taksim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
taksim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2013 Perşembe

Çadırları zabıta yakmış. "Açığa alındılar"


Gezi Parkı protestolarındaki orantısız güç kullanımını soruşturan mülkiye ve polis başmüfettişleri, 29 Mayıs’ta eylemcilerin çadırlarını yakanları da mercek altına aldı.

Müfettişler, Gezi Parkı olaylarının fitilini ateşleyen çadır yakma olayını aydınlatmak için görüntüleri inceledi. Görüntülerde, çadırları yakanların İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde görevli zabıtalar olduğu belirlendi. İfadesi alınan polisler de çadır yakma olaylarına karışmadıklarını, çadırları zabıtaların yaktığını söyledi. Müfettişler bunun üzerine 4 zabıta memuru ve teknisyen yardımcısı hakkında rapor hazırladı. Raporda, zabıta memurlarının ve teknisyen yardımcısının çadırları yaktığının belirlendiği vurgulanarak, görevden alınmaları yönünde görüş bildirildi. Rapor, İstanbul Valiliği ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne gönderildi.

AÇIĞA ALINDILAR

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, müfettişlerin hazırladığı rapor doğrultusunda 4 zabıta ve teknisyen yardımcısını açığa aldı. Şüpheliler hakkında idari soruşturma açıldı.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23545687.asp

19 Haziran 2013 Çarşamba

"Yalanla üstünlük sağlayan, gün gelir yalanla yenilgiye uğrar" - Reha Muhtar

Yalansız, dolansız bir yazı...

Cumartesi gecesi polis baskın yapmasaydı, protestocu gençler ikna edilecek, eylemler bitecekti...” lafı yalandır...

Bunu söyleyenler, bilinçli olarak “hayatın gerçeklerini gizlemeye, olayların esas nedenlerini, olmasını istedikleri sonuçlarını saklamaya“ çalışıyorlar...

Demokratik bir ülkede, “Başbakanların, otoriterleştiğini, antidemokratikleştiğini savunmak, onları istememek, bu uğurda kişisel ya da kitlesel irade ortaya koymak insan haklarına uygundur...“

Bu ülkede Başbakan’dan memnun olmamak ayıp değil...

Bu uğurda gösteri yapmak, protestoda bulunmak, kişisel hayat tarzını savunmak, “Ben bu Başbakan’ı değil, şunu Başbakan istiyorum” demek de ayıp değil, olmamalı....

***


Ancak “yalan söylemek” ayıptır...

Gerçek nedenleri sahtekarca gizlemek ahlak dışıdır...

Etik değildir..

Yalanla üstünlük sağlayan, gün gelir yalanla yenilgiye uğrar...

Yalanla hayatı değiştirmeye çalışanlar bu gerçeği bilmelidir...

***


AKP’ye hiç oy vermedim...

Bundan sonra seçimlerde AKP’ye oy vermeyi de pek düşünmem...

Buna karşın ilk günden beri, Gezi Parkı’nın “yeşil alan olarak kalmasından” yanayım...

Başından itibaren Topçu Kışlası projesinin yapılmamasından yana tavır koymaktayım...

Atatürk Kültür Merkezi’nin, ismi değişmeden daha büyük bir opera binasına ‘evet’ oyu vermekteyim...

***


Hepsinden öteye, 90 gençliğinin aktivist eylemleriyle başlayan bu protestoları da başından itibaren “demokratik açıdan haklı” görüyorum...

Ancak bu olayların kırılma noktası buralarda değil...

Gezi Parkı olayıyla “fitillenen olaylar” çok daha büyük bir ulusal ve uluslararası operasyonun parçası...

Toplam 35 yılı bulan bir siyasi geçmiş ve gazetecilik birikiminin sonunda bu noktada “yalan söylemeyi” çoluğuma çocuğuma, çevreme, arkadaşlarıma, ülkeme, insanlığa ve tarihe karşı sahtekarlık yapmayı ahlak dışı buluyorum...

Allah’ın bildiğini, gözümün gördüğünü, hayatın burnumun dibine soktuğunu; “yok farz edip” sahtekarca “Polis gelmese olaylar olmayacaktı... Uğraşılıyordu, Taksim boşaltılacaktı...” yalanına saplanamayacağımı biliyorum...

***


Bu denli “geniş ve derin çaplı bir muhalif operasyonun”, CNN’den BBC’ye, iş dünyasının krem de la kreminden, medyanın etkin bölümünü kapsayan algı yönetimine, beyaz önlüklü genç doktorlardan, lojistik destek ve kumanya hizmetine, etkin sendikaların ortak grev kararından, tarihte ilk kez ortak hareket eden BJK; FB; GS; Trabzon taraftar gruplarına kadar, kurulan “geniş, derin ve büyük muhalif koalisyon” kör gözlerin bile görebileceği biçimde apaçık ortada durmaktadır...

Bu “koalisyonu kuranlar ve oluşturanlar” ne istiyorlar, ne talep ediyorlar?..

Konu budur...

Bu konu çözülene ya da bir şekilde tamamlanana kadar olaylar ve tırmanan veya tırmandırılan gerginlik sürmeye devam edecektir...

Pazarlık Gezi Parkı değildir...

Pazarlık ya da talep edilen pazarlık çok daha derin ve başka yerlerdedir...

Onun için de Gezi Parkı’ndaki taleplerin karşılanıp karşılanmaması önemli değildir...

Bundan dolayı, bizlerin Topçu Kışlası’ndaki ve Gezi Parkı’ndaki tavrımızın zerre kadar önemi yoktur...

***


Açalım...

2007’den bu yana, toplumun bir kesimi çok gerildi...

Sadece hayat tarzı açısından değil...

Hayatların devamı açısından esas olarak...

Geçmişin bitmek bilmeyen darbe davaları, dava süreçleri, soruşturmaları, içeri alınmaları, özgürlükten yoksun bırakılmaları, bir kesim için azap verici çok ızdıraplı bir süreçtir...

Bu süreci yaşayan insanların aileleri, yakınları, yakınlarının yakınları, dostları, arkadaşları, arkadaşlarının arkadaşları, meslektaşları, akrabaları, akrabalarının akrabaları vardır...

Bunlara, “Gazi Mustafa Kemal’den esinlenmiş hayat tarzlarına”, kişisel özgürlüklerine müdahale edildiğini düşünen, sıradan insanların oluşturduğu, orta sınıf kentli burjuvaziyi eklemlendirin...

Onların, ikinci üçüncü kuşak kentli ve internetten dünyayla bütünleşmiş çocuklarını da ekleyin... “Tepkinin doğal kaynağını” bulacaksınız...

***


Türkiye’deki tablonun geniş kitleler tarafından algısı şöyledir...

30 yıllık savaş sona erdirilip, barış sağlanmaya çalışılmış;

‘Ne aldık ne verdik’ sorusu hala bir parça muamma iken;

Bir zamanların “toplum belleğine azılı terörist olarak, şırıngalanmış unsurları” bir şekilde serbest kalmaktadır...

Doğru ve haklı bir pozisyonlama olsa da;

Barış istiyorsanız, geçmişe sünger çekeceğiniz doğru ve anlaşılabilir bulunsa da...

Geçmişi tekrarlayarak barışı tesis edemeseniz de, “bu tablo başlı başına toplum tarafından sindirilmesi zaman alacak bir tablodur...”

***


Oysa bu tablonun sindirilmesine uğraşırken; “geçmişin teröristleri ellerini kollarını sallayarak vatan topraklarını terk ederken,” “zamanında vatani görevini ifa etmiş olarak bilinen ve bellenen”, üniformalı askerlerin önemli bir kısmının, hala “hapishanelerde darbe davasından yargılanıyor olması” kolay hazmedilecek sosyolojik bir olgu değildir...

Başbakan, toplumun bütününü görecek bir pozisyonda ve yüksekliktedir...

Cumhurbaşkanlığı makamına toplumsal barışı ve umudu sağlayan bir kişi olarak çıkması gerekir...

Güneydoğu’da 30 bin kişinin ölümüne neden olan olaylar, insanlar ve tarihle sağlanmaya çalışılan barış; “Beyaz Türkler’in, şehirli orta sınıfın, hassas olduğu geçmiş siyasi darbeler, darbeciler, iç hizmet kanunundan tetiklenen bekçiliklere karşı sağlanmalıdır...”

Toplum kendi içinde katmanlar arası barış ve “özgürlüğe” yol açmalıdır...

Başbakan Cumhurbaşkanlığı’na “özgürlükleri yeni bir anayasayla, barışı ise devlete karşı işlenen ve geniş kitleyi tıpkı KCK suçlarında olduğu gibi rahatlatacak bir afla“ çıkabilir...

Güneydoğu’da yaptığı gibi...

Zaman “affetme” olmasa da, unutma ve yeni bir başlangıç yapma zamanıdır...

GEZİ OLAYINDAN “ULUDERE” ÇIKAR MI?..

Gezi Parkı olayları baştan polisin orantısız şiddet kullandığı, gençlerin ise “hayat tarzlarına, yeşile ve özgürlüklere müdahale yapıldığı” tepkisiyle patlayan olaylardı...

Ancak olayın ulusal ve uluslararası destekçilerinin esas amaçları, Gezi Parkı Olayı’ndan” bir “Uludere” çıkarmaktı...

Neydi Uludere?..

Aktarılmak ve yönlendirilmek istenenin ötesinde esas gerçeği söyleyelim...

Uludere’de devletin değişik istihbarat birimlerince içlerinde; aranan teröristlerin bulunduğu zannedilen gruba havadan açılan bir ateş söz konusuydu...

Bu yanlış istihbarat sonucu siviller ölmüştü...

***


Berbat bir durumdu...

Terörist olmayan insanlar, yanlış istihbarat sonucu ölmüşlerdi...

Operasyonel muhalefet ise Uludere’yi talihsiz ve berbat bir olayın ötesine taşımak amacındaydı...

