sünni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sünni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2013 Cumartesi

"Cuius regio eius religio" - Aleviler bunu hak etmiyor - A. Turan Alkan

Aleviler bunu hak etmiyor

Eğer bir Alevi olsaydım, “Ali’yi sevmek Alevilikse ben dört dörtlük Alevi’yim” sözünü işitince şöyle düşünür, “Sen beni sadece yanlış anlamıyorsun; yanlış anlamakta sistematik bir ısrar içindesin” diye derin bir kalp kırıklığına kapılırdım.
Biraz empati yapalım: Lâteşbih, bir gayrimüslim çıkıp, “Müslümanlık yalan söylememek ise ben dört dörtlük Müslüman’ım” diyerek bizi anladığını ileri sürse ve hatta bununla iktifa etmeyip, “Ben sizi sizden iyi anlıyorum; fakat ne yazık ki siz ne istediğinizi iyi bilmiyorsunuz” imâsında bulunsa en azından sinirlenmez miyiz?
Aleviliğin Hazreti Ali’yi sevmekten ibaret bulunduğu faraziyesi –eğri oturup doğru konuşalım- biz Sünnilere mahsus anlam çerçevesidir ve en kibar tabirle hayli eksik bir tabirdir. Eksikliğin ne olduğunu teologlar tartışadursun, usûl açısından yapılan yanlışın altını çizelim: Bir inanç dairesinin, bir başka inanç dairesini tarif etme hak ve yetkisi yok.
-Ama efendim, Alevilik ayrı bir inanç, farklı bir din değildir ki; lütfen ehl-i kıble Ehlibeyt muhibbi kardeşlerimizi dışlamayalım, deyip duruyoruz yıllardır. Yıllarca düşünüp durduktan sonra, sırtını devlete yaslamış Sünni doktrinin bulabildiği en te’lifçi görüş bu işte.
Aleviliği tarif etmek arzusunu sadece Sünnî itikad sahibi teologlara isnad edersek haksızlık olur. Alevi meselesinde asıl ters köşeye yatan devlettir bizzat.
Şu sebepten ötürü: Türkiye Cumhuriyeti devleti, nüfusun ekseriyetini oluşturan Sünni Müslümanları kontrol altında tutmak için Diyanet adı altında bir bürokrasi teşkil etti. Bu kurumun esasen “İslâmî” olup olmadığı tartışmasına girmem, lâkin duruşundaki gariplik fark edilmelidir: Laik cumhuriyet idaresi bütün alanlarda İslâm kültürünü yaşatan ve üreten kurumları sıra dayağından geçirirken, “Camiler genel müdürlüğü” mesâbesinde bir din bürokrasisini destekleyerek Müslümanlara, “İşte sana cami, işte hoca; git dinini yaşa, bak karışıyor muyum?” ikramında bulunmuştu. Bu garip çelişkinin sebebini pek anlamamakla birlikte ikramdan hoşnut kaldığımız söylenebilir. Devletimiz dinsiz filan değildi işte, imamların maaşını bile ödüyordu; daha ne olsundu. Bir de Türkçe ezan okutmasaydı daha iyi olacaktı ama...
O günlerde, “Cuius regio eius religio” vecizesinden haberdar olanımız yoktu pek (Devlet kiminse din de onun hükmüne tâbidir mânâsında)...
Devlet aklı Sünnî doktrini itaat altına alıp evcilleştirirken, ehl-i sünnet dışındaki inanç yollarına sanki hiç yokmuşlar gibi baktı. Ondan ötürü şimdi Aleviliğe devlet içinde bir mesned ararken, “Yok ayrımız gayrımız, biz de Hazreti Ali’yi çok severiz; işte camiler açık, ârıza çıkarmanın da mânâsı yok”tan başka söyleyecek söz bulamıyor.
Her Alevi vatandaş, bir Sünnî’nin istifade ettiği kadar devlet şemsiyesinde gölgelik edinme (veya edinmeme) hakkına sahiptir. Her defasında Alevîleri anlayışsızlıkla karşılaşmaktan çıldırma raddelerine getirmek yerine baştan beri eğri çizilmiş “devlet-din” ilişkilerini düzeltmek daha iyidir; “bu kadarına gücümüz yetmez” deniliyorsa, her vesile ile “Ben de Aleviyim” diye ortaya atılmamak da fena tedbir değildir.
Alevilik, bir cümlede tarif edilecek bir olgu değil, ayrıca tek olgudan ibaret de değil ama bu Alevilerin düşünmesi ve eğer isterlerse çözmesi gereken bir mesele; kendilerini nasıl tarif ediyorlarsa ona itibar etmeli. Bu arada birileri Ankaradakiler’e söylesin: “Cuius regio eius religio” prensibi, 16. yüzyıl ortalarında akdedilen Augsburg barışı’nın çözüm formülüydü ve farklı mezhep taşıyanlara, “Kardeşim, hangi prensin tabiyetini tercih ediyorsan, git onun dinini kabul et ve artık mızmızlanmayı bırak” anlamını taşıyordu pratikte. İyidir, problem çözmüştür ama bir kusuru var; çoktandır demode oldu.

Lütfen Alevileri daha çok ciddiye alalım; bunu hak etmiyorlar.

