi cemaate kondurmak istememektedirler. Fakat cemaat kanadından insanları teskin edecek söylemler ve bu söylemleri destekleyen yayınlar, hareketler gelmemektedir. Aksine, ısrarla kendilerinin değişmediğini, AK Parti’nin değiştiğini söyleyerek bu algıyı güçlendirmektedirler.

5.  İddia: “AK Parti cemaate karşı 28 Şubat benzeri bir operasyon yürütüyor”
Son zamanlarda sıkça dillendirilen, bugünden sonra da epey dillendirileceğini düşündüğümüz en taze ve tazeliğinin yanında en komik olmaya aday iddia.
AK Parti’ye karşı böyle bir dil kullanacak kadar insafını yitirmiş birtakım kalem cambazları insanların zihnini bulandırmaya son sürat devam ediyorlar. Dileriz ki cemaat bu kalemşörleri kendi içinde bir eleştiriye tabi tutar ve bazı yetkili kişiler buradaki insafsızlığı görerek bu kişileri itidale davet eder.
Siyasi iradenin, iktidarın, seçilmiş hükümetin tasarrufunda olan ve birçok değişkene bağlı olarak şekillenen atamalar, yer değişiklikleri gibi gayet normal birtakım icraatları büyük bir öfkeyle karşılamak yeni moda oldu. Halbuki demokratik sistemlerde hiçbir grubun kendine özel alan açmak için siyasi iradeye baskı yapma lüksü yoktur. “Şu kurumun şu bölümünü bizim kontrolümüze bırakın” tarzındaki talepler demokratik sistemlerde hoş karşılanmaz.
Askeri vesayet rejimini, siyasi alanı şekillendirmeye çalışan kirli elleri, siyasetin üzerine kara bulut gibi çökmüş birtakım sermaye gruplarını vs. daha yeni yeni iktidar alanının dışına çıkarmışken, başka bir grubun kalkıp (iyi niyetle dahi olsa) başka bir vesayet rejimi oluşturmak istemesi bu ülkenin geleceğini tehdit eder, bu milletin emeklerini ziyan eder. Eski düzende olduğu gibi, medya ve sermaye gücüyle, polis ve asker içindeki bağlantılarıyla, siyasi iktidar içinden bazı kişileri sıkıştırmaya çalışarak siyaseti şekillendirmek isteyenler, hangi yüzle milletin hayrına çalıştıklarını söyleyecekler? Sözümona iyi niyetlerle yürütülen bu siyaseti şekillendirme operasyonunda hiçbir iyi niyet olamaz. Milletin oylarına rağmen bu tarz girişimlere göz yumanlar da bunun vebali altında kalırlar.
%50′nin işbaşına getirdiği iktidarı, %50′nin içinden bir grubun kendi doğrularına göre yönetmeye kalkışması iyi niyet değil, bunun önüne geçildiğinde ise dindarlara karşı bir “kıyım” yapıldığı yönündeki feryatları da samimi değil.
Ayrıca bugün bir anda 28 Şubat’ı hatırlayanlar, keşke 28 Şubat yaşanırken de bu kadar 28 Şubat karşıtı olsalardı.

6.  İddia: “Hükümetin içine sızmış ajanlar var”
Bu iddianın da sahipleri ne yazık ki cemaat mensubu oldukları bilinen birtakım kişilerdir. Kimi zaman ”Ak Parti iyi de Başbakan kötü” şeklinde dillendirilen bu deli saçması kasıtlı iddialar kimi zaman da ”Başbakan iyi, çevresi kötü” noktasına evrilmektedir. Gerek cemaate yakın kalemler tarafından, gerekse cemaatin tabanına kulaktan kulağa dedikodu şeklinde yayılan Hakan Fidan, Beşir Atalay ve birçok isimle alakalı iddialar, daha önce de bahsedildiği şekilde Başbakanı yalnızlaştırma projesinin bir ürünü olarak algılanmaktadır.
Her şeyi kamunun/yargının denetimine açık, yeterliliği 4-5 yılda bir sınanan, daima milyonlarca üyesi bulunan, teşkilatı içerisinde özeleştiri ve denetim mekanizmasının işletildiği bir partinin en önemli noktalarında, karar merciilerinde ülke aleyhine iş yapan kişilerin bulunduğunu iddia edenler, hiçbir kararını küçük bir grup dışında bilenin olmadığı, içerisinde her çeşit insanın barınabileceği bir yapı olan cemaatin tamamen tertemiz, hiçbir dış müdahaleye maruz kalmamış olduğunu, içine sızma yapılmamış olduğunu savunuyorlar.
Bu iddiayı ileri sürenler ve cemaat hakkında bu savunmayı yapanlar ikisinin de nasıl gerçekleştiğini açıklamak zorundalar. Hiçbir kaydı olmayan, her isteyenin mensup olabildiği, herkesle iletişime geçen ve belki de Türkiye’nin en büyük ekonomik ağlarından birisini oluşturan bir cemaatin ve cemaatin karar merciilerinin içine nasıl hiçbir sızma olmadığını, nasıl bu kadar ekonomik-siyasi-sosyal ilişkilere rağmen tertemiz kalabildiğini, buna karşılık Başbakan’ın en yakınına giren, hatta Başbakan’ın ‘kardeşim’ dediği kişilerin nasıl sızdırılmış olduklarını açıklamaları gerekmektedir.
Bu iddialarını açıklayamayıp el altından, ima yoluyla yaymaya devam ettikleri takdirde akıllarda uyanan soru doğal olarak “Acaba başka bir hesapları mı var da bu şekilde davranıyorlar?” olacaktır. Ki, bu da bizler gibi Başbakan’ı seven insanların en çok takıldığı noktalardan birisidir. Eğer dedikodusu yapılan şahısların “vatan hainliği”ne dair bir bilgi-belge var da bunu yayınlamıyorlarsa, bu durumda bu kişiler millete karşı mesuldur. Eğer böyle bir şey yok da şahsi çıkarlar uğruna bu iftiralar atılıyorsa, o noktada zaten söylenebilecek bir şey kalmamış demektir. Hiçbir şekilde savunulacak bir tarafı olmayan bu deli saçmalarını yayanlar, oluşturulan bu “şüphe etme” ortamından nasiplerini aldıklarında şaşırmamalıdırlar.