Tam kırk bin kişinin öldüğü, öldürüldüğü binlerce faili meçhulün olduğu bir savaştan, kala kala “istihbarat hatası olduğu” gün gibi aşikar bir menfur olaydan medet umacaklardı...

Uludere’den, “Vatana ihanet suçlaması ve insanlık suçu” çıkartma uğraşına girildi...

Kırk bin kişinin öldüğü bir savaşta istihbarat hatası olduğu açıkça söylenen ve özür dilenen “Uludere” ihanetin sembolü olarak kurban seçildi...

***


Sanki ortada bir “barış çabası ve arzusu yoktu da” Uludere’de bir katliam vardı...

Şimdi yapılmak istenen de Gezi Parkı’ndan bir Uludere çıkarmaktır...

Aslında AKP iktidarının yapması gereken Uludere sonrası yaptığının aynısıdır...

Uludere’de katliam yapmak istemediğini ispatlarcasına iktidar “Güneydoğu’da Barış”ı sağladı...

Gezi Parkı’nda hayata ve özgürlüklere dokunmak istemediğini gösterircesine “Cumhuriyetçi şehirli orta sınıfla” barışı sağlamalı...

Hayat “barış”ı sağlamak için kriz çıkartır...

Ya da muhafazakar bir anlatımla söyleyecek olursak; “Her şerde bir hayır vardır...”


http://haber.gazetevatan.com/yalansiz-dolansiz-bir-yazi/546796/4/yazarlar

#Duranadam'a okuyan polis


Taksim Meydanı'nda "Duran adam" eylemi ediyor. Eylem devam ederken "duran adam"ların hemen karşısındaki ağacın altında kitap okuyan polisler ilginç görüntüler oluşturdu.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü kütüphanesinden getirilen kitaplar bir masaya konuldu. Masada Tolstoy’dan Umberto Eco’ya, Özdemir Asaf’tan Doğan Cüceloğlu’na bir çok yazarın kitabı bulunuyor. Ağaç altındaki sandalyelerde oturan polisler, bu kitaplardan alarak okuyor.


http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23542682.asp

#Duranadam'a karşı duran adamlar


AKM’ye yönünü dönerek eylem yapan ‘Duran Adam’ eylemcilerinin karşına, bugün saat 16.30 sıralarında, beyaz tişört üzerlerinde ‘Duran Adam’a karşı Duran Adam’ yazılı 8 kişi gelerek durdu. İki grup arasında herhangi bir diyalog olmazken, Gezi Parkı eylemlerine destek için eylem yapanlar, birbirlerini uyararak tahriklere kapılmamalarını istediler. Bir polis yetkilisi de gelerek, yeni eylemcileri gerginlik yaratmamaları yönünde uyardı.

’Duran Adam’a karşı Duran Adamlar’ herhangi bir siyasi parti ve derneğe üye olmadıklarını ve kendi iradeleri ile eylem yaptıklarını söylediler. "Demokratik bir eylem yaptık. Amacımıza ulaştık diyen" gruptakiler, 30 dakika sonra meydandan ayrıldılar.


18 Haziran 2013 Salı

"Kafamda Deli Sorular… / Gezi Parkı Direnişi ve Sonrası" - Bülent Peker

12.06.2013… Saat 15:45… Ak Parti Genel Merkezi, Ankara
Gezi Parkı eylemleri ile ilgili Başbakan’la görüşmek üzere gitmiş olduğumuz Ak Parti Genel Merkezi’ndeyiz. Ben hariç heyette bulunan herkesin İstanbul’dan gelmesiyle birlikte (yanlış hatırlamıyorsam) sekizinci kattaki toplantı salonlarına ait bekleme odasındayız. Grup içerisinde bulunan diğerleriyle tanışıyoruz. Biraz heyecanlı ortam, biraz gergin…
Başbakan’la görüşme öncesinde misafir bekleme odasında Hüseyin Çelik karşılıyor bizleri. Sohbet başlıyor. Şaşılacak derecede sakin ve bize karşı nazik bir tavır içerisinde kendileri. Sırasıyla tanışıyoruz. Espriler falan yapılıyor. Sıra bana geldiğinde “içimizdeki hain sen misin” diyor gülerek. Şaka yollu söylediğini anlıyorum, gülümseyerek diğerlerine bakıyorum. Tanışma sonrası başlayan sohbet, bizim için birazdan içeride olacakların provası bizim gibi sanki. Görüşme öncesi Başbakanlık Basın Müşaviri Lütfullah Bey’den brifing alıyoruz. Meselenin önemime binaen herkes biraz tedirgin.
Toplantı odasına geçiyoruz. Bakanlar, müsteşarlar, danışmanlar geliyor öncelikle. Çok geçmeden Başbakan teşrif ediyor. Masanın diğer ucundayım. Tanışma sırası bana gelinceye kadar ortamı analiz etmeye, havayı teneffüs etmeye çalışıyorum. Toplantı öncesindeki ben daha yeni gelmişim meydandan. Tüm gerginliği ve endişeyi içimde barındırıyor bünyem. Psikoloji malum.
İlk fark ettiğim şey Başbakan’daki sakinlik. Öyle ki, odadaki diğer yetkililere de sirayet ediyor bu durum. Garip bir his aslında. Bunca şey olup biterken bu kadar sakin olabilmek… Sevinsem mi üzülsem mi diye karar vermeye çalışırken, merhum Ecevit’in anayasa krizi esnasındaki basın toplantısı geliyor aklıma. Yüzündeki ifadeyi dünmüş gibi hatırlıyorum. Hayır, eğer her iki yüz ifadesinden birini tercih et deseler… Neyse…
(Bir önceki yazımda aynen aktardım. Neler konuşuldu, neler söylendi uzun uzun anlatmıyorum bu sefer.)
Toplantı başlıyor. 4,5 saat kadar sürüyor bu sakin ifade. Sürekli bizi dinliyor, notlar alıyor. Arada birkaç yorum yapıyor ama çok fazla müdahale yok yine de. Başbakan’ın sağ tarafında bulunan bakanlar ve özellikle Muammer Güler Bey daha heyecanlı hepsinden. Sona doğru artık iyice araya girip müdahale etmeye başlıyor. Grupta bulunan ve iyi niyetinden asla şüphe etmediğim diğer arkadaşlarla birebir münakaşalar bile oluyor. Artık havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez bizimkiler (özellikle bayan arkadaşlar) pek bir cesaretli ve açık sözlüler maşallah. Gülümsüyorum bazen. Gurur duyuyorum.
Aktarım sonrasında karşılıklı müzakere bölümüne geçiyoruz. Biz soruyoruz kendileri cevap veriyorlar. Başbakan hala sakin. Muammer Bey, meselenin iç yüzünün bizim bildiğimiz gibi olmadığını anlatıyor ısrarla. Olayların başlayacağı ile ilgili aylar öncesinden bilgileri olduğunu söylüyor. Grup geriliyor. İlk bomba o anda patlıyor. Soru 1: O zaman neden ilk tetiği siz çektiniz? Tatmin edici bir cevap verilmiyor elbette…
Toplantı daha önce aktardığım şekilde sona eriyor. Basın açıklamaları vs derken ortam epey bir karışık. Biraz sakinleşmesini bekledikten sonra binadan ayrılıyor, Bursa’ya dönmek üzere yola çıkıyorum. Günlerdir cadı kazanı gibi kaynayan kafamın içerisindeki soru sayısı kat kat artıyor.
Sorular… Sorular… Sorular…
* Madem devlet tarafından biliniyordu, neden bu noktaya gelinmesine müsaade edildi? Ve dahası neden bizzat devlet eliyle körüklendi?
* Ortam tam sakinleşiyor derken, Altaylı’nın programında neden o üslup ve söylemler kullanıldı? Kime mesaj verildi?
* Başbakan’ın Tunus’ta olduğu sırada ikinci bir yumuşama evresine girilmişken, meşhur havaalanı konuşmasıyla gerilim neden tekrar tırmandırıldı?
* Yol ver geçelim, Taksim’i ezelim naralarına neden izin verildi? Kimler söyledi, kim söylettirdi?
* Her türlü eleştiri ve soruya rağmen bizi 4,5 saat boyunca sakin bir şekilde dinleyen Başbakan, bir sendika sözcüsü tarafından basit bir sosyoloji tanımlaması yapıldı diye neden sinirlenip toplantıyı terk etti?
* Polisin müdahale etmediği yerde olayların da çıkmadığı çok iyi bilindiği halde, neden özellikle İstanbul üzerinden bu şiddet görüntülerinin yayılmasına izin verildi?
* Vali Mutlu gençlerle konuşup parkı terk etmeleri için Pazar gününe kadar müsaade tanındığı, parktaki toparlanma hazırlıklarının yapılmaya başlandığı halde, neden birden bire müdahale etme kararı alındı?
* Ak Parti mitingleri de nereden çıktı? Amacı neydi?
* Tüm bu zaman zarfında Başbakan’ın çeşitli ortamlarda yapmış olduğu konuşmalardaki söylemlerinin bir sert bir yumuşak olmasının sebebi neydi?
* Gezi Parkı’ndakiler kimdi ve ne kadar önemliydi ki bu denli üst perdeden bir tehdit ve mesaj algısı yaratıldı? Bunca sözler, bunca tehditler aslında kime savruldu?
* Sahi faiz lobisi de kimdi? Yenir miydi ki o?
Bir tek cevabım var…
Bu ve daha bunlar gibi onlarca sorunun cevabına dair kendimce yaptığım bir takım analiz ve fikirlerim var elbet. Lakin bunları burada paylaşarak yazıyı siyah beyaz bir makaleye çevirmek niyetinde değilim.
Şu aşamada tek söylemek istediğim en emin olduğum şeydir sanırım. Bu gerginlik ve bu ortam; bizzat devlet eliyle yaratılmış, son derece bilinçli bir strateji ve senaryonun adım adım yürütülen birer adımıdır. Bundan adım gibi eminim artık.
Ben de birçokları gibi bu durumu Başbakan’ın akıl ve ruh sağlığı, kişisel özellikleri, üslubu gibi bir takım sözde sebeplere bağlayabilmeyi çok isterdim elbette. Lakin Türkiye’nin son on senesini iyi bilen, bu on sene içerisinde yaşanan onlarca krizin nasıl çözümlendiğini yakından inceleme fırsatı bulan, biraz araştıran, biraz koşuşturan, biraz konuşan ama çokça analiz eden ve gerçekleri anlamaya çalışan bir vatandaş olarak gerçek sebeplerin bizim konuştuklarımızdan çok daha ötede olduklarından eminim artık. (Bu düşüncemin sebebi ayrı bir yazı konusu) Ortadaki oyununun büyüklüğü ve detaylarının ne olduğunun tahlilini bir yana bırakırsak, devlet gözüyle tüm bu meselelere meşru bir sebep yaratılmış olabileceğine bile iddiaya girerim. Belki de bu meşruiyette bile haklılardır hatta.
Birey mi, devlet mi?
Fakat benim ayrıldığım nokta tam da burada başlıyor. Ben sebebi ne olursa olsun, bir devletin bekası için kendi milletinin duygu ve düşünce dünyasıyla bu kadar oynanmasına, hayatların bu kadar alt üst edilmesine, iki günlük ömürlerin bu kadar heba edilmesine ne olursa olsun karşıyım. Bu karşı duruşun temelinde de birey odaklı bir devlet anlayışına sahip olmam yatıyor elbette. Bu nedenle hiçbir gerekçe mevcut durumu haklı çıkarmıyor benim gözümde.
Bütün bunların bizi (sıradan vatandaşı) ilgilendiren tarafı ne?
Dedim ya, niyetim kendimce siyah beyaz analizler yapmak değil. Benim asıl konuşmak istediğim; bütün bu süreçte her şey planlandığı gibi ilerlerken devletin dahi hesaba katmadığı bir durumun ortaya çıkmış olmasıdır. Gezi Parkı Felsefesi ve Ruhundan bahsediyorum.
image
Son günlerde hep söylenildiği üzere, yıllardır apolitik bir tavır ve tutum takınan, çok fazla etliye ve sütlüye karışmayan, yaşları 20 ila 40 arasında değişen çok geniş bir kitlenin - devletin de hiç beklemediği bir şekilde – “birden bire ortaya çıkmasıdır” asıl mesele. Özellikle olayların ilk günlerinde yaşanan şaşkınlığı biraz da olsa buna bağlıyorum aslında. Aksi takdirde Taksim gibi bir merkezin, AKM gibi bir sembolün günlerce işgaline izin verilir miydi Allah aşkına?
Ben burada onbinlerden ve yüzbinlerden değil, belki de sayısı milyonlara ulaşacak yepyeni bir kitleden bahsediyorum. Yıllardır Türkiye’nin deneyim ettiği siyasi anlayışa kendini sığdıramayan, iktidarı veya muhalefetiyle hiçbir yere tam olarak kendini ait hissetmeyen, birtakım sorunları kafasında çözmüş, ayrımcılıklardan ve ötekileştirmelerden yorulmuş, nispeten kendisi ve çevresiyle daha barışık, toplumsal çeşitliliği sindirmiş, farklılıkları kabul etmiş, eli telefon/tablet tutan, dünyayı görmüş ve tanımış bir kitleden bahsediyorum.
Çok değil daha bundan bir ay önce bıraksanız birbirini boğazlayacak taraftar gruplarının, taban tabana zıt olan siyasi fraksiyonların, farklı inanç gruplarının ve hatta farklı sosyoekonomik segmentlere ait olan onbinlerce insanın aynı amaç uğrunda buluşmasını, muhteşem planlanmış bir tezgahın bir parçası olarak görmek, değişen siyasi ve toplumsal yapının okunmasındaki akıl tutulmasıyla açıklanabilir ancak. Bu çok başka bir şeydir.
Sayısı her geçen gün genişleyen bu kitle; sahip olduğu entelektüel sermaye, kıvrak zekâ ve hiçbir siyasi oluşumun bugüne kadar kullanmadığı iletişim dili sayesinde etki alanını her geçen gün arttırarak daha da büyüyecektir. Bu yaratıcılık ve birikmişliğin karşısında geleneksel siyasi oluşumların alışılagelmiş söylemlerini gözden geçirmeden uzun süreli olarak dayanmaları ise zaten mümkün değildir.
Benim kişisel düşüncem artık kabından taşmış olan bu suyun, hiçbir sürahiye tam olarak sığdırılamayacağı yönündedir. Bu nedenle bundan sonraki süreci toplum olarak çok daha yakından takip etmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Kim bilir… Belki de hep söyledikleri gibidir: “Daha herşey yeni başlıyordur…”
image

