ilker başbuğ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilker başbuğ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Bilgiyle konuşmak isteyenler için İlker Başbuğ dosyası - Alper Görmüş


Herkes, Ergenekon davasının simge ismi haline gelen İlker Başbuğ hakkında konuşuyor, yazıyor...
Fakat bir problem var: Bu konuşmaların, bu yazıların sahipleri -Ergenekon davasına bakan yargıçlardan Mehmet Fatih Uslu'yu haklı çıkartacak biçimde- davadaki olgusal verilerin çoğundan bîhaber görülüyor.
(Milliyet gazetesine konuşan yargıç Uslu, davanın bütününü kast ederek, “Ergenekon davasıyla ilgili konuşanların dediklerine bakınca, maalesef kimsenin dosyanın içeriğini bilmediğini görüyorum” demişti).
Yorum yazarken olgu gizlemeye tenezzül etmeyeceklerinden emin olduğum bazı gazetecilerin yazılarına bakınca, ben de ister istemez aynı sonuca varıyorum: “Bu yazarlar” diyorum, “yorumlarını temellendirmeye çalışırlarken şu, şu, şu olguları hiç zikretmediklerine göre, onların varlığından habersiz olmalılar...”
Bu söylediğimi, tek bir yazıda davanın tümü ve yorum sahibi yazarların tamamı için gösteremem... Fakat mademki İlker Başbuğ'a atılı suçlar ve mahkemenin kendisiyle ilgili verdiği karar davanın en “absürd” sonuçlarından biri olarak öne sürülüyor, bu işi İlker Başbuğ örneği üzerinden bir yazıda yapabilirim...  
Yorum yaparken olgu gizlemeye tenezzül etmeyeceğinden  emin olduğum gazetecilerden biri olan Taha Akyol, İlker Başbuğ'a yönelik suçlamaları ve bu suçlamaları destekleyen delilleri, olguları ele aldığı yazısında (Hürriyet, 10 Ağustos 2013) “Ben Başbuğ’un suçsuz olduğuna inanıyorum” sonucuna vardı.
Taha Akyol'un yazısı, davadaki olgusal verilerin bir bölümünün bilgisine sahip olmadan sonuca varmanın tipik bir örneği olarak çıkıyor karşımıza ve bu da bana, yukarıdan beri açımlamaya çalıştığım iddiamı Akyol'un yazısı üzerinden gösterebilme imkânı sağlıyor.
“Başbuğ davası” başlıklı yazısıyla bana böyle bir imkân sunan Taha Akyol'a teşekkürlerimle, başlıyorum...

"2004'te meşruiyetçiyken 2008'de neden darbeci olsun?"


Taha Akyol, Başbuğ'un masumiyetine olan inancını savunurken önemli bir kıyaslama yapıyor ve şu soruyu soruyor:
“TSK’da 2003-2004’te müdahale çalışmaları oldu, Org. Hilmi Özkök’ün dirayetli tavrı bunları önledi; Başbuğ o dönemde Özkök’ün yanındadır. 2008’de yani sivil rejim daha bir sağlamlaştıktan sonra niye darbeci olsun?”
2003-2004 dönemindeki Sarıkız ve Ayışığı (sonraki safhaları Yakamoz ve Eldiven) adı verilen darbe hazırlıklarında Başbuğ'un pozisyonunu hatırladığımızda, doğru ve haklı bir soru... Başbuğ'un pozisyonu o dönemde gerçekten de Akyol'un tarifine uygun görünüyor.
Bunu, Özden Örnek'in günlüklerini yayına hazırlarken ben de fark etmiş, hatta Nokta'nın günlükleri yayımladığımız sayısının editoryal sayfalarında bunu ayrı bir başlık halinde  ben de not etmiştim: “Büyükanıt ve Başbuğ için 'uzak duruyorlar' yorumu...”
O başlık altında yer alan, Özden Örnek'e ait üç “günlük” notunu burada bir kez daha hatırlatayım:
1 Aralık 2003“Aklımızda hep uyutuluyor muyduk endişesi vardı. İkinci Başkan (İlker Başbuğ) güvenilecek bir general değildi. Kendi yararını ülke yararı üzerinde tutuyordu. Ve bize kesin cevaplar vermiyordu.”
6 Ocak 2004“Öğleden sonra 2. Bşk. geldi. 14 Ocak günü yapacağımız toplantı için eşgüdümde bulunmak amacındaydı. Çok sinsi bir adam olduğunu  değerlendiriyorum. Tamamen Genelkurmay Başkanı olmak amacına kilitlenmiş.”
13 Ocak 2004: “2. Bşk. İlker Başbuğ ileride Genelkurmay başkanı olacağım diye Genelkurmay Başkanı'nın her söylediğini yapıyor ve risk taşıyan hiçbir olaya karışmıyor. (...) Genelkurmay Başkanı devreden çıkmış ve İlker'siz hareket etmemektedir. Yaşar Büyükanıt ise bundan sonraki Genelkurmay Başkanı olacağı için kendini korumaya almış ve  hiçbir konuda aktif olmuyor ve fikrini de açıkça söylemiyor.”

Unutmayalım, Büyükanıt sonra muhtıra verdi!