7.  İddia: “AK Parti gider, cemaat kalır”
Öncelikle, cemaat grubunun neden bütün planlarını AK Parti’nin gitmesi ihtimali üzerine yaptığını bir türlü anlayamıyoruz. AK Parti’nin seçim yoluyla bir süre daha “götürülemeyeceği” artık aşikar olduğuna göre, AK Parti’nin ya da Başbakan Erdoğan’ın başka “alternatif” yollarla gideceğini mi düşünüyorlar yoksa?
“AK Parti gider ama cemaat hep kalır” söylemini neye dayanarak bu kadar rahat dillendiriyorlar merak ediyoruz. Bu söylemi sürekli gündemde tutan kişiler böyle bir garanti mi aldılar da kimin gidip kimin kalacağı üzerine bu kadar rahat bir şekilde tezler üretebiliyorlar?
Halbuki, AK Parti giderse cemaat de kalmaz. Çünkü AK Parti bir parti ismi olmaktan öte, bu ülkede halkın iktidar olduğu demokratik, özgür bir anlayışı ifade eden bir dirilişi temsil etmektedir. Eğer bu duraklarsa, bu ülke bütün olarak kaybeder. Bu kayıptan hiçkimse kurtulamaz. “Biz her zaman kalırız” düşüncesi, eğer fiziki bir kalışı işaret ediyor ve “Tamamen yok olmayız” anlamında söyleniyorsa, o noktada AK Parti’nin de tamamen yok olmayacağını söyleyebiliriz. Mutlaka bazı kalıntılar olur. Dinozorların bile kemikleri bulunuyor, tamamen yok olup gitmemişler.
“O gider biz kalırız” ya da “Onlar zaten gidecekler, biz sonrası için plan yapalım” tarzı söylemler mutlak gerçeği yansıtmamakla birlikte, oldukça lüzumsuz söylemlerdir. “O da kalsın, biz de kalalım, biz birlikte güçlüyüz, hep birlikte bu ülkeyi daha iyi noktalara taşıyalım” şeklinde olumlu düşünceler kime ne zarar verir? Ya da diğer türlüsü kime ne yarar sağlar?
AK Parti’yle birlikte iktidarı geri alan çoğunluğu Müslüman Türkiye halkı, AK Parti’den sonra başka bir parti etrafında bu mücadelesini sürdürebilir. Fakat “AK Parti gider”, “AK Parti neticede bir siyasi partidir” tarzı imalı söylemler yayanların AK Parti’yi ve bu ülkeyi anlayamadıklarını düşünüyoruz. Çünkü AK Parti kimsenin şahsi şirketi değil, milletin partisidir. AK Parti geleneğinin bu ülkede daha uzun yıllar iktidar olmasını umut ediyoruz. Bu kasıtlı saçmalıkları ağızlarından düşürmeyen şahısların ima etmeye çalıştıkları şeyin de Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsına yöneltilmiş “Erdoğan’sız da bu işler yürür” şeklindeki çarpık algının bir ürünü olduğunu zannediyoruz.
Erdoğan’sız bu işlerin yürüyüp yürümeyeceğiyle ilgili net bir görüş sahibi olmak isteyenler Gezi Parkı olaylarının yaşandığı sürece dikkatli bakmalılar.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
SAVUNANLAR 

16 Ağustos 2013 Cuma

Türkiye Mısır olmasın diye size sabrenleri daha fazla üzmeyin dostlar! - Faruk Arslan


Demedi demeyin!

Mısır’daki askeri darbe aslında AK Parti’ye soğuk bir duş oldu. Neden mi? Müslüman Kardeşler’i destekleyen AK Parti yönetimi aynı İslami düşünce temelinden geliyorda ondan.