"Bir Devrimin Mimari Şifreleri" - Ömer Kanıpak


"Sizinle, sizde hiç olmayan mimarlık bilgimiz ve kentli olma görgümüz ile mücadele ediyoruz!"

20 gündür ülkenin durmasına, borsanın son on yılın en hızlı düşüşüne, turizm rezervasyonlarının gerilemesine, konser ve kongrelerin iptal edilmesine neden olan Gezi Parkı direnişi bu ülkenin son on yılda yaşadığı en önemli kırılma, sadece siyasi açıdan değil, sosyal açıdan da bir devrim oldu. Genç nüfusun apolitik değil tam tersine sağduyulu bir politik bilinci olduğunu öğrendik. Devlet korkusunun ve toplumu kompartmanlara ayıran önyargıların duvarları yıkıldı. Hiç bir şey değişmese bile bu ikisi yeter. Bu nesil Taksim'i kaybetse bile kendine yeni bir Taksim rahatlıkla yaratır. Bu hareketin sosyal, siyasi, ekonomik hatta psikolojik analizlerini şimdiden onlarca uzman yapmaya başladı. Daha uzun süre bu konu hakkında konuşulacak, siyasi partiler bu ayarla yola devam edecek, hatta belki şirketler bile kendilerine çeki düzen verecektir. Medya ise ümitsiz bir vaka.
Bir imar inatlaşmasından çıkan bu krizin büyümesi ve tüm ülkeyi hatta Avrupa'yı etkileyen siyasi ve sosyal bir olaya dönüşmesi kimsenin de beklediği bir şey değildi. Tenceredeki basınç o kadar artmış ki, düdüğün ötmesi için gerekli bahane, kesilmekten zor kurtardığımız bir kaç ağaç yerine başka bir şey de olabilirdi. Ama madem mimarlık bu krize neden oldu, bu toz duman ortamında gözden kaçan bir kaç hususa bir mimar olarak dikkat çekmek istiyorum.
1- Başbakan, 2011 seçim kampanyasında yanlış yönlendirilmiştir. İstanbul için vaatlerini belirlerken niteliksiz ve cahil danışmanları yüzünden şu anda bir batağa saplanmış ve çıkmak için çırpınırken fazlası ile ortalığı kırıp dökmekte. O kampanyada, hukuken ve mimari açıdan yanlış olan Topçu Kışlası'nın yeniden üretilmesi ve şehircilik açısından da aslında yayalar için bir azap olacak Taksim'i yer altına almak gibi iki vahim yanlış projeyi yapmak için danışmanları yüzünden halka söz vermiş oldu. Bu yanlışta en büyük sorumluluk da Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ındır. Ne yazık ki başbakanın yanlış yaptığını kabul eden bir karakteri olmadığı için de ısrarla bu hataların yol açtığı olaylarla meşgul oluyoruz 20 gündür.
2- Gezi Parkı'nda sürdürülmek istenen inşaatın yürütülmesini durduran bir mahkeme kararı vardır. Bu kararı yok farzedip "Demokratik bir ülkeyiz biz, halka soralım o zaman" demek düpedüz demokrasi kalkanı altından diktatörlük yapmaktır. Kaldı ki uzmanlık gerektiren konularının (mimarlık, şehircilik, peyzaj) yanısıra temel yaşam hakkının parçası olan ağaç, su, hava gibi doğal ve kültürel değerlerin tartışmaya açılması referandum konusu yapılamaz. En fazla Kışla AVM ne renk olsun diye sorabilirsiniz!
3- AKM koruma altında 1.derece tescilli bir kültür varlığıdır. "Yıkıp oraya daha iyisini yapacağız" diyerek insanları kandırmak da hukuku çiğneyen iki yüzlü bir davranıştır. Depreme dayanıksız, o yüzden yıkıp daha iyisini yapalım da diyemezsiniz. Depreme dayanıksız ise güçlendirme ve ya o da olmuyorsa yıkıp "AYNISI"nı yeniden yapmak zorundasınız çünkü kültür varlığı olarak tescilli bir yapıdır.
Kaldı ki üç hafta öncesine kadar AKM'nin restorasyonu ilerliyor sanıyorduk. Oranın restorasyonunu yapmak için bu hükümet para bulamayıp yarısını bir holdingden istedi. Bir anlaşma yapıldı, bu senenin sonunda açılacaktı. Sözler verildi. Madem yıkıp daha büyüğünü ve daha "barok"unu yapmak için para vardı neden böyle bir sponsorluk anlaşması yapıldı? Ayrıca bütçe mesele değilse neden bir kaç yıl önce yarışması yapılmış Şişhane'deki tiyatro binası inşa edilmiyor? Yeni bir kültür merkezi yapılmak isteniyorsa neden Tepebaşı'ndaki otopark ve TRT binasının yeri kullanılmıyor? Cevaplar yok biliyoruz, ama yine de sormadan olmaz.
4- Gezi Parkı'nın yerine yapılmak istenen Topçu Kışlası bir araçtır. Otoritesini taşa dönüştürmek isteyen bir iktidarın İstanbul'un en önemli noktasına bir bina dikme arzusunun "tarih"i kullanarak meşrulaştırması aracıdır. Kışlanın ideolojik geçmişi de önemli elbette ama amaç bu geçmişe bir referans vermek değil, bildiğiniz düpedüz "edifice complex" denen, diktatörlerin ve otoriter yönetimlerin özelliklerinden biri olan anıtsal yapı inşa etme sendromu. Gezi Parkı'nın yerinde zamanında böyle bir yapı olmamış olsaydı da Taksim'de büyük bir yapı yapmayı başbakan isteyecekti. Yıkılmış olan Topçu Kışlası, bu niyetin meşrulaştırma vizesi oldu. O Topçu Kışlası yapılamasa bile haşmetli bir yapıyı bu meydana dikmeyi her şekilde AKP istiyor. Süreç içinde AKM'nin restorasyonun durdurulmuş olması, tescillendiği halde hala yıkılmak istenip yerine "barok" bir şey dikilmek istenmesi de bu sendromun belirtileri. Sadece Taksim değil, Çamlıca gibi en yüksek tepeye ihtişamlı bir cami kondurmaya çalışmak, hatta Trakya'yı boydan boya yarmayı düşünmek de bu sendromun bariz göstergeleri. Amaç bir ihtiyacı giderecek yapı yapmak değil. İktidarın ve belediye başkanının kafa karışıklığı da bunu ispatlıyor zaten. Bir gün buz pistli AVM, bir gün şehir müzesi, ertesi gün rezidans ve otel olabiliyor bu yapı. Maksat "büyük" bir yapı inşa etmek. İçi boş bile olabilir. Ama ihtişam şart.
Bu konuda daha önce de yazdım; tarihteki tüm örneklerde anıtsal yapı sendromuna giren kişi, kurum, şirket, devlet farketmez, iktidar sahibi her kim ise, bu inadın ürünü ile birlikte tarihin bir sayfası haline gelmekte. O anıtsal yapı, er geç muktedirin mezarı olmakta. Anlayana artık.
5- Topçu Kışlası niyetine yapılacak replika binanın parktaki ağaçlara zarar vermeyeceğini danışmanları tarafından bugüne kadar hep yanlış yönlendirilen sadece Başbakan iddia etse iyi, mimar olan Kadir Topbaş bile hala savunabiliyor. Külliyen yalan ve çarpıtma bir iddia. Gezi Parkı dikdörtgen forma sahip ve en gelişkin ağaçlar bu diktörgenin kenarlarında sıralı. Parkın ortası büyük bir boşluktan ibaret. Topçu Kışlası da diktörgen forma sahip, ortası avlu olan bir yapı. Bu ikisini üst üste çakıştırdığınızda altta kalan ağaçlar elbette kesilecek, kimi kandırıyorsunuz? Uyduruk da olsa belediyenin proje görsellerine baktığınızda ise ortada bir kaç güdük ağaç görebilirsiniz belki. Sizi aldatmasın, çünkü o ağaçlar ancak saksı içinde yaşayabilecek ağaçlardır. Çünkü yer altına otopark yapmak için tüm Gezi Parkı kazılacaktır. Henüz ağaçları beton üstünde yetiştirmek mümkün olmadığı için (gelişkin bir ağaç için en az 1.5-2m toprak derinliği gerekiyor) bu yeni yapının ortasındaki yeşillikler AVM'lerde gördüğünüz o dev saksılardaki bodur süs ağaçlarından farklı bir şey olmayacak.