2003-2004 döneminin darbe hazırlıklarına “uzak duran” iki müstakbel genelkurmay başkanından biri (Yaşar Büyükanıt, o dönemde 1. Ordu Komutanı) 2007'de hükümete muhtıra verdi, ikincisi ise (İlker Başbuğ, o dönemde Genelkurmay 2. Başkanı) 2013'te darbecilikten müebbet hapse mahkûm oldu.
İşin içine Büyükanıt'ı da katmakla neyi imâ ettiğimi anlamışsınızdır: 2003-2004'te darbe girişimlerine “uzak durmak”, TSK'nın tepesini ele geçirince de uzak durmak anlamına gelmeyebilir.
Madem spekülasyon serbest, ben de şöyle diyebilirim: Bu iki komutan, a) Genelkurmay Başkanı'nın (Hilmi Özkök) kesinlikle karşı olduğu bir darbe girişiminin başarısız olma ihtimalini görebilecek kadar basiret sahibi oldukları için, b) bir darbenin kendi garantili genelkurmay başkanlıklarını riske  sokacağını bildikleri için dönemin maceracı darbeci komutanlarından uzak durmuşlardır... 
Spekülasyonumun ikinci adımı: Bu komutanlar aynı zamanda “irticacı hükümet”i gönderen komutan şerefine nail olmayı o zamandan kafalarına koymuşlardır ve “sinsice” (ben demiyorum, Özden Örnek diyor) Genelkurmay Başkanı olacakları günü beklemektedirler.
Fakat bu faslı fazla da uzatmamalı... sonuçta Taha Akyol da ben de spekülasyon yapıyoruz. En iyisi, Akyol'un yazdığı gibi
somut iddialara ve kanıtlara bakmak...

"Somutlar" bahsi...


Taha Akyol, “somutlar” bahsini açarken şöyle diyor:
“Dosyada 'Genelkurmay’da Komutan’ın haberi olmadan kuş uçmaz!' diye beyanlar var. Fakat bu genel ifade, somut durumun kanıtı olamaz. Araştırmak gerekir...”
Bu takdim, bence epeyce problemli. Çünkü, sanki savcıların İlker Başbuğ'u suçlarken sadece “Genelkurmay’da Komutan’ın haberi olmadan kuş uçmaz” (öyleyse, karargâh içinde suç teşkil eden eylemlerden mutlaka onun da haberi vardır) argümanına dayandıkları gibi bir algı yaratıyor...
Oysa, biraz sonra göreceğiz, Başbuğ'a yöneltilen iki temel suçlamadan birinde (İnternet Andıcı), suç içerdiği öne sürülen eylemlerini inkâr etmeyen subayların bir bölümü, yapıp ettiklerinden İlker Başbuğ'un (da) haberinin olduğunu açık bir biçimde dile getiriyorlar.
Başbuğâ yönelik ikinci temel suçlamaya (İrticayla Mücadele Eylem Planı) gelince... Bu defa astları ona ilk örnekte olduğu gibi “senin de haberin vardı” demiyorlar... Fakat Başbuğ'un, iki suç delilinin ortaya çıkma ânında Genelkurmay karargâhında hafta sonunda geceleri de kapsayacak biçimde yürütülen “bilgisayar kayıtlarını silme ve belge kırpma” faaliyetinden haberinin olmadığını söylemesini nereye koyacağız?
O hafta sonu Genelkurmay'da izinli personelin de çağrılarak böyle bir faaliyet yürütüldüğü bir iddia değil, sanıkların doğruladıkları bir hakikat... Nitekim bunu İlker Başbuğ da inkâr etmiyor, sadece bilgisinin olmadığını söylüyor.
İddianamedeki satırlarla söylersem:
“(İrticayla Mücadele Eylem Planının) deşifre olmasından sonra karargahta mesai saatleri dışında acele ile yapılan ve gece geç saatlere kadar devam eden, izinde bulunan personelin dahi göreve çağrıldığı bu olağanüstü hadisenin şüphelinin bilgisi ve emri olmadan yapılmasının mümkün olmadığı...”
Taha Akyol'un “'Dosyada 'Genelkurmay’da Komutan’ın haberi olmadan kuş uçmaz!' diye beyanlar var” diye gönderme yaptığı hadise, işte bu.
Doğru, savcılar, “bilgisayar kayıtlarını silme ve evrakları kırpma” emrini Başbuğ'un verdiğini kanıtlayamıyorlar... Fakat böyle durumlar için hukukta, nedense hiçbir zaman ısınamadığım“hayatın olağan akışına uymamak” diye bir suç karinesi var...
Yargıçlar gerekçeli kararlarında, bu karineye dayanarak, “Sanık, haberinin olmadığını söylese de...” diye başlayıp, “... Genelkurmay karargâhındaki o sürreel hafta sonundan haberinin olmaması hayatın olağan akışına uymamaktadır” diye devam eden bir cümle kurarlarsa, kimse şaşırmasın.

İnternet Andıcı'nın "Sn. Komutan'a arzı" meselesi...


İlker Başbuğ'la ilgili en ciddi suçlamalardan biri şu:  Hükümete karşı kara propaganda yapmak üzere internet siteleri oluşturmaya matuf “İnternet Andıcı” hazırlanması için  emir vermek...
İddiaya göre, 1999'dan beri faaliyette bulunan bu sitelerin Taraf gazetesinin 4 Şubat 2009 tarihli haberiyle deşifre olmasından sonra, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ sitelerin faaliyetlerinin durdurulmasını emretti.
Fakat sadece iki hafta sonra dört yeni site için bir “andıç” hazırlandı.
Andıçta, tam 12 rütbeli subayın parafı vardı ve 12. paraf, “komutana arz” notuyla birlikte Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Hasan Iğsız’a aitti.
Yukarıda “iddiaya göre” dedim ama, aslında, buraya kadar anlattıklarım, 12 rütbeli subayın tamamı tarafından kabul edilmiş bir vakıa...
Olay bundan sonra flulaşıyor ve İlker Başbuğ bakımından savcıların öne sürdüğü bir iddiaya dönüşüyor.
Soru şu: Bu andıç, İlker Başbuğ’a arz edildi mi?
Savcılar “arz edildi”, Başbuğ “edilmedi” diyor ve gerekçe olarak belgede parafının bulunmamasını gösteriyor.
Taha Akyol da, yukarıda gördüğünüz gibi belgede parafın olmayışını yeterli buluyor ve meseleyi kapatıyor.