Şahsen çocukluğum Hasan El Benna, Seyyid Kutup ve Mevdudi’nin kitaplarını okuyarak geçti. Zira babam Milli Selamet’in Milli Görüş’ün, rahmetli Erbakan’ın ordu içindeki tek tük adamlarından biriydi. 14 yaşına kadar Milli Görüş’ün okuduğu tüm kaynakları hatmetmiş bir genç olarak Mısır’ı hep gözümde idealleştirdiğimi hatırlıyorum. Mısır’dan son on yılda ülkemize gelenler Türkiye’yi gözlerinde devleştirdi ve Türkiye olmak için can atıyorlardı.Demedim demeyin, AK Parti’yi devirmeyi kafasına koymuş global ve yerli fesad komitesi, Milli Görüş’ün dar gömleğine dönen  bir AK Parti’yi Müslüman Kardeşlerden daha kolay yer bitirir…

Bazı dar kafalı Milli Görüşçü kardeşlerimizden küfür, hakaret dolu epostalar alıyorum.Devlette Gülen camiasının yetiştirdiği, mükemmel çalışan, işinin ehli insanları kapı önüne koyarak kadrolaştıklarını kabul ediyorlar ve buna hakları olduğunu savunuyorlar. 
Zulmün büyüğünü işleyip, nasıl ahmakca  gerekçeler uydurduklarının ya farkında olmayacak kadar serhoşlar, yada biliyorlarda , şeytanın binbir yüzü var. Üstad boş yere dememiş, siyaset meleği şeytan gösterir, şeytanı melek gösterir diye. Müslüman Kardeşlerde Mısır’da benzer yanlışı yaptı ve fincancı katırlarını ürküttü. Zafer sarhoşu oldular, geçmişten ders çıkarmadılar, Batı desteğiyle sosyal medya ile gelen devrim kolayca uçtu gitti.

İngiliz şeytanı Hindistan’da birliği bölerken aynı stratejiyi izlemişti. Pakistan, Bangladeş ve Sri Lanka arka arkaya kuruldu ama hiç biri tek başına İngiliz sömürgecisinden kurtulamadı. Etnik, dini ve mezhebi sorunları kaşıyan İngiliz istihbaratı, aradan geçen yarım yüzyılı aşkın zamana rağmen halen kuklaları oynatmakta mahir. Mısır’da İngiliz tedris ve tedrisatından geçen İslam’ın garip bir mahdumu. İngilizler biliyorlar ki, İslam dünyasında Mısır’dan yükselecek demokrasi bayrağı tüm Afrika’yı sarar, ve Türkiye’den başlayacak bir devrim tüm İslam, Türk, Afrika ve Avrupa’yı kuşatır… Bu nedenle önemli bir bayrağı taşıyan AK Parti’yi tüm güçleriyle hedef alıyorlar. Mısır’da sivil toplum oluşmadan yıktılar ama Türkiye’nin çok önemli bir artısı var, bu nedenle başaramıyorlar. Nedir bu artı? Sakın Recep Tayyip Erdoğan sanmayın. Her türlü başarıyı kendinden bilen Erdoğan halen güç zehirlenmesi yaşıyor…Partiler demokrasi gereğidir ama sivil toplum olmadan olmaz.
Evet, Türkiye’nin en büyük değerimiz  Fethullah Gülen. Türkiye’nin şansı onun gibi bir İslam alimine sahip olması ve onu takip eden milyonların iyi eğitimli, uyanık ve aksiyoner fertlerden oluşması.

Mısır’ın Yusuf Kardavisi var ama Gülen’in vizyonu ve önderliği tüm dünyayı kuşatırken, Kardavi Mısır’a bile söz geçiremedi. Gezi olayları fitnesinin savuşturulmasında Gülen’in akılcıl rehberliği ve camiaya tam zamanında dualar ettirmesi önemli rol oynadı. Oyuna gelenlerin oyununa gelmedi. Benim kardeşlerimi bürokraside, devleti aliyede  kesip doğruyorlar, bir tekmede ben atayım demedi. Türkiye’den kopan en büyük sivil toplum örgütüne mükemmel liderlik yaptı ve camiayı devletin emir eri, kulu kölesi yapmaya çalışanlara sivil toplum dersi verdi.

Devletimizin yurt içinde ve yurt dışında alternatif sivil güce ihtiyacı vardı ve camia bu boşluğu mükemmel doldurdu. Şimdi hangi akılla bize tabi olmazlarsa yok ederiz, atarız, satarız diyorsunuz? Aklınızı peynir ekmekle mi yedinizde, ülkemizin en büyük sivil gücünü kendi hesabınıza devletleştirmeye çalışıyorsunuz… Elemanlarını satın alalım, satın alamazsak atalım, gücümüze güç katalım mıdır siyaset veya uzlaşma?

YARSAV’ı sevindiren yargı düzenlemesi de mi Milli Görüş fanatiklerini uyandırmıyor? Ergenekon ve Balyoz çetesini Silivri’den yarın salarlarsa da uyanmıyacak ve gerekçeler mi uyduracaksınız? Türkiye eğer Mısır olmadıysa bunu 2007 yılından beri Emniyet güçlerinin sürdürdüğü derin devlet operasyonuna borçlu. Siz bu başarılara imzasını atan polislerimizi sürgün eder, savcı ve hakimlerin yerlerini değiştirir, üst yargıya çıkacak yolları tıkarsanız, CHP’nin gulyabanileri geri döner ve sizden intikamlarını alırlar.