Şimdi AVM'den vazgeçmiş gibi görünüp bu binaya şehir müzesi fonksiyonu yüklenmeye çalışılıyor. Müze dediğiniz şey salt bir binadan oluşmaz. Kim işletecek bu müzeyi, neler nasıl sergilenecek? Topkapı'da zaten böyle bir müzenin inşaatı devam ederken bir tane de buraya mı yapılacak şehir müzesi? Bir şehrin kaç tane şehir müzesi olur? Şehir müzesi olabilecek onlarca bina, yeni bina yapılacaksa onlarca arsa varken neden kentin en nadide parklarından birini yok edip oraya yapmak istenir? O müzede yok olan parkın maketi de sergilenecek midir? Gibi onlarca soruya cevap vermeleri gereken sayın Kadir Topbaş "taşınacak" ağaçları saymakla meşgul.
6- Olayların ortaya çıkmasına neden olan "sökerek taşıyoruz" dediğiniz ama kepçelerle kırılan Divan Oteli tarafındaki ağaçlar sahiden de kışla inşaatı için kesilmedi. Belediyenin uyduruk proje görsellerinde de görüldüğü gibi, kışla yapılsa bile Intercontinental otelinin yanında kalan parkın bu kısmı yıkılmayacak. Peki neden ağaçlar yok edildi, neden çıktı bu patırtı. Çünkü Kadir Topbaş yönetiminde yapılan Taksim Yayalaştırma Projesi seçim dönemine yetiştirilmek için o kadar alelacele hazırlanıp ihaleye çıkartıldı ki doğru dürüst bir projesi bile yok. Müteahhit firma inşaat safhasında karar veriyor nereye kazık çakılacağını ve kaldırım yapılacağını. Divan Oteli tarafında ise yolun yer altına girdiği kısımda yaya kaldırımı kalmadığı anlaşılınca parkın ucundan traşlamayı denediler ve olaylar gelişti. Bu bile Kadir Topbaş yönetiminin İstanbul'u nasıl yönettiğinin bariz bir ispatıdır.
7- On beş gündür İstanbul'un en önemli meydanı ve trafik kavşağı kapalı. Farkındaysanız İstanbul'da ciddi bir trafik krizi oluşmadı. Araç sahipleri bu duruma göre davranmayı kısa sürede kabullendiler. Yayalar koşullara göre hareket ediyorlar. Gündelik hayat ilk günler aksadı sonra yolunu buldu. Peki neden "yayalaştırma projesi" diye bu kadar zahmetli ve pahalı bir proje, yapılan tüm itirazlara rağmen inşa edilmeye çalışılıyor? Çünkü belediyenin, AKP'nin mimarlık ve şehircilik danışmanları bu konuda cahil ve köhnemiş fikirlere sahip, klişelerle hareket eden kişiler. 1960'larda terk edilmeye başlanan trafiği yer altına alarak yayalara alan açma fikrini hala inatla İstanbul'un meydanlarına uygulamaya çalışıyorlar.
Bu konuda da yıllarca yazıldı, itirazlar edildi: "Taksim Yayalaştırma Projesi Taksim'in katledilmesidir" diye. Araçların giremediği bir meydana yayalar da gelmez. Bu kadar geniş ve amaçsızca düzeltilmiş bir meydanda yayalar güneş altındaki düz tepside gezen karıncalar misali ne yapacaklar? Meydana çıkan yolların tünellere dönüştürülmesi ile kenardaki kaldırım alanları iyice daralacak, yayalaştırmanın ruhuna taban tabana zıt bir sonuç çıkacak. Bu konuda o kadar itiraz edildi ama ısrarlı tutumundan belediye geri adım atmadı.
Bugün direnişin 20.günü. Taksim'i kullanan 70'e yakın otobüs hattı 20 gündür Taksim'i kullanmıyor. Ama toplu taşıma işliyor. Taksim'e erişimde ciddi bir sıkıntı yok. O kadar yazıldı, anlatıldı. Yayalaştırma trafiği yer altına saklamakla değil, yer üstündeki trafiği kısıtlamak ve düzenlemekle mümkün diye. Gezi Parkı'nın önünü tıkayan otobüslerin tarifelerini ve hatlarını düzenlemek, meydana yayaların konforu için oturma elemanları ve gölgelikler yapmakla Taksim zaten istendiği gibi yayalaşacaktı. Taksi ve toplu taşıma araçları hariç Taksim'i trafiğe kapatmak bile mümkün olabilirdi. Hala bu hatadan geri dönülebilir ve tüneller kapatılarak trafik eskisi gibi yer üstünden düzenlenebilir. Çok ihtiyaç duyulan(!) "şehir müzesi" de istenirse bu tünellerde çok da güzel bir şekilde açılır çünkü müzeler zaten doğal ışığın olmadığı mekanlardır. Ama gelin görün ki Belediye Başkanı Topbaş'ın ve AKP hükümetinin niyeti gerçekten yayalar için bir şeyler yapmak değil; niyet her koşulda inşaat yapmak. En büyük inşaatlar en iyi projelerdir mantığının bizi getirdiği noktadayız. Türkiye uydurulmuş bir kavram olarak "faiz lobisi" ile değil bildiğiniz, çok daha tehlikeli "gayrimenkul ve rant lobisi" ile bir inşaat cumhuriyetine dönüşerek mahvolmakta.
8- Şu anda Yenikapı ve Maltepe sahillerine, İstanbul'daki bütün inşaatların molozları ve hafriyatları dökülmekte. Çok kişi farkında değil ama bu da en az Gezi Parkı'ndaki kadar büyük bir çevre felaketi ve Taksim ile ilişkili. Amaç ise masum gibi duran sinsi bir bahane: İstanbullular için bir milyon kişinin kullanabileceği dev miting alanları yapmak. Artık herhalde herkes "miting alanı" denen şeyin böyle cetvelle çizilmiş sonradan imal edilmiş bir şey olmadığını anlamıştır. Bu tip miting alanları ancak taşıma kitlelerin otobüslerle getirildiği, kontrolü kolay, müsamere alanları olarak işe yarar.