Başbuğ her şeyi basından öğreniyor...


Başbuğ, hazırlık aşamasındaki bu dört siteden ancak konuyla ilgili yeni gelişmelerin Kasım 2009’da basında yer almasından sonra haberdar olduğunu ve derhal emir vererek hazırlıkları durdurduğunu söylüyor.
Bu da bir vakıa... Gerçekten de Kasım 2009'da Başbuğ böyle bir emir veriyor... Fakat ilginç olan nokta şu: Genelkurmay Başkanı, karargâhında gerçekleştirilen ve suç teşkil eden birtakım fiilleri ancak basında çıktıktan sonra öğreniyor ve onları durduruyor...
Teorik olarak bu da mümkün tabii, fakat bir Genelkurmay Başkanı'nın bütün bu olup bitenlerden habersiz olması ne kadar inandırıcıdır? Yargıçların bunu inandırıcı bulmamaları çok mu tuhaf.

Mesele bundan ibaret olsaydı...


Fakat mesele bundan ibaret değil... Başbuğ'un, İnternet Andıcı davasından yargılanıp mahkûm olan karargâh arkadaşlarının bir bölümü ifadelerinde ya “böyle bir andıcın Genelkurmay Başkanı'nın bilgisi olmaksızın hazırlanamayacağını”, ya da “andıcın komutana arz edildiğini” açıkça söylediler.
Yazı çok uzayacağı için bu yöndeki ifadeleri buraya almıyorum. Fakat isteyen, İnternet Andıcı iddianamesiyle birleştirilen “İlker Başbuğ iddianamesi”ni internetten kolayca bulup okuyabilir (uzun değil, sadece 39 sayfa).
Fakat bunlardan çok daha önemli bir tanıklık, dava sürerken ortaya çıktı, bu tanıklığa burada yer vereceğim... Sanıyorum Taha Akyol da, farkında olmadığı için değerlendirmesine dahil etmediği bu bilgiyi işin içine katması durumunda, İnternet Andıcı'nın “komutana arz edilmediği” sonucuna varamayacağını kabul edecektir.

Korg. Eröz: "Andıç komutana defalarca sunulmuştur..."


"İnternet Andıcı" davasının Ergenekon davasıyla birleştirilmesinden sonra Ergenekon tutuklusu haline gelen Korgeneral Mehmet Eröz, İlker Başbuğ henüz suçlanmamışken, mahkemeye müracaatla Başbuğ'un tanık olarak dinlenmesini talep etti; ne var ki bu isteği gerçekleşmedi.
Andıcın hazırlandığı tarihte Genelkurmay Harekat Başkanı olan Korg. Eröz, davanın 8 Ekim 2012 tarihli duruşmasında mahkemeye bir dilekçe verdi (ki artık Başbuğ da davanın tutuklusudur) ve andıçtan İlker Başbuğ'un haberinin olmadığının gerçeği yansıtmadığını söyledi.
Radikal'in “Başbuğ andıçla ilgili defalarca bilgilendirildi” başlığıyla verdiği haberden aktarıyorum:
“(...) Bu durumda sanki Harekat Başkanı olarak ben andıcı Hasan Iğsız'ın emrine rağmen Başbuğ'a arz etmemişim ve andıçta imza ya da parafı bulunan kişilerle birlikte kendi başımıza iş yapıyormuşuz gibi bir yanlış anlam çıkabilir. Oysa gerçek bu değildir. Sayın İlker Başbuğ'un internet andıcından haberi olmadığı şeklindeki beyanlar doğru değildir. Sayın İlker Başbuğ'a andıçla ilgili olarak defalarca bilgi verilmiştir.”
(Biliyorsunuz, Ergenekon davasında İlker Başbuğ'la birlikte Mehmet Eröz de müebbet hapis cezasına çarptırıldı.)

Kasım'da öğrendiyse neden soruşturma açtırmadı?


Radikal'in haberinde, Mehmet Eröz'ün dilekçesinde Başbuğ'a bir de soru sorduğu belirtiliyordu:
“Başbuğ'un internet andıcı ve yeni sitelerin kurulmasından haberi olmaması durumunda, 4 Kasım 2009'da ikinci ihbar mektubu ekinde yer alan internet andıcını gördüğünde kendileri hakkında işlem yapması” gerekmez miydi?
Bu da önemli bir noktaydı ve ben bu soruyu Eröz'ün dilekçesinden dokuz ay kadar önce sormuştum:
“Başbuğ, hazırlık aşamasındaki bu dört siteden ancak konuyla ilgili yeni gelişmelerin Kasım 2009’da basında yer almasından sonra haberdar olduğunu ve derhal emir vererek hazırlıkları durdurduğunu söylüyor.
“Şimdi bir an için andıcı hazırlayan grubun, aradan geçen yedi ayda ikinci başkanın imzasına rağmen andıcı Genelkurmay Başkanı’na arz etmediğini düşünelim.
“Bu durumda, kasım ayında Genelkurmay’daki durum şöyledir: Genelkurmay Başkanı, gazetede okuduklarından sonra meseleye eğilir ve 12 paraflı “yasa dışı” (Başbuğ’un
kendi sözleri) andıcın varlığını öğrenir... Ve tabii yedi ay boyunca kendisine arz edilmediğini de...
“Peki, hakikati öğrenince ne yapmıştır Başbuğ? Hiçbir şey. Soruşturma? Hayır. Çünkü yapsaydı, bunu savunmasında mutlaka söylerdi.” (Taraf, 10 Ocak 2012).

Hâlâ "iyi de, paraf yok" diyebilir misiniz?