Zaten hazır kıta bekliyorlar, akrebe, yılana , çıyana, kobraya fırsat verirseniz, mizaçlarının, karakter ve huylarının gereğini yerine getirecektir. Sizi onlarca defa kurtaranlara vefasızlık gösterip üzerseniz, sizi öyle bir üzerler ki Mısır’dan beter olursunuz…Müslüman Kardeşler fertlerini yıllarca hapishanelerde çürüten, işkence yapanlar, kızlarına, eşlerine önlerinde tecavüz eden zihniyet size acır mı sanıyorsunuz? Şeytanlar sizi yemesin diye daha ne kadar zekadan yoksun yanlışlarınıza camia dayanır bilemiyorum. Daha kaç defa lideri suikasttan kurtarır, daha kaç tane darbe planını boşa çıkarabilir ki…

Güç bende diye diye dolduruşa geliyor ve sizi iktidar yapan halk içinde en muteber olanları kesmenizi salık verenlere hay hay mı diyorsunuz yoksa? Kelle kelle oy hesabı yaparak matematiksel yollarla mı iktidar oldunuz beyler! Kanaat önderlerinin duaları ve güvenirliği kelle sayısı ile ölçülemez.

2008’den beri  Doğan medyası, yolsuzluk, iffetsizlik ve hortumculuk dosyalarınızın kapağını neden açmıyor, neden hiç merak etmiyorsunuz? Onlara bu dosyaları bekletmelerini salık verenler sizi yönlendirip camiaya şantaj yapmanızı ve kesik atmanızı sağlıyorsa idam sehpanızı da hazırlıyorlar demektir.  Camia paratöneri kaldırsa yıldırımlar başınıza düşer, emin olun…

Şunu biliyorum, her sabrın bir sonu vardır, sabır taşı çatlarsa Allah sebepleri halk eder, yerin dibine geçer güç savaşınız… Demedi demeyin:  Türkiye Mısır olmasın diye size sabrenleri daha fazla üzmeyin dostlar!

http://www.farukarslan.com/genel/demedi-demeyin/

15 Ağustos 2013 Perşembe

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'ndan Hizmet Hareketi'ne yönelik iddialara cevaplar


13.08.2013

Son dönemde giderek artan bir şekilde başta sosyal medyada olmak üzere, Hizmet Hareketi ile ilgili olarak karalama ve yanlış bilgiye dayalı yönlendirme kampanyaları dikkat çekmektedir. Her ne kadar bir iddiayı dile getiren, onu ispatlamakla yükümlü olsa da bu gerçek dışı iddiaları dile getirenler, “böyle şeylerin ispatı olmaz” yaklaşımı ile yanlış tavırlarına devam etmekte ve edecek gözükmektedirler. Hizmet hareketi hakkında kamuoyunu yanıltma ihtimali bulunan bu tür karalamalara cevap vermeyi, Vakfımız zaruri bir görev olarak görmüştür. Öte yandan, bu iddialara ve karalamalara farklı zaman ve zeminlerde cevaplar verilmiş olsa da kamuoyunun şeffaf bilgilendirilmesi ilkesine saygının gereği olarak da bu açıklamayı yapmayı zorunlu görüyoruz.

1.    İddia: “Gezi parkı eylemlerinin arkasında Hizmet Hareketi vardı”

Konuyla ilgili gerek Fethullah Gülen Hocaefendi’nin açıklamaları, gerekse Hizmet Hareketi’nin genel tavrı dikkate alındığında bu iddianın asılsız olduğu apaçık görülecektir.

Hizmet Hareketi, insanların şiddete başvurmayan barışçıl protesto hakkına demokrasiye saygının gereği karşı değildir. Ancak, bu tür protestoların istismara açık olmaları sebebiyle Hizmet, kendisine gönül vermiş olanların bu tür protestolara katılmalarını teşvik etmez.

Protestoların tamamen çevreci duyarlılıkla ve barışçıl olduğu ilk günlerde, üstelik Hükümete yakın çevrelerden de olmak üzere toplumun her kesiminden bireylerin katıldığı bu protestoya, Hizmet’e sempati duyan bazı kimselerin çevreci duyarlılıklarla ve kendi şahsi iradeleriyle ilk günlerde olumlu bakmış olmaları, topyekûn Hizmet Hareketi’nin bir tür komplo içinde olduğu anlamına gelmez.

Nitekim eylemcilere çapulcu denmemesi gerektiğini belirttiği konuşmasında Onursal Başkanımız Sayın Fethullah Gülen, masum taleplerle başlayan eylemin daha sonra bazı art niyetli çevreler tarafından istismar edildiğinin ve bazı uluslararası medyanın da olumsuz algılanacak bir tavır içinde olduğunun altını çizmiştir. ( http://www.herkul.org/herkul-nagme/323-nagme-taksim-gezi-parki-hadiseleri-ve-problemlerin-temeli/)

Gezi eylemlerinin en başındaki çevre duyarlılığına hak veren ve göstericilere karşı ilk günlerde alınan sert tutumla ilgili her çevreden tepkiler olmuştur. Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “sandık her şey değildir”, Başbakan Vekili Bülent Arınç’ın “özür dileriz”, Kültür Bakanı Ömer Çelik‘in “mesaj alındı”, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın “bütün muhalefeti birleştirdik”, Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın New York Times gazetesindeki yazısında Gezi Parkı eylemleri “çoğulculuğun ve demokrasinin bir yansıması” olarak tasvir etmesi ve son olarak AK Parti Milletvekili Prof. Dr. İdris Bal’ın Gezi olaylarına ilişkin raporundaki ‘Hükümetin Gezi olayında stratejik hata yaptığı’ tespiti Hizmet’in bu konuya yaklaşımından farklı değildir.