Bu Taksim arenasının kodlarının arasında Tarlabaşı'nın hijyenleştirme projesi; İstiklal'deki işletmelerin ruhsatlarının değiştirilmesi ile çok fonksiyonlu yapısının homojen açık bir AVM'ye evrilmesi; Demirören'den sonra Emek ve Serkldoryan'ın da konvansiyonel bir AVM'ye dönüştürülmesi ve Elmadağ'dan Tünel'e dek tek tip, salt tüketici formuna uygun bir fiziksel ortam yaratılması da var. Bütün bunların Y.Mimar olan bir belediye başkanının kenti yönettiği bir dönemde olması ise "keşke sadece ironi olarak kalsa" diyeceğimiz bir çelişkidir.
Kadir Topbaş, bir yandan otobüslerin rengini halka sorarken, bizzat Haliç'in üstündeki metro köprüsünün tasarımcısı olduğunu hiç çekinmeden beyan edebiliyor. Kendisine sormak gerek. Süleymaniye silüetini ortadan yaran, gereksiz büyüklük ve yükseklikte, egoistçe gösterişli ve kent için çok önemli bir köprü nasıl olur da kimseye danışılmadan "tarihe çok saygılı, korumacı" bir belediye başkanı ve onun yakın arkadaşı olduğunu herkesin öğrendiği mimar Hakan Kıran tarafından tasarlanabilir? Kadıköy'deki Salı Pazarı'na yapılması son anda durdurulan AVM'nin mimarı Hakan Kıran'ın, ihaleyi alan Taş Yapı'nın sahibi Emrullah Turanlı ile ortak olması tesadüf müdür örneğin? Nasıl olur da Muhsin Ertuğrul Sahnesi ve Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'nin projelerini, ve Seyrantepe'ye yapılması planlanan İBB'nin yeni merkez gökdelenini yine Topbaş'ın yakın arkadaşı Erol Kuzbaşıoğlu tasarlar? Nasıl bir tesadüfle Topçu Kışlası'nın yeni projelerini çizen Halil Onur'un 2012 sonunda yeni kurduğu şirketinin ortağı aynı Erol Kuzbaşıoğlu olur? Cevaplarını bildiğimiz sorular işte. Bu çok tartışmalı ve iri projelerin neden hep Kadir Topbaş'ın çevresinde dönen ihale zincirinin içinde işlediğini penguenlere soralım iyisi mi?
Öte yandan mimar olan bir belediye başkanı nasıl olur da Fikirtepe gibi koca bir mahallede hesapsız bir şekilde imar artışı verir; insanları ve şirketleri 3 sene boyunca zor durumda bırakır? Başbakanımızı küstüren Zeytinburnu'ndaki Sultanahmet'in arkasından sırıtan gökdelenlere nasıl da izin vermiş olabilir? Zorlu Center, Mecidiyeköy'deki Likor Fabrikası Arazisi'ndeki kuleler, Feneryolu'ndaki Four Winds kuleleri, Kadıköy Salı Pazarı'nda yine Hakan Kıran'ın tasarladığı AVM gibi bir sürü şaibeli ve kentin dengelerini alt üst eden proje ile Kadir Topbaş'ın kabahatler listesi uzar gider.
Artık bu son olaylardan da anlaşılmış olduğu gibi Kadir Topbaş, insiyatif kullanamayan ama ustaca arkadaşlarına proje dağıtımı yapabilen, hem meslek etiği hem de kamu yöneticisi etiğinden uzak, Başbakan'dan önce istifası istenecek, bu kenti yönetmekte yetkinliği sorgulanması gereken ilk sorumlu. Başbakan ne de olsa teknik biri değil, mimar hiç değil, danışmanları ise yetersiz ve bilgisiz. Bir seçim yatırımı olarak önüne konan projeleri seçmenine vaat ederken, en azından mimar olan Belediye Başkanı Topbaş'ın başta Topçu Kışlası'nın hayaletini inşa etme ve diğer tartışılan pek çok sakıncalı proje konusunda gerekli uyarıları ve itirazları yapmış olması gerekirdi.
Ama ne yazık ki İstanbul hala Başkent'in gölgesinde ve biz referandumla oyalanmak istenen, bir avuç çevreci çapulcular olarak görülüyoruz. Sayın başbakan ve hükümet arkadaşları, sayın belediye başkanı siyasi olarak çok iyi manevralarla duyarlı vatandaşlarını ve biz mimarları ezebilir; hatta gazları ile boğabilir ve TOMA'ları ile dövebilirler. Ama biz de sizinle, sizde hiç olmayan mimarlık bilgimiz ve kentli olma görgümüz ile mücadele ediyoruz. Bizim paramızla bize rağmen doğayı katledip, kenti talan edip istediğiniz kadar barok kütür merkezi, tarihi kışla ve AVM yapsanız da bu mücadelede kazanma şansınız yok. Silip kazımaya çalıştığınız Taksim Meydanı'ndan, yok edip yeniden üretmeye çalıştığınız AKM'den daha iyisini yapma ihtimaliniz ise hiç yok. Çünkü 10 senelik performansınızın ispat ettiği gibi mimari ve şehircilik görgünüz yetersizsiniz ve bilgiye saygınız yok, niteliğe değil niceliğe önem veriyorsunuz ve kimseyi dinlemiyorsunuz. Alkol yasası gibi yeri geldiğinde referans verdiğiniz Avrupa gibi niteliğe önem veren tüm ülkeler, mimari rüküşlüğünüz ve şehircilik facialarınızı gözleri açık ve üzülerek seyrediyorlar. Görgüsüzlüğünüz ve kibriniz dünya çapında ün saldı. Ne yazık ki tüm gücünüzle kentlerimizi, coğrafyamızı, doğamızı mahvettiğinizde iş işten geçmiş olacak. Sonuçta rant faizi ve gayrimenkul lobisi ile birlikte çirkinleştirdiğiniz kentlerdeki kartonpiyerlerle süslü uyduruk kopya bir camiden sizi ebediyete uğurlayacağız. Hatalarınızı düzeltmek şu anda Gezi Parkı'nda direnen yeni nesile düşecek.

Almanlar Roth'a kızgın: Frankfurt Blockupy’da neredeydiniz. Polis orada da şiddet gösterdi. Neredeydiniz sayın Roth


Alman Yeşiller lideri Roth’un Gezi eylemlerinde biber gazına maruz kalması Almanlar’ı kızdırdı: “Erdoğan’ın yabancı güçler Taksim’i tetikliyor demesi demek ki doğruymuş Roth ispatı”, “Abdullah Gül, Frankfurt occupy’da, Erdoğan Stuttgart 21’de yer alsa yer yerinden oynar!”
ALMANLAR: ERDOĞAN’IN ‘GEZİ’NİN ARKASINDA DIŞ GÜÇLER VAR’ SÖZÜNÜNÜN İSPATI CLAUDIA ROTH
TAKSİM Gezi Parkı eylemlerine katılan Alman Yeşiller Partisi Eş Başkanı Claudia Roth’un göstericiler arasında yer alması Almanları kızdırdı. Focus Dergisi’nde ye ralan “Claudia Roth’un İstanbul’da ne işi var” haberinde bu konuda Alman halkının da fikirlerine yer verildi. Dergiye konuşan Almanlar “demokratik seçilmiş bir başbakana destek çıkması gerekirken Roth’un anarşistlere destek çıkması inanılır gibi değil, Almanya’yı rezil etti”, “Düşünsenize Abdullah Gül, Frankfurt occupy’da yer alsa veya Erdoğan Stuttgart 21’de halkla birlikte boy gösterse, yer yerinden oynar” görüşlerini bildirdi. Dergide yer alan görüşler şöyle:
Tutuklanması gerekirdi
- Jenny Repanic: Alman politikacıların demokratik seçilmiş bir başbakana destek çıkması gerekirken Claudia Roth’un anarşistlerin tarafında saf tutması inanılır gibi değil, Almanya’yı rezil etti. Türk polisinin esasında tutuklaması gerekirdi. Roth dış güçlerin Türkiye’deki ispatı. 
- Hartmut Kasper: Hangi politik zaruret olabilir ki Claudia Roth’un başkalarının içişlerine karışmasını meşrulaştıracak. Romantizme gerek yok. Erdoğan’ı halk seçti halk seçimle gerekirse indirir. Roth orada umarım protestoculara seçimde yanlışınızı düzeltin telkininde bulunuyordur.
- Gerd Stanhoener: Almanya’daki selde kum torbaları doldurmaktansa, o ülkeyi terk ediyor, bu onun Alman halkına tutumunu gösteriyor.
- Rudi Rentner: Erdoğan Frankfurt occupy’da yer alsa veya Abdullah Gül Stuttgart 21’de halkla birlikte boy gösterse, yer yerinden oynar.
- Christian Lange: Erdoğan’ın hep yabancı güçler Taksim’i tetikliyor demesi demek ki doğruymuş, Claudia Roth maalesef bunun ispatı.
‘ClaudIa seni kim görevlendirdi ve kimden para alıyorsun?’
- Florian Ledderbogge: Polisin müdahale edeceğini bilmesine rağmen orada durması bir  hesap mı gözetti yoksa aptal mı sorusunu akla getirir.
- Udo Frohnapfel: Gezi’ye gerek yoktu. 01.06.2013’de Frankfurt Blockupy’da neredeydiniz. Polis orada da şiddet gösterdi. Neredeydiniz sayın Roth.
- Mia Mayer: Bizde mi demokrasi çalışıyor, Mollath ile emekliye sorun bakalım, onun da gözü tazyikli su ile çıkmadı mı?
- Franz Kassekert: Neden Roth Alman askerlerini Afganistan’a savaşa gönderiyor peki? Roth hep çelişkili konuşuyor.
- Mirco Cramer: Dua etsin ajan muamelesi görmedi.
- Sinan: Erdogan kesinlikle despot değil. Halk onun yaptığı işleri çok beğeniyor. Üç defa seçimlerden zaferle ayrıldı. Dengesizler her yerde olabilir. Almanya’da bir parkı iki hafta işgal altında tutsak herhalde ne olacağını biz Almanya’dakiler çok iyi biliyoruz.
 - Volker Heinrichs: Roth bana da tek bunu cevapla. Seni kim görevlendirdi ve kimden para alıyorsun?