Bu tabloya bakıp da, “Ne olursa olsun, Başbuğ'un parafı yok o belgede, dolayısıyla suçlanamaz” diyebilir misiniz?
Ben, 10 Ocak 2012 tarihli yazımda, Etyen Mahçupyan'ın tahminine katılarak, Başbuğ'un her şeyi bildiğini fakat belgeyi özellikle imzalamadığı görüşünde olduğumu yazmıştım:
“Bu durumda ben, Etyen Mapçupyan’ın tahmininin gerçeğe en yakın tahmin olduğunu düşünüyorum: Andıç Başbuğ’a arz edilmiştir, fakat o kendini korumak için imzalamayıp bir kenara ayırmıştır. Yani bir tür, 'yapın ama ben görmeyeyim' tavrı...”
Ocak 2012 tarihli o yazımın son paragrafı da şöyleydi:
“Toparlarsam: Başbuğ’un andıçta imzasının bulunmaması keyfiyeti, tek başına onun bu faaliyetten habersiz olduğunu kanıtlamaz. Hâkimlerin kanaati, buna rağmen onun andıç konusunda bilgi sahibi olduğu yönünde tecelli edebilir.”
Hep birlikte izledik... Öyle oldu.
Herkes gibi gerekçeli kararı ben de merakla bekliyorum.

Dördüncü ve son yazı: Ergenekon'da yanıldığım nokta...

11 Ağustos 2013 Pazar

İlker Başbuğ'un fırtınalarla dolu sıradışı hayatı

İlker Başbuğ, Kara Kuvvetleri Komutanlığı dönemine kadar çok göz önünde olmamıştı. 28 Şubat sürecinde Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Başyardımcılığı görevini üstlendi. Süreci hedefe götüren Milli Güvenlik Kurulu Toplumla İlişkiler Daire Başkanlığı ona bağlıydı...

İlker Başbuğ, Kara Kuvvetleri Komutanlığı dönemine kadar çok göz önünde olmamıştı. 28 Şubat sürecinde Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Başyardımcılığı görevini üstlendi. Süreci hedefe götüren Milli Güvenlik Kurulu Toplumla İlişkiler Daire Başkanlığı ona bağlıydı...
Beş yıldır devam eden Ergenekon Davası 5 Ağustos pazartesi günü sonuçlandı. 19 kişi ömür boyu hapis cezasına çarptırılırken onlarca kişi de farklı hapis cezaları aldı. Mahkeme kararını açıkladıktan sonra aldığı ceza en çok tartışılan isim ise Genelkurmay eski Başkanı Org. İlker Başbuğ oldu. Yargıtaymahkemenin verdiği hapis cezalarını onayladığı takdirde Başbuğ ömür boyu hapis yatacak.

Balkan Savaşı'ndan sonra Makedonya'nın Manastır şehrinden Türkiye göç eden bir ailenin çocuğu olarak 29 Nisan 1943'te dünyaya gelen Başbuğ, sadece bugün tartışılan bir isim değil. Kamuoyunun önüne çok çıkmadan,
Kara Kuvvetleri Komutanlığı döneminden itibaren gündemin merkezine yerleşmişti. Dönemin Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt ile bir araya gelmesi olay olmuştu.

50 yıllık meslek hayatında yurtdışında çalışmış, yıldızını kurmaylıkla "kızartmış" Başbuğ, Kara Kuvvetleri Komutanlığı dönemine kadar çok göz önünde olmamıştı. Ancak Başbuğ, 28 Şubat süreciyle birlikte son derece kritik yerlerde görev almıştı. Hiç şüphesiz bunlar arasında en önemlisi Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği Başyardımcılığı'ydı.

28 Şubat sürecinde MGK hayati öneme sahipti. Prof. Necmettin Erbakan başkanlığındaki Refahyol Hükümeti'nin istifa ettirilmesinde başat rol MGK'daydı. Hükümet ile kurulun asker üyeleri birbirleriyle kurulda hesaplaşıyor, her ay düzenli yapılan kurul toplantıları kamuoyu tarafından dikkatle takip ediliyordu. Zaten sürece adını veren de 28 Şubat 1997 tarihinde yapılan kurul toplantısıydı.

28 ŞUBAT’IN GİZLİ BEYNİ

Kurulda siyasi tartışmaların en yoğun olduğu zamanda genel sekreterlik görevini İlhan Kılıç yürütmüştü. Kılıç daha sonra hava kuvvetleri komutanı olacak, yerine de Necdet Timur gelecekti. Timur'un genel sekreterliği döneminde başyardımcısı İlker Başbuğ'du. Başbuğ, neredeyse kurulun beynini temsil ediyordu. Çünkü MGK'daki görevi sırasında, kurulun en önemli bölümü, Toplumla İlişkiler Daire Başkanlığı, Başbuğ'a bağlıydı. 28 Şubat sürecini başarıya götürecek olan psikolojik harp buradan yürütülüyordu.

Bu görev daha sonra Başbuğ'un çok işine yarayacak, basında geniş bir arkadaş çevresi oluşturmasını sağlayacaktı. O dönemde görev yapan Ankaralı gazeteciler Genelkurmay Başkanlığı döneminde Başbuğ'a adeta siper olacaklardı. Başbuğ'a atfedilen "Entelektüel Paşa" benzetmesi de bu gazetecilerin kalemlerinden çıkmıştı.

"KARİYERİST" OLMAKLA SUÇLANDI

Başbuğ, hem Hilmi Özkök'ün hem de Yaşar Büyükanıt'ın Genelkurmay başkanlığı yıllarında bu iki isimle birlikte hareket etmişti. Bu yüzden de
Şener Eruygur'un etrafında gruplaşan komutanlar tarafından "kariyerist" olmakla suçlanmıştı.