19 Haziran 2013 Çarşamba

"Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Alevî-Sünnî Kardeşliği" - Fethullah Gülen



Kıymetli Arkadaşlar,
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi evvelki gün Üçüncü Boğaz Köprüsü’ne Yavuz Sultan Selim adı verilmesiyle ilgili düşüncelerini ve Alevî-Sünnî kardeşliği ile alakalı beklentilerini dile getirdi.
Bazen bir mürşidin tavsiye ettiği şu ya da bu duayı okuyup okumama mevzuunda bile üslup hatalarının usûlü alıp götürdüğüne değinen Hocamız, “Meşrebinize, mizacınıza, mezakınıza ait meseleleri siz zevk duya duya yapabilirsiniz; fakat onları tamim ettiğiniz zaman hiç farkına varmadan mesleğinize, meşrebinize karşı bir antipati oluşturmuş olursunuz.” diyerek detaya ait meselelerin katiyen usûlün yerine konulmaması gerektiğini belirtti.
Muhterem Hocaefendi, bir köprüye Yavuz Sultan Selim adının konmasının da detay sayılabilecek bir mevzu olduğunu ifade etti. “O işi öyle öne süren, öyle ilan eden ve öyle kabullenenlerin o mevzuda falana filana rağmen bir mülahazaya binaen o işi yaptıklarına ihtimal vermek doğru değil, garaz olur. Hiç zannetmiyorum ben!..” diyen Hocaefendi, Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, “Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, dinimiz bir; bir, bir, bir… Bine kadar bir” diyerek sıralamaya kalktığımızda görüleceği üzere, bizim aramızda Allah, Peygamber ve Kur’an ile irtibat açısından pek çok köprü olduğunu; ayrıca Yesevî, Mevlana ve Yunus Emre gibi ortak değerlerimizin hasıl ettiği köprülerimizin de bulunduğunu hatırlatarak, boğazın bir tarafından diğer tarafına geçişi sağlamaya matuf bir köprü yapılıp ona Yavuz Sultan Selim adı konulunca ya da böyle detaya ait bir mesele usulmüş/temel meseleymiş gibi dile dolanınca bütün o köprülerin görmezlikten gelinmiş olabileceğine dikkat çekti.
Muhterem Hocaefendi özellikle ve önemle şu konu üzerinde durdu:
“Bir de günümüzde kurulmaya çalışılan köprüler var: ‘Cami cemevi beraber, aynı parkta oturup kalkalım; geçmişe ait problemleri yeniden hortlatarak yeni düşmanlık sebepleri oluşturmayalım.’ (mülahazasıyla kurulmuş köprüler.) Çok iyi kaynaşmaya vesile olabilecek böyle köprüler kurulmuşken meseleyi sadece bir ada, bir unvana bağlı bir köprüyle yıkmayalım. Evet, tek bir köprüyle bir sürü köprüyü yıkmayalım. Bu açıdan da ister Muharrem ister Ramazan ayında bir araya gelerek beraber iftar etme, oruç açma; sema ile semahı bir arada beraber görme; Alevisi Sünnîsi hep beraber bir çanağa kaşık çalma ortamı oluşturulmuşken, bir köprüye, bir detaya bağlı olarak usûlü yıkmayalım.”
Bir kere daha “O işi öyle teklif eden, ortaya atan insanların olumsuz bir mülahaza taşıdıklarına hiç ihtimal vermiyorum.” kaydını seslendiren kıymetli Hocamız, her fikrin sorgulanabileceğini ve bazı kimselerin farklı isimler de ileri sürebileceklerini, fakat kim ne yaparsa yapsın ve ne derse desin, herkesin kardeşliğimizi yaralamamaya dikkat etmesi lazım geldiğini vurguladı.
“Onca köprüler kurulmuşken, bir Yavuz Sultan Selim Köprüsü’ne takılarak kardeşlerimizin ‘Biz yemeği boykot ediyoruz’ demeleri doğru değil. Onlar oraya gitmeli. O köprüye o adı koyan insanlar da oraya gelmeli aynı zamanda. Yok öyle, bizim ayrımız gayrımız yok!.” diyen Hocaefendi, herkesin birbirinin hissiyatına saygılı olması gerektiğini, birbirini tanımayan insanların soğuk durabileceklerini, onun için de bazı ortak noktalarda bir araya gelmek lazım geldiğini; mesela bazı yerlerde cami cemevi yan yana yapılıp park ve gezme alanlarının müşterek kullanılabileceğini ifade etti.
“Yaklaşırsan, yaklaşırlar; şirin görürsen, şirin görürler; kabul edersen, kabul görürsün. Senin âlemden beklediğini âlemin de senden beklediğini asla aklından çıkarmamalısın!.” diyen muhterem Hocamız, herkesi kucaklama anlayışıyla ortaya konan Türkçe Olimpiyatları ile ilgili faaliyetleri Peygamber Efendimiz’in ve başka büyüklerin manen teşrif buyurduğuna dair rüya ve yakazaları anlatan pek çok mektup geldiğini ve o teveccühün ardındaki hakikati vurguladı ve ekledi:
“Usûlü detaya feda etmeyelim Allah aşkına!”
İnsanın kendi adına hep azimetleri takip etmesi ve mükemmel kulluk peşinde gitmesi gerektiğine ama başkalarından aynı hassasiyeti beklemenin yanlış olacağına dikkat çeken Hocamız, namazdan misal vererek şu hususu dillendirdi: İnsan farklı duaları uzun uzun tekrar etme, rükû ve secdeyi kıyama denk götürme işini yalnız başına namaz kıldığı zaman yapmalıdır. İmam’ın cemaati bıktıracak ya da ihtiyaç sahiplerini zor durumda bırakacak şekilde namazı uzatması doğru değildir. Nitekim Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), imam olduğunda namazı uzunca kıldıran Muaz b. Cebel hazretlerini ikaz etmiştir.
Bu çok önemli sohbeti 15:03 dakikalık ses kaydı olarak arz ediyoruz.