Ajda Pekkan'ın Topbaş'a teşekkürü

17 Haziran 2013 Pazartesi

Türk Demokrasi Tarihi ve Taksim’in Anatomik Analizi - Bekir Kavruk

Bekir Kavruk , 2. Abdülhamid’ten Taksim’e kadar Türk demokrasi tarihini kendine has analiz , yorum ve köprü modellemesiyle deşifre ediyor…

İki ana kutup etrafında şekillendiğini kabul edebileceğimiz Türk demokrasi tarihinin başlangıcını 2. Mahmud ( 1808 – 1839 ) dönemine kadar geri götürmek mümkündür. 1839’da tahta gelen Abdülmecid döneminde o dönemin hariciye nazırı olan Mustafa Reşit Paşa’nın teşvikiyle Avrupa’da vuku bulan Fransız devriminin İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesi’nden esinlenerek Tanzimat Fermanı ilan edilmiş bulunmaktadır.

Türk demokrasi tarihinin sembolik anlamıyla 2 ana kutup etrafında ayrışma sürecine 2.Abdülhamid döneminde ( 1876 – 1918 ) İttihat ve Terakki Cemiyetinin kurulması ile başladığını söylemek pekala mümkündür. Bu dönemde bir tarafta askerler diğer tarafta ise Osmanlı hanedanlığını temsilen Sultan 2.Abdülhamid arasında “ İstibdat dönemini “ de kapsayan inanılmaz mücadelenin tarih kitaplarında ayrı bir yeri vardır.

Eğer Türk demokrasi  tarihini İstanbul Boğaz Köprüsü gibi modelleyecek olursak bu köprünün doğu – batı , Avrupa – Ortadoğu , İslam – Hristiyanlık gibi dinler, yaşam tarzı ve kültürler arası Türkiye’ye bulunmaz jeopolitik ve jeostratejik bir nimet sunduğunu görmek mümkündür. Bu Köprünün Avrupa ayağı ile Asya (Ortadoğu) ayaklarını değer ve kavramlar olarak puzzle parçaları gibi derleyip şematik tasnif edecek olursak “ birbirlerine karşı sürekli vesayet  mücadelesi içersinde olan “ 2 kutup arasında aşağıdaki çok ilginç resim ortaya çıkmaktadır:

Avrupa ( Sol ) Ayağı  …………  KÖPRÜ  …………  Ortadoğu ( Sağ ) ayağı

1- Mustafa Reşit Paşa , batılılaşma…                   1- Sultan Abdülmecid



2- İttihat ve Terakki , Askerler , Darbeler               2- Sultan 2.Abdülhamid , “ İstibdat Devri “



3- Kentli , modernleşme ve değişim yanlısı           3- Kırsal muhafazakar Ortadoğu kültürüne

    Avrupa kültürüne yatkın nüfus…                            yatkın nüfus ( Tahmini : %66 )      

    (Tahmini : %33) Sembolik: Beyaz Türkler             Sembolik : Zenci Türkler



4- Misaki Milli sınır ve bütünlüğü koruma              4- Osmanlı Tipi ( Emperyal ) bir gücü

    Refleksi , Cumhuriyet                                             yeniden inşaa etme rüyası



5- Cumhuriyet Halk Fıkrası ( CHF )                       5- Terakki Perver Cumhuriyet Fıkrası-TCF

    Sonradan CHP , İnönü , Ecevit                              Kazım Karabekir vs.. Daha sonra :

                                                                                   DP ( Menderes) , AP ( Demirel )

                                                                                   ANAP ( Özal ) , SP ( Erbakan )



6- Politikacıların gerektiğinde istismar                   6- Din , Allah , Cami  , Osmanlı kavramları

    Malzemesi : Kemalizm adı altında                         altında yapılan istismarlar…

    Atatürk’ü kullanma…



7- Karşı tarafı suçlama objesi :                              7- Karşı tarafı suçlama objesi :                        

    İrtica , Dincilik…                                                     Dinsizlik ..



8- Sembolik İçki : Rakı , Bira ..                              8- Sembolik İçki : Ayran , Şerbet…

    Sembolik Marş : 10.Yıl Marşı                                 Sembolik Marş : Mehter marşı

    Sembolik Giyim : Moda , Dekolite                          Sembolik giyim : Türban , Tesettür

    Tercihi Sistem : Parlamenter laik Sistem               Tercihi Sistem : ( Osmanlı tipi federal )

                                                                                    başkanlık sistemi…



9-  Sembolik Eğitim Modelleri :                             9- Sembolik Eğitim Modelleri :

     Köy Enstitüleri , Halk Evleri ,                                 İmam Hatip Okulları , Tarikatlar

     Cumhuriyet Okulları



10- Sembolik sanat kültür : Bale ,                        10- Sembolik sanat Kültür : İlahiler ,

      Klasik Müzik , Modern Folk , Pop ,                      Arabesk , dini motifli sanat ve etkinlikler

      Rock , Dans , Disko , Mizah , Tiyatro

      Modern Sanat ve Mimari



11- Gençliğinin sembolik davranış refleksi :        11- Gençliğinin sembolik davr. Refleksi :

      Otoriteye başkaldırı , düzen değiştirme ,             Otorite , Lider arama , Güce tapma

      Devrim refleksi…                                                 eğilimi ( vur de vuralım , yık de yıkalım.)

                                                                                   Düzeni koruma ve “yedirmeyiz” refleksi..

12- Suçlu hep aynı : Dış mihraklar, ABD vs..       12- Suçlu hep aynı : Dış Mihraklar , ABD vs…

    (halbuki iğneyi kendine çuvaldızı başkasına..)



13- Taksim : Cumhuriyet ( Atatürk ) anıtı…          13- Osmanlı ( Abdülhamid) Topçu Kışlası.

Bu Boğaziçi Köprüsü modellemesine eklenmesi gereken  “ doğruya doğru “ aşağıdaki hususların göz önünde bulundurulmasında özellikle yarar vardır :

a )  Allah , Din , Atatürk , Cumhuriyet , Osmanlı , Cami gibi kavramlar gerçekte çoktan halka  mal olmuş kavramlardır ve kimsenin tekelinde olamaz.. Bu kavramlar etrafında sürekli  istismar, duygu sömürüsü ve çatışma kültürü Türk toplumuna maalesef çok zaman ve kan   kaybettirmektedir.. Taksim Gezi parkı eylemlerinin başını çeken “ Y- Nesli gençleri “ bunu halen Türkiye’de iktidar nesli olan kuralcı ve otoriter “ Baby Boomer “ nesline  AKP’siz dine , CHP’siz Ata’ya , MHP’siz vatana , BDP’siz kürde sahip çıkarız diyerek artık bıkmış olan halkın diline tercüman olmuşlardır. Ayrıca Nazım Hikmet’in dünyaca ünlü “ yaşamak bir ağaç  gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine “ formülü ile gerçek demokrasi ve özgürlük özlemini tarihe  kazımışlar ve Türk toplumun bu anlamsız istismar ve çekişmelerden artık çok yorulduğunu ilan etmişlerdir

b )  Sağdan sol demokratlara , Müslüman demokratlardan liberal demokratlara kadar toplumun farklı kesimlerinin demokratları yukarıda modellenen köprünün halatlarını teşkil etmekte olup , bu iki ayak arası bağları sağlayarak köprünün ayakta durmasını sağlamaktadırlar.. AKP milli görüşün İslam eksenine demokrasiyi ekleyerek Türkiye’yi Ortadoğu’ya model olarak sunma arzusunda olan ABD , AB ve demokrasi özlemindeki Türk liberal demokratların desteğini alarak askeri vesayet dönemine son vermiş ancak bu kez maalesef kendi vesayetlerini kurma eğilimlerine girerek Türkiye’nin Avrupa ayağını çökertme noktasına getirmişlerdir..

c )  Çoğu devlet eliyle yaratılan büyük sermaye sınıfında acı gerçek şudur ki  öncelikli eğilim maalesef ranttan yana olduğu için onlarda halkın demokrasi ve özgürlük özlemleri  genellikle 2. planda kalmıştır.  Feodal kökenli ve sonradan palazlanan bir kısım büyük sermaye sınıfı ise insan , şehirleşme , estetik , kültür ve çevre ilişkilerinde vahşi kapitalizmin en kötü örneklerini sergilemekten hala kaçınmamaktadırlar..

d )  Her iki grup arasında Osmanlıdan bu yana duruma göre mutasyona uğrayıp kılıf değiştiren bürokrasi , iş , sanat , adaletten medyaya kadar geniş yelpazede “ padişahım çok yaşa diyen “ ama gerçekte paraya tapan dalkavuklar sınıfı en tehlikeli gruptur.  Tuttukları dev aynaları ile lider ya da politikacıların yanılmalarına sebep oldukları gibi bazılarının ruh sağlıklarının da ciddi  bozulmalarına yol açıp , ülkeye büyük zararlar vermeye hala devam etmektedirler..  Bu omurgasız yalakalar sınıfının bazıları işi öyle ilerletip profesyonelleşmiştir ki adeta toplumun tuvalet kağıdı yerine konulsalar dahi belki de hayatta kalmalarının zorunlulukları gereği yarabbi şükür demekten kaçınmamaktadırlar…

e )  Türk demokrasi tarihinde özellikle politika , adalet ve güvenlik mekanizmalarında yer alan görevlilerin bir kısmı maalesef  2000 yıllık tarihi ve geçmişi olan devletin değil dönemsel iktidarların aşırı ihtiras ve yüksek egolara dayalı isteklerini icra etme yoluna girerek bu tarihi süreçlere çok zarar vermişlerdir..

f ) Türk demokrasinin kültür bazında yaşadığı en büyük problemi toplumun oldukça önemli bir kısmının gerçekte “ yarı demokrat yarı feodal “ olmaları dolayısıyla özgürlük ve demokratlıklarını kendilerine, baskı ve hatta zulmü ( faşizmi ) karşısındakilere uygulama yoluna girme eğilimleridir.. Bu şizofrenik iki yüzlülük bazılarında öyle inanılmaz bir hastalık halini almıştır ki Allaha karşı dahi ne derece iki yüzlü ve riyakar olduklarının dahi farkında değildirler.. Bu bol egolu acı gerçek toplumun günlük yaşamında aile , sokak , trafik ve  politikaya kadar yansımalarını göstermekte ve oluşan inanılmaz vakalar  basını bazen günlerce meşgul etmektedir..

 g )  Gezi park olayları sonrası öncelikli Y-Neslinden oluşan Türk gençliği bir anda çıtayı öyle yükseltmiştir ki Türkiye’de her partiden durumu hala anlayamayıp “ jetonu bir türlü düşmeyen “ kendisini sanki kraliyet ailesinin bir ferdi gibi imtiyazlı hisseden birçok politikacının gerçekte modasının nasıl çoktan geçtiği , hız çağının çok gerisinde kalıp , ne derece yetersiz ve sığ kaldıkları ortaya çıkmıştır. Üstelik olaylar uluslararası arenaya ( Üst Lige ) taşındığında yine ne derece amatör , eğitimsiz ve acemi olduklarını görmek özelikle yüksek eğitim ve derinlik sahibi entelektüelleri şaşkınlığa uğratmıştır..