Ortaya çıkartılan darbe planlarında dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur, Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman'ı bertaraf ederek Genelkurmay başkanı olmak istiyordu. Eruygur'un ardında da aynı göreve dönemin Birinci Ordu Komutanı Org. Hurşit Tolon gelecekti.


Bu durumda da hem Büyükanıt'ın hem de Başbuğ'un önü kapanacaktı. 28 Şubat sürecinde Çevik Bir-Hüseyin Kıvrıkoğlu çekişmesinin bir benzeri "Sarıkız" darbe planı çerçevesinde yaşanıyordu. Darbe senaryoları ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki iktidar kavgası iç içe geçmişti. Başbuğ bu dönemde Özkök ve Büyükanıt ikilisi ile birlikte hareket etmişti. Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek, Başbuğ'u kendileriyle birlikte hareket etmesi için uyarmıştı.





İlker Başbuğ, bu olaylar sırasında hiç dikkat çekmeden Genelkurmay başkanlığı yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Nitekim Kara Kuvvetleri Komutanlığı dönemini de kazasız belasız atlattığını düşünürken basına bir fotoğraf servis edildi. Başbuğ bu fotoğrafta, Kudüs'te Musevilerce kutsal kabul edilen Ağlama Duvarı önünde dua ediyordu. Servis edenler bu fotoğrafın devamında Başbuğ'un Mescid-i Aksa'da namaz kılarken çektirdiği fotoğrafı ise sansürlemişlerdi.

TARAF NEFES ALDIRMADI

İlker Başbuğ adını kamuoyu gündemine taşıyan ilk haber 13 Haziran 2008 günü yayımlandı. Taraf'tan Mehmet Baransu'nun haberine göre henüz Kara Kuvvetleri Komutanı olan Başbuğ, 4 Mart'ta Osman Paksüt'le görüşmüştü. Haberde Paksüt'ün karargâha hangi araçla geldiği, aracın plakası, görüşmenin yapıldığı saatler, görüşme sırasında karargâhta yaşananlar tüm ayrıntısıyla verilmişti.




Devletin en üst kademesinde yer alan isimlerin birbirleriyle görüşmesinde aslında olağanüstü bir durum yoktu. Ancak görüşmeyi anlamlı ve önemli kılan tarihti. Başbuğ-Paksüt görüşmesinden sadece bir hafta önce başörtüsünü üniversitelerde serbest bırakan Anayasa değişikliği meclisten geçmişti. Bu değişikliği CHP alelacele Anayasa Mahkemesi'ne götürmüştü. Başbuğ-Paksüt görüşmesinden çok kısa bir süre sonra da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, AK Parti'ye kapatma davası açtı.

İkilinin yaptığı görüşmenin ortaya çıkması kamuoyuna bomba gibi düştü. Başbuğ ve Paksüt görüşmeyi doğruladılar. Yalanladıkları görüşmenin içeriğiydi. Ancak hem kısa bir yazılı açıklama ile yetinen Genelkurmay Başkanlığı hem de Osman Paksüt konunun üzerine gitmeyerek, nisyana terk ettiler. Nitekim bu tarihi görüşme Türkiye'nin sıcak gündem maddelerinin arasında unutuldu gitti.

"Entelektüel Paşa" imajını yerle bir eden konuşma

Aktütün saldırısı sonrası Başbuğ’un Balıkesir’de yaptığı sert konuşma hakkında kamuoyunda oluşan ‘Entelektüel Paşa’ imajını zedeledi.

 


Yeni Genelkurmay başkanı okuyan, düşünen, ciddi yazarlardan referans verebilen bir isimdi. Entelektüel bir kimliği olduğu vurgusu yapılıyordu çeşitli yazarlar tarafından. Ancak tüm sihir Aktütün Karakolu baskınının ardından Başbuğ'un Balıkesir'de yaptığı konuşma ile yerle bir oldu. Genelkurmay Başkanı olmasının üzerinden bir ay geçtikten sonra 3 Ekim 2008'de Aktütün Karakolu basıldı.

 




‘DİKKATLİ OLUN’

Baskından 10 gün sonra Taraf Gazetesi baskının görüntülerini yayımladı. Başbuğ, bu görüntüler üzerine 15 Ekim 2008'de Balıkesir'de basın toplantısı düzenledi ve gazeteyi çok ağır dille tehdit etti: "Herkesi dikkatli olmaya davet ediyorum. Benim bugün size söyleyeceğim bunlardır."


Bu konuşmanın ardından Başbuğ yazarlar tarafından kıyasıya eleştirildi. Görev süresi içerisinde Başbuğ'un en çok canını sıkan ve canını yakan İrticayla Mücadele Eylem Planı'nın Taraf'ta yayımlanması oldu. Albay Dursun Çiçek imzasını taşıyan belgeye göre AK Parti ve Fethullah Gülen grubu bitirilecekti. Bunun için masum insanlara komplo kurulması, evlerine silah konulup, ardından askerlerin yapacağı baskınla yakalanmasının sağlanması gibi içerisinde onlarca komplo ve tuzağın olduğu plan TSK'nin başını oldukça ağrıtacağa benziyordu.





"KAĞIT PARÇASI" DEDİ AMA...

Belgenin içeriğiyle ilgili bir şey söylemeyen Başbuğ'un dayandığı nokta belgenin fotokopi olmasıydı. Başbuğ'a göre belge kâğıt parçasıydı. Dikkate almaya değmezdi. Ancak aylar süren tartışmaların ardından belgenin orijinali savcılığa gönderildi. Bu arada TSK'nın hükümeti yıpratmak amacıyla internet siteleri oluşturduğu, bunun karargâhın planlı bir çalışması olduğu ortaya çıktı. Başbuğ, sitelerin Genelkurmay Başkanlığı'nın emriyle kurulduğunu doğruladı.