Başbakan Erdoğan da, olaylar hala devam ediyorken tepki olarak düzenlediği Kazlıçeşme mitinginin hemen arkasından Türkçe Olimpiyatları’nın kapanış törenine gelmiş ve burada Hizmet Hareketi’ni övmüştür. Pozisyonu itibarı ile her türlü istihbarata sahip olan Sayın Başbakan, ‘Gezi komplosu’nun arkasında Hizmet Hareketi’nin olduğunu düşünseydi bu övgüleri hiç şüphesiz yapmazdı.

2.     İddia: “Gezi Eylemcilerini Hizmet’e yakın savcı ve hâkimler tutuklamayıp salıvermiştir ”

Bütün savcı ve hakimler kamu görevlisi olup HSYK’nın yetkilendirme ve denetimine tabidir. Şayet yapılan görevin ifası konusunda yanlışlıklar varsa sorumluluk Adalet Bakanlığı ve HSYK’ya aittir.

Kaldı ki, son dönemde medyada sıklıkla yer alan bazı haber ve yazılar sayesinde Hizmet’e yakın olduğu iddia edilen yargı mensuplarının zaten tasfiye edildiği de kamuoyunun bilgisi dahilindedir.

Üstelik uzun zamandır tutuklu yargılamaları problem olarak gören çevrelerin, şimdi “yargı neden tutuklamıyor” diye şikâyetçi olmaları da büyük bir tutarsızlıktır.

Ergenekon davalarını gayrimeşru hale getirmek için yakın geçmişte vesayetçi çevrelerin dillerine doladığı “Cemaatçi yargı” ithamının şimdi başka çevreler tarafından gündeme getirilmesi ve bunların bir tepki görmemesi de son derece düşündürücüdür.

3.    İddia: “Hizmetle bağlantılı polisler, eylemcilerin çadırlarını yakarak ve Gezi eylemlerine sert müdahale ederek eylemlerin büyümesini sağladı”

Kolluk güçleri kamu görevlisi olup İçişleri Bakanlığı’nın yetkilendirme ve denetimine tabidir. Hükümetin emrindeki kolluk kuvvetlerinin yaptıklarının sorumluluğunu bir sivil toplum hareketine mal etmek mantık dışıdır.

Nitekim olayların ilk başladığı andan itibaren bütün müdahale talimatlarının Hükümetten geldiği ve çadırları belediye zabıtasının yaktığı daha sonra ortaya çıkmıştır.

Başbakan Sayın Erdoğan da, Emniyet güçlerine talimatları kendisinin verdiğini ifade etmiş, Emniyet güçlerine destek çıkan açıklamalar yapmış ve nihayet onları olaylardaki performanslarından dolayı ödüllendirmiştir.

4.    İddia: “Cemaat Mısır’daki darbeye karşı çıkmıyor”

Türkiye’de yapılmış her darbeden mağdur olmuş bir hareketin darbelere karşı olmaması düşünülemez. Bu yaklaşım ile Hizmet Hareketi’nin kamuoyu nezdindeki itibarının yıpratılmaya çalışıldığı da açıktır. Darbe tehdidi konusunu gündemde tuttuğu için eleştirilen Hizmet Hareketi’nin, darbelere sıcak bakması asla mümkün değildir.

Bu vesile ile tekrar hatırlatmakta fayda bulunmaktadır ki, Mısır’da meşru ve seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi’ye karşı yapılan müdahale bir darbedir ve hiçbir şekilde tasvip edilmesi düşünülemez.

Fethullah Gülen Hocaefendi, Mısır’daki olaylar üzerine bir konuşma yapmış ve açıkça “Demokrasi bir kere daha darbe yedi” demiştir. (http://www.herkul.org/herkul-nagme/352-nagme-misirda-darbe-ve-ramazanda-tevbe/). Hocaefendi, açıklamasında, iktidara gelmesinin üzerinden bir yıl bile geçmeden, “hata yaptı” denilerek Mısır Cumhurbaşkanı Mursi’nin, Türkiye’deki 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 askeri darbelerinin benzeri bir darbe ile görevinden uzaklaştırılmasının tarihe kara bir leke olarak geçeceğini açık bir şekilde vurgulamıştır.

Hizmet Hareketi’ne yakın olan medya organlarının hiçbirinin editoryal çizgisinde darbeye sıcak bakan bir üslup olmadığı gibi, bu medya organlarının tüm yayınları net bir şekilde darbe karşıtı olmuştur. Bazı Batılı siyasi çevrelerin Mısır’daki darbe karşısındaki ilkesiz tutumunu da en net bir şekilde söz konusu bu medya organları eleştirmiştir.

5.    İddia: “Alternatif iktidara giden yol Pensilvanya’dan geçer. İktidara alternatif arayanlar gidip Gülen ile görüşüyor”

Toplumun her kesiminden insanın saygı duyduğu bir sivil kanaat önderinin insanlar tarafından ziyaret edilmesinin alternatif bir iktidar arayışı olarak sunulması ve böyle bir algı oluşturma çabasına girilmesi hem yanlış hem yanıltıcıdır.