SONUÇ :

Türkiye’nin tarihi boyunca en büyük şansı  jeopolitik , jeostratejik ve jeokültürel bir köprü özelliğine sahip olması olup , Atatürk gibi bir dâhinin daha 100 yıl öncesinden fark ettiği budur. Atatürk yaptığı devrim ve reformlarla Türkiye köprüsünün zayıf olan Avrupa (batı ) ayağını güçlendirmek istemiştir. Eğer örneğin Avrupa ayağı tekrar zayıflatılmaya çalışılırsa Türkiye’nin dünyaya örnek olan bu model köprünün sadece Ortadoğu ayağı ayakta kalır ve sonunda allah vergisi olan bu köprü çöker.

Almanların dahi turbo motor ve turbo ekonomi olarak çoktan görüp gıpta ettiği bu motorunun çalışması için 2 kutbun kesinlikle sürekli çatışma değil işbirliği yapması gerekmektedir. Bu işbirliğinin gerçekleşmesi ise karşılıklı olarak birbirlerini kayıtsız şartsız kabul ederek ve laiklik anlayışını daha da genişletip geliştirerek seküler - demokratik alanda anayasal güvenceye almaları gerekmektedir.

Çatışma ve idamlarla dolu Türk demokrasi tarihimizde son Taksim Gezi Parkı olaylarından da çıkarılacak en büyük ders toplumun  kültürel , sosyal , etnik , dini vs.. farklı tüm katmalarının ortak yaşam alanı olan gerçek anayasal özgürlük ve  demokrasi platformunda bir araya gelip yaşamayı öğrenmelerinden geçmektedir.

Özelikle  politikada anlamsız , gereksiz gerilim ve güç gösterilerine yol açan egoların ön plana çıkmaması için 2000 yılık Türk devletinin sorumluluğunu son 140 yılda vuku bulan kısır döngü ego ve çatışmaların ötesine taşıyabilecek yüksek bilgi ve derinlik sahibi , rasyonel , zeki , objektif , uzlaşmacı , akıl selim sahibi bireylerin inisiyatifi elde tutmaları gerekmektedir


http://www.dunya.com/turk-demokrasi-tarihi-ve-taksimin-anatomik-analizi-195455h.htm

16 Haziran 2013 Pazar

Almanya'dan 'Gezi Parkı' çağrısı

Alman hükümet sözcüsü Steffen Seibert, “Türkiye’yi gösteri ve ifade özgürlüğüne saygı göstermeye” çağırdı.

İki tweet atan Seibert, ayrıca tüm taraflardan mantıklı davranmalarını istedi.


http://www.hurriyet.com.tr/planet/23521514.asp



AFM: Turkey police storm protest park after PM ultimatum


"Parktan çık sağa dön sandığı göreceksin" - Gülse Birsel

Ülke demokrasisine level atlatan eylemci arkadaşlar, harikaydınız! Dokuz ay sonra cümbür cemaat bir daha sokaklara çıkalım. Bu kez oy vermeye!


Çarşamba gecesi Sertab Erener beni arıyor: “Gülse yahu bir şeyler yapalım, aklı başında bir sanatçı grubu toplayalım, gidelim Başbakan’a, durumu anlatalım, böyle olmayacak.”

Sanatçılar tarafında genel fikir şu: “Başbakan’ın etrafındakiler ya konuyu doğru anlamıyor ya da gerçekleri söylemeye çekiniyorlar.” Arzumuz uzlaştırmak, artık sokaktaki insanların gaz ve sopa yemesini engellemek, park krizini bitirmek ve olayın sadece ağaç-çiçek-kışla meselesi olmadığını, bu patlamayı hazırlayanın ‘toplumun duygusal şişkinliği’ olduğunu anlatmak!

Zira sanatçılar olarak kalabalıklara yuhalatılmamıza, kara listeler yapılmasına filan rağmen, ‘Başbakan’ı yemek’ gibi bir derdimiz yok, zira devlet/şehir tiyatrolarına özgürlük gibi konular hariç, biz tokuz canım, sağ olun!   

Sadece şöyle bir isteğimiz var: Başbakan’ın ‘daha uzlaşıcı, daha nazik ve çoğulcu olmasını, diğer yüzde 50’nin de istek ve tercihlerine saygı duymasını’ sağlayabilmek. ‘Balkon konuşması’ kafasına geri dönülsün istiyoruz yani. Çünkü sokakta bağıran insanın derdi de bu!

“Gidelim konuşalım yav” diye yükseldik telefonda.

Ben bir noktada “Yahu, yine beş saat karşılıklı konuşup duracağız, onun yerine bol imzalı bir mektup yazıp ulaştırsak ve basına da versek, daha net ve pratik mi olur” önerisi getirdim.

Sonra, Gezi Parkı’na gitmemiş biri olarak (Senaryo ve gazete yazısı yetiştiriyordum o gün ve gecelerde, evde gaz yemeyi tercih ettim, bu konudaki fikirlerimi de yazdıklarımla anlatmaya çalıştım) onlar adına konuşmamın hadsizlik olabileceğini söyledim. “Bu geceyi görelim” dedik, Sertab birilerini daha arayacaktı, vesaire…

Sonrasında daha önceden valiyle, bakanlarla görüşmüş, ön hazırlık yapıp randevu almış bazı sanatçılara Sertab da katıldı ve perşembe gecesi bir görüşme gerçekleşti. Hepsine teşekkür borçluyuz, böyle anlarda elini taşın altına sokmak zordur.

Bence park-kışla konusu, makul sayılabilecek bir çözüme ulaştı denebilir.

Daha önemlisi, sanatçı grubunun o geceye dair açıklamasındaki “Temel özgürlüklerin kısıtlanması, Başbakan’ın son aylarda tırmanan sert üslubu, yaşam tarzına yönelik baskılar, toplumu kutuplaştıracak söylem ve girişimler, göstericilere yapılan sert müdahaleler ve bunun yarattığı ve tüm ülkeye yayılan kitlesel tepkileri gündeme getirdik” cümlesinden, anlatmak istediklerimizin yüz yüze de ifade edildiği sonucunu çıkarıyorum!

Kişisel fikrimdir ve bu yazı yayımlanana kadar neler olur bilmem. Ama bence ülkeye demokrasisine ‘level atlatan’ eylemci arkadaşların, bir süre parka dokunulmayacağı için, artık orada kalmasının çok manalı olmadığı kanısındayım.

ANCAAAK...
Önümüzde seçimler var. Parktaki arkadaşlarımızın yüzde 18’i “Oy kullanmam” demiş. Oy kullanmazsan da her şiştiğin anda sokağa çıkmakla bu iş yürümez canım kardeşim! Biliyorum, sizi, beni, tam olarak temsil eden bir parti yok belki. Bu yeni kuşak, biz tepkili şehirliler, adına ne derseniz, belki üç, beş, on yıl sonra, başka bir siyasi hareket çıkarabilir bu memleket.

Ama şu an için, bari ‘en az gıcık olduğun parti’ Meclis’teki dört partiden hangisiyse, git oyunu kullan!

Son seçimde her 100 seçmenden 15’i sandığa gitmedi! Yüzde 85’in yüzde 50’si Ak Parti’ye oy verdi. Sonra adam tabii der ki “Ülkenin yüzde 50’si bizi istiyor, sana ne oluyor!”

“Zaten bizim oylar çöpe atılıyor, çöplerden çuval çuval oy çıkıyor” diyen dostlara da diyorum ki, “O zaman git sandığın başında gözlemci olarak dur!”
Şu an tepkiler, rahatsızlıklar demokratik bir sivil itaatsizlikle dile getirildi, o esnada en kavgalı ve uzlaşmaz görünen gruplar barıştı, yan yana durdu. Ayrıca AK Parti’nin ileri gelenleri, hatta Cumhurbaşkanı mesajı aldığını söyledi, ki almamış olmaları zaten mümkün değil. Bunlar kazanımdır.

Ancak her şikâyette bir park bulup oturacak halimiz yok!

Şimdi, sevgili vatandaş, gözün siyasette olsun. Ve seçimler gelince, memnun musun değil misin, bir zahmet yine sokağa çık, iki adım yürü ama bu sefer, oy ver yav!

Necati Şaşmaz'ı görüp kendimi hesaba çektim

Arınç “Kendimizi hesaba çektik, özeleştirimizi yapıyoruz” dedi ya -ki beni en çok ferahlatan cümlelerden biriydi- ben de çarşamba akşamı kendimi hesaba çektim! Mizahçı olarak!

Hiçbir komedi yazarı, hiçbir stand-up’çı arkadaşım beni mizah yazarı olarak yetersiz veya başarısız hissettirmemişti! Ta ki Necati Şaşmaz’ın performansına kadar!
Çelişen mesajlardan kelime seçimine, Türkçe Olimpiyatları’na katılan yabancı gençleri intihara sürükleyecek bir gramerden absürdlükte zirve yapan teşbihlere olağandışı bir karışımla karşı karşıya kaldık!
 