Karargâhlarda arama yapıldı

İlker Başbuğ'un Genelkurmay Başkanlığı'nın ikinci yılı da birincisini aratmayacak olaylarla dolu geçti. Art arda yaşanan karakol baskınları kamuoyunda çokça tartışıldı. Her karakol baskının ardından, buralara baskın yapılacağıyla ilgili bir belge ortaya çıktı. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç'a suikast yapılacağı gerekçesiyle iki ay takip edilen araçta yakalananlar ise rütbeli askerlerdi.





Bu askerler Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda görev yapıyordu. Bunun üzerine savcılık emri eli ile Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın karargâhı basıldı. Sadece karargâhı basılan bu komutanlık değildi. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın Ankara'daki karargâhı, Gölcük Donanma Komutanlığı ve Aksaz Deniz Üs Komutanlığı karargâhlarında da arama yapıldı. Türkiye tarihinde böylesi ilk defa yaşanıyordu.

Erzincan ve Kayseri'de başlatılan soruşturmalar ve yapılan operasyonlar sonucunda da Hava Kuvvetleri Adli Müşaviri Alb. Zeki Üçok ve 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk başta olmak üzere yargılanmaya başladı.


Balyoz planlarını bozdu

Ama Başbuğ döneminin en flaş skandalı
Balyoz Darbe Planı'nın ortaya çıkması oldu. Buna göre 2003'te 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan başkanlığında bir grup darbe yapma kararı almış ve harekete geçmişti. İşte yıllar sonra bu planın beş bin sayfayı tutan belgeleri bir bavulla Taraf Gazetesi'nden Mehmet Baransu'ya ulaştırıldı. Taraf da günlerce manşetten darbe iddialarını yayımladı. Başbuğ, bu defa belgeleri çok ciddiye aldı. En azından medyanın karşısına çıktığında böyle davrandı. Balyoz Darbe Planı, Başbuğ'un geleceğe yönelik tüm planlarını altüst etti. Bu planın ilk sonuçları da 2010 Ağustos Yüksek Askeri Şura toplantısına damgasını vurdu. TSK'nın terfi listesi bu plan ve iddialar yüzünden tepeden tırnağa değişti.



Kafes Eylem Planı, Heronlarla ilgili tartışmalar, Hatay-Dörtyol'da yaşanan olaylarda JİTEM'in rolü, Parola; Adi Başbakan, Çukurca'da altı askerin TSK'ya ait bir mayına basarak şehit olması, şehit ailelerinin ilk defa Genelkurmay Başkanlığı önünde TSK aleyhine açıklama yapması yaşanan diğer skandalların yanında gölgede kaldı.










Işık Koşaner'e enkaz bıraktı

İlker Başbuğ iki yıl boyunca tüm tartışmaların odağındaydı. En çok konuşulan ve konuşan, en çok tartışılan Genelkurmay Başkanı oldu. Başbuğ'un başkanlık yaptığı son Yüksek Askeri Şûra toplantısı Başbuğ döneminde TSK'nın nereden nereye geldiğinin resmiydi.
Şûraya katılan iki ordu komutanı sanıktı ve yargılanıyordu. Bir orgeneral başbakandan, diğeri cumhurbaşkanından veto yemişti. Her şeyi değiştirmek için gelen Başbuğ, tabiri yerindeyse arkasında bir enkaz bırakmıştı. Org. Işık Koşaner'i bu anlamda oldukça zor günler bekliyordu.

Başbuğ emekli olduktan sonra boş durmadı, kitaplar yazdı. Ancak Başbuğ için en acı sürpriz 2012 yılının ilk günlerinde yaşandı. İnternet Andıcı Davası kapsamında ifadesi alınan Başbuğ, tutuklandı ve Ergenekon Davası'na dahil edildi. Şimdi de aynı davanın en önemli hükümlüsü. Bakalım zaman ne gösterecek...






10 Ağustos 2013 Cumartesi

Ben de Başbuğ’un suçsuz olduğuna inanıyorum - @AkyolMustafa





9 Ağustos 2013 Cuma

Başbuğ'un, müebbet hapis cezası sonrası Hürriyet’e yazdığı mektup


Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Ergenekon davasında aldığı müebbet hapis cezası sonrası duygularını Hürriyet’e yazdığı mektupta anlattı. Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’e, “Sessizliğiniz sürecek mi” diye soran ve “İnsan asılacak olsa bile, bunun bir asaleti, kuralı ve insana gösterilen saygı içinde olması gerekmez miydi?” diyen Başbuğ’un kendisine verilen müebbet hapis cezası sonrası duygularını anlattığı mektubu şöyle:


ASILACAK OLSA BİLE

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, sanık yakınlarının ve seyircilerin 5 Ağustos 2013 günü yapılacak karar duruşmasına alınmayacağı yönünde bir karar aldı. Bu kararın duyulması, ülkede zaten mevcut olan gerginliğin daha da artmasına neden oldu. Karar usul yönünden de hatalıydı. Karar açık duruşmada açıklanmalı ve gerekçeleri de kamuoyuna belirtilmeliydi. Ancak, bu noktalar mahkeme için önemli değildi. Duruşma saat 09.00’da başlayacaktı, öğlen vakti başladı. Salon, milletvekilleri, basın mensupları ve avukatlar tarafından doldurulmuştu. Salonda, anormal derecede emniyet tedbirleri alınmıştı. Avukatlar ile sanıklar arasında jandarma ile adeta etten duvar örülmüştü. Avukatlar, sanıkları görebilmek için sıraların üstüne çıkmıştı. Acaba kendi ülkemizde mi yargılanıyorduk, yoksa düşman bir ülkede mahkeme karşısına mı çıkarılmış idik? Yoksa mahkeme bizi düşman olarak mı görüyordu? Özelikle, mahkeme sanıkların ne yapacağını bekliyordu? Tablo gerçekten acı, vicdanları rahatsız etmesinin ötesinde vahimdi.