Hayatı boyunca toplumun her kesimiyle diyaloğa açık olmuş ve kapısını herkese açık tutmuş olan Sayın Gülen’in, kendisi ile görüşmek isteyen insanlara sağlığı elverdiği sürece “hayır” demesi misyonuna ve inandığı değerlere terstir. Nitekim toplumun değişik kesimlerinden saygın pek çok isim Sayın Gülen’i ziyaret ettiği gibi, hükümetin birçok üyesi de defalarca kendisi ile görüşmüştür.

Kaldı ki, Sayın Gülen’in insanlarla olan ilişkilerine sadece siyaset perspektiften bakmak ve bu ilişkileri sınırlandırmaya çalışmak son derece yanlıştır.

Yakın geçmişe kadar Hocaefendi’nin Türkiye’de yaşamasını bile hazmedemeyenler bulunmaktaydı. Görünen o ki, şimdi bunlara gurbette ziyaretçilerini hazmedemeyenler de eklenmiş. Unutulmamalı ki, özgür bir insanın en temel demokratik haklarıyla bağdaşmayan bu saygısız tavır bir tür tecrit çabası olarak algılanmaktadır.

6.    İddia: “Hizmet, bürokrasi üzerinden vesayet kurmak ve iktidara ortak olmak istiyor”.

Demokratik bir sivil toplum hareketi olan Hizmet Hareketi’ni, iktidar üzerinde vesayet kurmak ve iktidara ortak olmakla suçlamak açıkça abesle iştigaldir.

Demokrasilerde, seçimle gelen yönetimler yine ancak seçimle giderler. Bununla birlikte vatandaşların ve sivil toplum aktörlerinin iki seçim arasında her konuda eleştirilerde ve tavsiyelerde bulunmaları, devlet yönetimine karışmak olarak asla görülemez.

Seçilmiş meşru iktidarların her an denetim ve gözetimi, Türkiye’nin üye olmak istediği Avrupa Birliği normları çerçevesinde, katılımcı demokrasinin en tabii bir gereğidir. Toplum, bu hak ve hatta sorumluluğu sivil toplum örgütleri, muhalefet partileri ve özgür ve eleştirel medya aracılığıyla yerine getirir.

Her hangi bir tavsiye veya eleştiride bulunan sivil toplum oluşumlarını, iktidar peşindelermiş gibi sunarak, onlara “siyasete karışma”, “öyleyse parti kur”, ya da “seçimleri bekle” demek demokratik sistemin ruhu, norm ve değerleriyle bağdaşmaz ve kabul edilemez.

Öte yandan, Hizmet Hareketi’nin prensiplerini ve ideallerini farklı düzeylerde benimseyen, toplumun her kesiminde çok sayıda insanın olması doğaldır. Bunun gibi, demokratik bir ülkede sadece yasal ve meşru vatandaşlık haklarını kullanarak, liyakat ilkesi çerçevesinde bürokrasiye girmiş Hizmet gönüllülerinin olması da doğaldır. Hangi görüşten ve yaşam tarzından olursa olsun vatandaşların cari kanunlar çerçevesinde kendi devletinde görev almasının “devleti ele geçirme”, “devlete sızma”, “vesayet kurma” veya “paralel iktidar oluşturma” şeklinde sunulmasının iyi niyetle açıklanması mümkün değildir ve üstelik benzer ifadeler Eski Türkiye’ye ait bir bakışı hatırlatmaktadır.
Elbette ki, bürokratlar seçilmiş yöneticilerinin ve amirlerinin (hukuka uygun) emirlerine itaat etmek ve sadece onlardan emir almak durumundadır. Bu yüzden şayet hukuka aykırı şekilde davrandığı ve yöneticilerinin emirlerine uymadığı ileri sürülen bürokratlar varsa, bunlar deliller ışığında yine hukuka uygun şekilde soruşturulmalı ve bir an önce yargıya havale edilmelidir.

Ancak, geçmişten bugüne olageldiği gibi, “vesayet oluşturma” ve “iktidara ortak olma” iftiralarıyla, bürokratik katmanlarda belli toplumsal kesimlerin tasfiye edilmesi ve dışlanması amacı varsa, bu hukuk ve demokrasinin en temel ilkelerine aykırıdır. Halkın iradesiyle seçilmiş iktidarların idari tasarruflarına tabii ki saygılı olunmalıdır; ancak yaygın iddialara göre, insanların Hizmet Hareketi’ne nispet edilerek anayasal bir suç olan fişlenmesi ve sonra da tasfiye edilmesi demokratik değildir.

7.     İddia: “Hizmet, Kürt sorununun çözümü sürecine karşı”.

Çözüm süreci ile ilgili olarak açık ve net bir şekilde, “Sulh hayırdır, hayır sulhtadır” (http://www.herkul.org/herkul-nagme/195-nagme-sulh-hayirdir/) diyen onursal başkanımız Gülen’in fikir ve tavsiyeleriyle ilham verdiği Hizmet Hareketi çözüm sürecini en başından beri desteklemiştir.

Sayın Gülen’in, hem çözüm sürecinin çok öncesinden, hem de çözüm süreci başladıktan sonra yaptığı açıklamalar çok açıktır, nettir ve hükümetin Kürt sorununun çözümü konusunda bugüne kadar takip ettiği çizginin ilerisindedir. Bunu çeşitli sohbetlerinde ve en son Erbil’de yayımlanan Rudaw gazetesine verdiği röportajda da açıkça ortaya koymuştur (http://www.zaman.com.tr/yorum_hak-ve-hurriyetler-pazarlik-konusu-olamaz_2103914.html ).  Sözgelimi, zikredilen röportajda Gülen, anadilde eğitim konusunun bir insan hakkı olduğunu ve siyasi pazarlık konusu yapılamayacağını net dille ifade etmiştir.