246 bölüm çarpı 90 dakika sitcom yazmışlığım var, o monoloğu yazamam!

Şaşmaz, bunca olayı, aralarında 10’ar saniyelik es’lerle, “Çok üzgünüm... Çok güzel gelişmeler oldu… Bize nazar değdi… Sosyologlar bu işe baksın… Acil değil ama çabuk çabuk… Onları kedi gözü gibi izlememiz gerekiyor… Fosforlu olan o kedi gözleri… Dua okuyalım bu üzerimizden gitsin...” cümleleriyle yorumladı. Gülmekten boğulmamaya mı çalışayım, mesleki hasetten tırnaklarımı mı yiyeyim bilemedim. Körolası fosforlu kedi gözleri de bana yol göstermedi bu konuda!
Bu mizah seviyesine, inşallah meslek hayatımın bir noktasında ulaşacağım!

Umut fakirin ekmeği ve sonunu düşünen kahraman olamaz Memati!

Başbakan başbakan olalı


Perşembe gecesi, baktım Sunay Akın Başbakan’ın hemen sağına oturmuş ve konuşmaya başlamış bile. Başbakan başbakan olalı böyle zulüm görmedi!

Sunay Akın tatlı adamdır. Bilgilidir, hikâyecidir. Konuşkandır, sohbeti sohbete bağlar, sesi yüksek ve dramatiktir. Dost sohbetinde bildiğin keyif verici maddedir.
Ve her keyif verici madde gibi overdose tehlikesi olabilir!

Hele ki saat sabaha karşı üçse, acil çözülmesi gereken bir problem, derdini anlatacak 8 sanatçı, 2 dayanışma platformu temsilcisi, sokaklarda polis, meydanlarda eylemci vatandaş, ertesi sabah bin tane iş varsa ve sen başbakansan, Sunay Akın her tür muhalif eylemden daha yıpratıcı olabilir!

Başbakan’a kızıyoruz, küsüyoruz, “Bizi dinlemiyor, saygı duymuyor, hayatımızı kontrol etmeye çalışıyor” diyoruz.

Fakat perşembe gecesi üç buçukta, sanatçılar hâlâ içerideyken, baktım gelen ilk görüntülerde Sunay Akın Başbakan’ın hemen sağına oturmuş ve konuşmaya başlamış bile, dedim ki: “Başbakan başbakan olalı böyle zulüm görmedi”!

Faiz lobisi, dış mihrak, şudur budur, pek inanasım yok.

Ama Sunay Akın’ı gecenin o saatinde o gruba kim kattıysa onu bulun! İşte onun kesin Başbakan’a kastı var arkadaş!


ABD Konsolosluğu: Hesabımız saldırıya uğradı


Yetkililer yine Twitter üzerinden yaptıkları İngilizce ve Türkçe açıklamada, "Kısa süre önce hesabımıza bilinmeyen kaynaklarca müdahalede bulunulmuştur. Şu andan itibaren tedbirlerimizi almış bulunmaktayız" denildi.

@GeziParkii kullanıcısı tarafından atılan "Divan Otel 5 yıldızlı değil, artık Ay Yıldızlı bir oteldir! Helal sana Ali Koç" tweet'i Konsolosluk hesabından retweet'lenmişti. Açıklamayla birlikte o retweet de silindi.


http://www.hurriyet.com.tr/planet/23518249.asp

15 Haziran 2013 Cumartesi

Ayaklan istanbul (occupy Istanbul 11/11/11 Taksim Gezi Parkı


"Kırıldık" - Emin Resah

Gezi parkı meselesi sair yerlerde daha çok yazılır çizilir, ancak benim için inşallah konuyla ilgili son yazı.

Dün ve önceki gün bir blogda meselenin etik tarafını konu edinen bir yazıya iki yorum yazdım. Etik ve ahlak tarafıyla ilgili değildi, zaten bu konuyla ilgili doğrudan bir etik tartışması çok soyut ve havada kalır.Kim haklı? sorusuna Hoca Nasreddin'in cevabından daha uygununu vermek herhalde mümkün değil. Neticede farklı ahlaki zeminler üzerine oturan hayat anlayışlarının çatıştığı bir nokta burası, muhatabınızı ancak kendi etik anlayışınızla etiksizlik'e mahkum edebilirsiniz fakat onların bundan çok etkileneceğini sanmam.

Gezi parkı olaylarının bir park meselesi olmaktan çıkıp, bir rejim ve iktidar meselesine dönmesi en fazla iki gün aldı. Büyük ölçüde Erdoğan'ın kabalığı sayesinde kazandıkları zaferi, kendi ham müslüman nefretleri sayesinde Erdoğan'a hediye etmeleri ise on gündür sürüyor. Bugün artık hükümet, valinin de ikrar ettiği gibi her an park direnişini dağıtabilecek noktada ve iş tribünlere (kendi seçmeni, Batı medyası ve sair taraflara) eylemcilerle beraber poz verme noktasına geldi. Erdoğan, yapılan diktatör ithamlarını tam tersine çevirecek hamlelerle ilerliyor; Topçu Kışlası'ndan vazgeçerek, inşa etmesinden daha büyük bir icraat ortaya koyacağını da anlamış olmalı. Bundan sonra eylem sürse de, bitse de, Erdoğan tüm siyasi berelerini tamir etmiş ve hatta diktatör olmadığına dair hafızalara kazınacak örnekler bırakarak yoluna devam edecektir. Eylemciler artık tamamen Erdoğan'a çalışıyor ve (zaten bildiğimiz gibi) siyaseten ham oldukları için bunun farkında bile değiller.

Her neyse, derdim Erdoğan veya parkın akıbeti değil. Bu zaman zarfında somutlaşan bir kırılma. Kendimde ve etrafımda gördüğüm,şuradaki yazıda çarpıcı bir ifadesini bulan bir kırılma. Biz, yani ne Erdoğan'a minnet eden, ne de Türkiye'nin laik kültürüne dahil olmaya meraklı müslümanlar, bu işin sonunda kendilerini mazlum gibi göstermeye pek hevesli muktedir eskisi ve onların avanesindeki nefretle tanıştık.

Muktedir eskisi tuhaf bir tür. Vesayete karşı çıkıyormuş gibi yapıyorsa da, işine geldiği kadarına, işine geldiği yönde, işine geldiği zaman. Onun için doğal olan, bu ülkenin laikleştirilmiş düzeni, müslümanlar da o düzene uygun görüldüğü sürece makbul kabul ediliyor. Makbul olmayan müslüman her tür ezayı hakeder de kafalarının içinde duran ve böyle zamanlarda ortaya çıkan bir bedahet. En ufak kıvılcımda bizi yakmaya çalışacaklarına, bunun için her tür dezenformasyon, yalan, hakaret, aşağılama ve şiddete başvuracaklarına bu kısa süre içinde şahit olduk. Hayal kırıklığımız, hükümet cihazı elinde değilken bu kadar nefret kusan, Erdoğan da dahil müslümanlara, müslüman olduğu ve birlikte legal yollarla hareket etmeye çalıştığı için hakaret edenlerin, Allah korusun bir de siyasi güç sahibi olsalar hepimizi toplama kamplarına göndereceklerine kanaat ettik. Tüm o cafcaflı hayatların altında akan nefrete şahit olduk ve korktuk ve elbette böyle olmadığımız için hamdederek.

Kendi adıma bundan sonra haklı görsem de, aynı kıbleye secde etmediğim, kendi heva ve hevesine tapan kimselerle, iktidarda veya muhalefette olsun müslümanları hedef alan herhangi bir eyleme destek vermem.1 İktidardaki müslüman beni aldatıyor olabilir ama en azından ne istediğini biliyorum, adaleti ve ahlakı ağzına sakız yapmış insanların, gücü bir defa ele geçirdiklerinde bunu bana karşı silah olarak kullanmayacaklarına emin değilim ve müslüman bir delikten iki defa ısırılmaz.

Birarada yaşamak gibi bir gayemiz vardı, neticede benim de etrafımda inanmayan, inansa da yaşamayan pek çok kimse var, derdim İslam'ın siyasi erkle dayatılması değildi. Adam içkime karışma dediğinde hak veriyordum, demokrasi dediğinde, bunun uygun bir zemin olduğunu düşünüyordum.

-yordum ve artık -muyorum. Bundan sonra içki ve sigara tamamen yasaklansın'dan, kamuda başı açık çalışmak yasaklansın'a pek çok çok konuda, acaba onlar ne düşünür'ü boşvereceğim. Başörtüsü bir simgeyse, saçını göstermek de öyledir; eroin zararlı olduğundan yasaksa, içki de zararlıdır, içine kattığınız çağdaşlık anlamı ne olursa olsun, zarardan korumak gerekir. Türkiye, bir zamanların Endülüs'ü gibi, İslam'ın en işlenmiş, en medeni, en güzel ve en derin halinin yaşandığı bir ülke oluncaya kadar, hem müslümanların fikren, zihnen ve ruhen ıslahı, hem küfrün, zulmün, çirkinliğin ve hamlığın ihatasına çalışacağız. Bu konuda kendilerinden bir şeyler öğrenebiliriz dediklerimizin, rehber olacak tıynette olmadığını gördüğümüz için yalnız olduğumuzu idrak ettik.

Madem bu ülkede bir arada korkmadan yaşamak mümkün değil, bizim dediğimiz olsun.

Footnotes:

1 
Eliaçık gibi derdi müslümanların felahından çok, ayetleri sloganlaştırıp sosyalistçilik oynayan fırsatçı soytarılar bu fikrimde bir değişiklik yapmaz. Bir müslümanın dininden dolayı zulme ve hakarete uğradığı yerde, zalime kefil olup, işini kolaylaştırana hürmet etmem.