SESİ RAHAT DEĞİLDİ

Mahkeme başkanı duruşmayı açtı. Hükmü açıklayacaklarını söyledi. Avukatların sözlerini, çağrılarını, dinlemedi, duymadı. Konuşurken sesi gergindi, rahat değildi, endişeli görünüyordu. Sanıklar ise genel olarak rahat ve sakin idiler. En azından öyle görünmeye çalışıyorlardı. Bir kısmı kendileri için verilecek karardan emindiler, bir kısmı ise, belli etmemelerine rağmen verilecek karara ilişkin olumlu ümitler taşıyorlardı. Mahkeme başkanı, kararın ayakta dinleneceğini, ancak rahatsız durumda olanların oturabileceklerini söyledi ve kararı okumaya başladı. Salonda büyük bir uğultu vardı. Söylenenler anlaşılmıyordu. Ön sıradakiler oturuyordu. Gerilerde olanların bir kısmı ise okunan kararı işitebilmek için ön sıraya yanaşmış ve orada büyük bir yığılma oluşmuştu. Birisinin elinde de bir Türk bayrağı vardı. Ön sıraya yanaşmış eliyle kulağına destek sağlayarak, hakkında verilen hükmü anlamaya çalışan fakat anlayamadığı veya tam işitemediği için hakkındaki kararın bir defa daha okunmasını isteyen sanıkların olduğunu gördüm. Hüküm açıklama tutanağı, sanık isimlerine dayanılarak harf sırasına göre hazırlanmıştı.

TOMBALADAN ÇIKAR GİBİ

Ancak, okunma sırası bilerek sırası karıştırılmıştı. İsimler, adeta tombala torbasından çekilerek çıkıyordu. Kamuoyunun dikkatini çekebilecek isimler, sonlara bırakılmış ve birbirlerinden ayrılmıştı. Örneğin benim ismim Mehmet Haberal’dan hemen sonra 163. sırada olmasına rağmen, daha sonraki sıralara alınmıştı. Sanıkların, isminin ne zaman tombala torbasından çıkacağını beklemesi adeta bir işkenceye dönüştürülmüştü. Bu tablo, 21. yüzyıl Türkiyesi’ni çok gerilere götüren bir şekildeydi. İnsan asılacak olsa bile, bunun bir asaleti, kuralı ve insana gösterilen saygı içinde olması gerekmez miydi? Hakkımda açıklanan kararı, yakınlarımın olmadığı salonda, sakin olarak dinledim. Diğer kararların da okunmasını dinlemeye devam ettim. Ancak, ne zaman ki sanık Osman Yıldırım hakkındaki beraat kararları okundu, artık o salonda bulunmanın kendi şahsiyetime hakaret olacağını düşünerek kalktım ve kararı alkışlayarak salonu terk ettim. Buraya kadar sizlere 5 Ağustos günü mahkeme salonunda yaşananları, ortaya çıkan çirkin, acı, insafsız, insan haysiyetini yerle bir eden durumu anlatmaya çalıştım. Gelelim, açıklanan hükmün, yani kararın incelenmesine: Hüküm tutanağında benim için şunlar yazılmıştı:

BENİM İÇİN YAZILANLAR

“Sanık, Mehmet İlker Başbuğ hakkında TCK 314/1. ve 312/1. maddeleri gereğince ayrı ayrı cezalandırılması talebi ile Kamu davası açılmış ise de, sanığın eylemleri bir bütün halinde TCK 312/1. maddesindeki suçu oluşturduğu anlaşıldığından, sanığın eylemine uyan, ‘cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçunu işlemiş olduğu sabit olduğundan, TCK 312/1. maddesi gereğince ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılması, yargılama sürecindeki tutum ve davranışları nedeniyle, ceza indirimi yapılarak neticeten müebbet hapis cezası ile cezalandırılması”. 

TCK 314/1. maddesine göre silahlı terör örgütü kuran veya yöneten kişilerin 10 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması gerekmektedir. TCK 312. maddesi ise, hükümete karşı işlenilen suçu kapsamakta olup cezası ise ağırlaştırılmış müebbet hapistir. Hakkımda verilen kararda şu söylenmektedir: Mehmet İlker Başbuğ, terör örgütü yöneticisidir. Çünkü, terör örgütü yöneticisi suçlaması ile açılan kamu davasının düşmesi için, mahkemenin TCK’nın 314/1. maddesine dayanılarak yapılan atılı suçtan beraat kararı vermesi gerekmekteydi. Ayrıca terör örgütü yöneticisi, terör örgütü üyesi gibi herhangi bir şekilde iddia edilen yapılanma ile ilişkilendirilemeyen kişilerin Ergenekon davası içinde yer alması söz konusu olamaz. TCK 312/1. maddesindeki suçu işlemiştir. Cezası ise ağırlaştırılmış müebbet hapistir. Yargıtay içtihatları da dikkate alınarak, Mehmet İlker Başbuğ terör örgütü yöneticisi olmasına rağmen, ayrıca bu suçtan da cezalandırılmasına gerek yoktur.