Öte yandan, çözüm süreciyle ve sürecin sağlıklı yürümesiyle ilgili her türlü samimi tavsiye ve ikazlar da asla çözüm karşıtlığı olarak görülemez/gösterilemez. Bilakis, bunlar sürecin daha sağlıklı bir şekilde işlemesi için yapılan katkılar olarak değerlendirilmelidir.

Vakfımız, Kürt sorunu ile ilgili bugüne kadar Diyarbakır ve Erbil şehirleri de dahil olmak üzere pek çok toplantı yapmıştır. Hizmet gönüllülerinin açmış olduğu okullar, Irak Kürdistan’ında zaten 20 yıldır Kürtçe eğitim yapmaktadır. Türkiye’nin ilk yasal özel Kürtçe televizyonu da yine Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş müteşebbisler tarafından açılmıştır.

Hizmet Hareketi’nin somut olarak pozisyonu bu iken, hükümetin net bir şekilde arkasında durduğu KCK davalarının faturasını Hizmet Hareketi’ne mal etmek gibi çarpıtma örnekleri ile topluma yanlış algılar pompalamak büyük bir haksızlıktır.

8.    İddia: “Hizmet 7 Şubat’ta Başbakanı tutuklayacaktı”.

Bu çok açık ve akl-ı selim hiçbir vicdanın asla kabul edemeyeceği büyük bir iftiradır.

Buna rağmen, hiçbir hukuki dayanağı olmayan, mantık kurgusu zayıf ve tutarsız; uygulanabilirliği ise hukuk sistemimiz gereği sıfır olan bu saçma senaryo “çamur at, izi kalır” mantığıyla art niyetli çevreler tarafından ısrarla tekrar edilmekte ve Hizmet Hareketi’ne açıkça iftira atılmaktadır.

Hizmet Hareketi’ne bu iftirayı atanlar, Başbakan’ı tutuklamakla Hizmet Hareketi’nin ne elde edeceğini ve sadece 9 ay öncesindeki seçimlerde yeni anayasa için cansiperane çalışırlarken neden bir anda komplocu oldukları sorusuna bugüne kadar makul, mantıklı ve ikna edici bir cevap verememişlerdir.

Kendisine yakın medya ve sivil toplum örgütleriyle ülkedeki her türlü demokratikleşme çabasını ve derin yapıların ve ilişkilerin ortaya çıkarılmasını destekleyen, Ergenekon soruşturması ve davalarına da bu yüzden destek olan Hizmet Hareketi’ne yakın bazı medya organlarının, KCK bağlantılı MİT soruşturmasını da bu süreçlerle bağlantılı görerek, olumlu bakması, Başbakan’a karşı bir komplonun içinde olunduğu iddiasını asla doğrulamaz.

Şu da çok bilinen bir gerçektir ki, herhangi bir savcı bir yana, Yargıtay başsavcısının bile başbakana ve bakanlara dava açma yetkisi yoktur. Hal böyleyken, “Başbakan tutuklanacaktı” iddiası saçma bir iftiradan öte değer taşımamaktadır.

Hizmet Hareketi’ne gönül verenler, AK Parti’deki hukukçu vekillerin ve yöneticilerin bu art niyetli iftiraların devam etmesine neden göz yumduklarını bir türlü anlayamamakta ve gönül kırgınlığı yaşamaktadırlar.

9.     İddia: “Hizmet, seçimlerde bazı parti ve kişiler ile ittifak yapacak”.

Hizmet Hareketi, bugüne kadar hiç bir parti ile ittifak yapmadığı gibi bundan sonra da hiç bir parti ya da kişi ile ittifak yapmayacaktır.
Herhangi bir parti ile ittifak yapmak, Hizmet Hareketi’nin, parti siyasetinin üzerinde olması ve gönüllüleri arasında her siyasi görüşten bireyler olması gerçeklerine terstir.

Hizmet Hareketi, siyasi partilerle ittifaklar yapmamakla birlikte, demokrasi, çoğulculuk, insan hakları, inanç özgürlüğü, adalet gibi temel ilkelerine uygun politikaları ve uygulamaları hangi parti tarafından yapılırsa yapılsın, partizan olmadığı için, destekler. Bu sadece demokratik bir hak değil, aynı zamanda ülkeye ve gelecek nesillere karşı sorumluluğun gereğidir. Hareket, tersi durumlarda, yine partizan olmadığı için, siyasetteki uygulamaları eleştirmekten ya da tavsiyede bulunmaktan çekinmez. Bu, ülke menfaatlerini gözeten, prensipler doğrultusunda olan ve siyasi partiler üstü bir yaklaşımdır.

10.İddia: Ayağa düşmüş ve Hükümet tarafından inanıldığına da hiç ihtimal vermediğimiz bir başka iddia ise  “Başbakan’ın odasına böceği Hizmet’e yakın çevreler koydu” iddiasıdır.

Devlet içerisindeki kurumlararası mücadelenin bir kurbanı haline getirilmek istendiği aşikar olan Hizmet Hareketi’nin “Başbakan’ı dinlemek” gibi açık bir iftirayla yıpratılmaya çalışılması asla kabul edilemez.

Konusu bariz suç teşkil eden böyle bir iddianın gereğinin yapılmamış ve hala yargı yoluyla aydınlatılmamış olması ise düşündürücüdür. Hizmet Hareketi’ni töhmet altında bırakmaya matuf algı oluşturma çabalarının ifadesi olan beyan ve yazıları kınıyoruz. Sorumluların bulunup ortaya çıkarılması yerine ortalıkta bazı tezviratların dolaşması ve ithamların yapılması başka karanlık amaçların güdüldüğünü akla getirmektedir.
Konunun bütün yönlerinin aydınlatılması, tertipçilerinin bir an önce bulunup ve hak ettiği cezanın verilmesi hükümetin ve yargının sorumluluğundadır.

11. İddia: “Fethullah Gülen neden Türkiye’ye dönmüyor? ABD’de olduğu için ABD etkisinde.”

Bu, Sayın Gülen’e yapılan çok açık bir hakaret ve iftiradır. Zaten, bu iftirayı dile getirenlerin çoğu, aynı şeyleri Hocaefendi Türkiye’de yaşıyor iken de, çok eski yıllarda da dile getiriyorlardı.

Bu iddia ve iftiraları dile getirenlerin çoğunluğu zaten aynı zamanda ABD’nin dünyanın her yerine hakim olduğunu da dile getirmektedirler. Sayın Gülen onların anlayışına göre, Türkiye’ye dönse de bu etkiden nasıl kurtulmuş olacaktır? Zaten aynı zihniyet ABD’ye hayatında adımını bile atmamış kişilere de aynı yaftaları ellerinde hiç bir delil olmadan takmaktadır. Hatta ilk kurulduğu zamanlarda AK Parti’ye bile ABD projesi diyenler olmuştur.

Sayın Gülen’in, Türkiye’ye neden dönmediğine dair defalarca açıklamaları olmuş ve Türkiye'ye dönüşünün, ‘demokratik kazanımları tersine çevirmek için bazı çevreler tarafından kullanılacağı endişesini taşıdığını’ dile getirmiş,  dolayısıyla ‘Türkiye'ye dönmeyi çok arzu etmekle birlikte endişelerim izale oluncaya kadar dönmeyi düşünmüyorum’ demiştir.

Ayrıca, Türkiye’deki hızlı gündemlerle ve kendisine yönelecek medya ilgisi ve saldırıları ile ilgili açık bir şekilde: “Türkiye'ye ne zaman gelirsem geleyim o gün fırtınayı koparanlar, hortumları meydana getirenler, isnatlarda bulunanlar, idam fermanı kesenler yine aynı şeyleri yapacaklar. Bu yaştan sonra da her zaman aynı şeyleri duyarak yaşamanın zor olacağını düşündüm” demiştir. Zaten, Gülen, bir başka ülkede de yaşasa, bugünkü tezviratların belki 10 katının başka açıdan yapılacağını tahmin etmek zor değildir.

Yukarıdaki iddiaların bazılarını gündeme getiren ve yazan kişilerin Hizmet Hareketi’ne karşı ‘bir savcı 3 polisle hizmeti terör örgütü ve çete kapsamına sokarız, bitiririz’ gibi karanlık niyetleri ifade ediyor olmaları, buna ilave olarak dershanelerin kapatılma düşüncesini ‘Cemaata had bildirme’olarak gündeme getirmeleri ve Hizmete gönül verdiğini düşündükleri kişilerin bürokrasiden tasfiye edildiğini ifade etmeleri ne acıdır ki derin devlet refleksi ve post modern darbe dönemi planlarını hatırlatmaktadır.

Hizmet hareketi her zaman tüm faaliyetlerini hukuk ve meşruiyet alanında sürdürmüştür. Milletimizin fedakârlığı ile açılmış ve büyük hizmetlere vesile olmuş bu kurumların had bildirmek için kapatılması iddiası hiçbir aklıselim ve vicdan sahibinin kabul edebileceği bir durum değildir.

Sonuç olarak; İnsanlığa hizmet sevdası ile yola çıkan fedakar gönüllülerden oluşan ve faaliyet gösterdiği 150 kadar ülkede gerek yetkililerden ve gerekse de o ülkelerin insanlarından çok olumlu tepkiler alan Hizmet Hareketi, bugüne kadar hiç bir yerde, hukuka, demokrasiye ve insan haklarına zıt hiç bir tavrın içerisinde olmamıştır, olamaz. Hizmet Hareketi, insanlardan oluştuğu ve insanın olduğu her yerde hatanın olması da tabii olduğu için, Hareket, hatalarının tespit edilmesine ve yapıcı eleştiriler getirilmesine sonuna kadar açık olmakla kalmaz, bunları dile getirenlere samimiyetle teşekkür eder. Ancak, yanlış ve yanlı bilgilendirmeye dayalı karalama kampanyalarına sessiz kalınması mümkün değildir. Bu duyurunun amacı, yapıcı eleştirilerin önünü kesmek değil aksine daha sağlıklı bir tartışma ortamına katkı sağlamaktır.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

GAZETECİLER VE YAZARLAR VAKFI

http://gyv.org.tr/Haberler/Detay/2454/