BAŞBAKAN’IN SÖZLERİ

İnternet Andıcı davası kapsamında sanık yapılan, Genelkurmay Başkanlığı Karargâhında görev yapan diğer silah arkadaşlarımıza yöneltilen suçlamalar ile verilen cezalar ise şöyledir: Genkur 2. Bşk., Hrk.Bşk., Gn.P.P. Bşk. ile iki şube müdürü örgüt yöneticisi olarak kabul edilmişler ve TCK 312/1. maddesi gereğince müebbet hapis cezası ile cezalandırılmışlardır. Gnkur.İsth.Bşk., Mu. ve Elk.Sis.Bşk., Adli Müşaviri, İsth.D.Bşk. ile diğer şube müdürleri örgüt üyesi olarak kabul edilmişler ve TCK 314/2. maddesi gereğince 7 yıl 6 ay ile 10 yıl arasında değişen cezalar ile cezalandırılmışlardır. Görüleceği gibi; Genelkurmay Karargâhı’nda bulunanların bir kısmı terör örgütü yöneticisi, diğerleri ise terör örgütü üyesi durumundadır. Yani, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanlık Karargâhı bir terör örgütü karargâhıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Komutanı ise terör örgütü yöneticisidir. Şimdi, burada duralım, nefes alalım ve haklı olarak şu soruları soralım: Sn. Başbakan 1 Şubat 2013 günü Habertürk televizyonunda şöyle konuştu: “Evet, diğer generallerimiz emekli olsun, muvazzaf olsun, yani hiçbirisine bir defa kalkıp da, yani bir alışılmış anlamda bir ‘terör örgütü mensubu’ demek bir defa çok ciddi bir yanlıştır, yani bu affedilemez. Yani şu an kendileri bulundukları makam itibarıyla, yani kendilerini sağlam da görseler dahi tarih onları affetmez. TSK bir örgüttür ama terör örgütü değildir. Anayasal bir örgüttür.” Oysa, 13. Ağır Ceza Mahkemesi, bu konuşmadan neredeyse 6 ay sonra vermiş olduğu kararla, Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı’nda üst düzey görev yapanların bir bölümünün ‘terör örgütü üyesi’ başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere bir bölümünün ise ‘terör örgütü yöneticisi’ olduklarına karar verip açıklamıştır. Bu durumda akla şu gelmez mi; yasama organında, yani TBMM’de çoğunluğu ellerinde bulunduranlar ama mahkemenin yaptığı bu tarihi hatayı önlemek üzere gerekli yasal düzenlemeleri bugüne kadar yapmayanların ileride de yapmamaları halinde, onlar hakkında ne düşünülecek, neler yazılacaktır?

PROFESÖRLERİN SÖZLERİ

Sn. Prof. Dr. Sami Selçuk 7 Ağustos 2012 günü verdiği bir röportajda şunları söyledi: “Genelkurmay Başkanı, Başbakan’a karşı sorumlu. Şimdi siz Genelkurmay Başkanı’nı terör örgütünün başıdır diye tutuklarsanız bunun sadece hukuki değil, siyasal sonuçları da olur. Bir Genelkurmay Başkanı’nın bir örgütün başı olabileceğini benim aklım almıyor. Hukuki olarak sorarsanız, bunun güneşin batıdan doğması kadar doğa dışı bir şey olduğunu düşünüyorum. Daha en yakın arkadaşını değerlendiremeyen birisi Başbakanlık yapamaz.” Sn. Prof. Dr. İzzet Özgenç de ‘Suç Örgütleri’ kitabındaki dipnotta şunları yazdı: ‘Genelkurmay Başkanı’nı terör örgütü yöneticisi olmaktan dolayı asla suçlayamazsınız. Aksi takdirde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve bu devletin kurum ve kuruluşları arasında uyumlu çalışmayı sağlamakla görevli kamu otoritesinin varlığını inkâr etmiş olursunuz.’

KAMUOYU TATMİN OLMAZ

İki saygın hukuk adamının değerlendirmeleri böyledir. Genelkurmay Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun teklifi üzerine Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. 26’ncı Genelkurmay Başkanı’nın atanması teklifini yapan ve onunla çalışan Bakanlar Kurulu üyeleri ile yapılan atama teklifini onaylayarak atamayı gerçekleştiren ve birlikte çalışan Sn. Cumhurbaşkanı’nın; iki saygın hukuk adamının yapmış olduğu bu değerlendirme hakkında ne düşündüklerini elbette kamuoyu merak etmektedir. 13. Ağır Ceza Mahkemesi vermiş olduğu bu kararla, 26’ncı Genelkurmay Başkanı ile Genelkurmay Başkanlığı Karargâhının üst kademe yöneticilerini terör örgütü yöneticisi veya terör örgütü üyesi olmakla suçlamış ve cezalandırmıştır. Bu karar tartışmasız şekilde, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal bir kuruluşu olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanlık Karargâhını ve dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yasadışı silahlı bir terör örgütü olarak ilan etmektedir. Aksini düşünmek, konuyu saptırmaya çalışmak ve yalan yanlış önyargılı yorumlarla savunmaya kalkışmak akıl, mantıkdışı olup, kamuoyunu da asla tatmin etmez. Unutulmasın ki; Genelkurmay Başkanı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanıdır. Kurumsal olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yöneltilen haksız, asılsız ve ağır saldırılara karşı da kurumunu korumak zorundadır. Bugün, Genelkurmay Başkanlığı makamında oturan komutan, verilen bu kabul edilemez karar karşısında, kurumsal sorumluluğu gereği olarak, Sn. Başbakan’ın da kabul etmeyerek tepki gösterdiği bu konuda, devam eden sessizliğini sürdürecek midir?

20 Haziran 2013 Perşembe

İlker Başbuğ ilk şiirini yazdı


Sevgi ve Acı

Bugünü yaşa, her dakikasını içercesine, severcesine,
Bugünü yaşa, her dakikasında acı çekercesine,
Sevgi ve acının birbirlerini tamamladığını bilircesine,
Yaşadığın her sevgi ve acı için, Allah'a dua edercesine,
Hayatın bir varmış, bir yokmuş olduğunu düşlercesine
Yetmiş yaşında, ilk şiir denemesini yaptığına inanırcasına
Silivri - 8 Haziran 2013



https://twitter.com/ilkerbasbugcom/status/347399503315345408/photo/1