köşe yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
köşe yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Uyutologlar ve kapatologlar - Bekir Hazar


Grafolog dediler ekrana sürdüler.
Vay be dedik.
Grafolog diye bir şey varmış.
Sahtecilik uzmanı dediler.
Gözümüzün içine soktular ekrandan. 
"Adam uzman abi" dedik.
Yapacak bir şey yoktu.
Demek ki bu işin uzmanı vardı.
Haddimizi bilmemiz lazımdı.
Kriminalistik uzman çıkardılar karşımıza.
Oturup izledik.
Hepimizi lastik gibi uzattılar.
Yazı ve imza incelemeleri uzmanları diye bir sürü adamı sürdüler önümüze.
"Amma gelişmiş ülkeyiz" diye sevindik.
Bir imzanın bile tonlarca uzmanını yetiştirmişiz diye gurulandık.
Onur duyduk.
Sonuçta bir sorun çıkmıştı.
Islak imza tartışmamız dünyaya gelmişti.
Ortada ıslak imzası olmayan bir fotokopi vardı.
Yalandı, uydurmaydı.
Asimetrik bir savaşın ürünüydü.
Bu arada millet olarak asimetrik nedir onu da öğrendik.
Kültürümüz patlıyordu.
Maşallah idi durumlar.
Ortada bir belge vardı.
İrticayla Mücadele Eylem Planı'ydı konusu.
Ak Parti'ye yönelik komplo ve yıpratma planları içermekteydi.
Altında da bir Albay'ın imzası vardı.
Emrinde olduğu Hükümeti nasıl deviririz hesabı yapıyordu plan.
Ancak önümüzde tuhaf bir de durum vardı.
Belge fotokopiydi.
Allah'ını seversen fotokopiden belge mi olurdu?
Yazardım eylem planını.
Bulurdum albayın imzasını...
Yapıştırırdım planın altına.
Çekerdim fotokopiyi.
Gönderirdim bir yerlere.
Suçlardım birilerini.
Var mıydı böyle üç kağıda beş köfte?
İşte grafolog, krimonolog ne kadar log varsa çıktı karşımıza. 
"Sahte bu sahte" dedi.
O zaman tanıştık bu "LOG"larla. 
"Ne biçim belge bu...
Islak imza yok.
Hikaye" 
dedi Dantellektüel yazarlarımız.
"Kağıt parçası kağıt" diye bağıranlar oldu.
76 milyon "Islak imza" arama ve bulma kampanyasına girişti.
Dantellektüel yazarlarımız da "Kollama ve korma" savaşına daldı.
"Madem ellerinde ıslak imza var neden kurusunu servise koydular" diye makara yapanlar çıktı gazete köşelerinde. 
"TSK'nın sahte belge tespitine inanmıyorsanız belgenin aslını bulup ortaya koyacaksınız kardeşim" diye yazdı biri.
"Aslı ortaya konmamış, gerçek olup olmadığı tartışmalı belgeler sindirme amacı taşıyor" diye kalem salladı Doğan Grubu yazarları.
Bilimum grafolog, kriminolog türü LOG'lar da ekrandan "He he aynen öyle valla billa" dedi.
Sonra ıslak imza ortaya çıktı.
Yani Ak Parti'ye yönelik komplo ve yıpratma eylemi gerçek çıktı.
Genelkurmay da "Gerçekliğe dair yeni deliller bulunmuştur" diye açıklama yaptı.
Ortalık "Tısss".Aradan aylar geçti, yıllar da geçti.
Bizi balık hafızalı zanneden bu "Tısss"cılar şimdi "Gürrrr" diye ses çıkarıyor.
Darbe marbe girişimi yokmuş.
Masalmış herşey, Lafonten imiş.
Cezalar demokrasiye indirilen darbeymiş.
Bunların hepsi gerçekleri örtme uzmanı.
Kapatolog deniyor onlara.
Var olanın üzerine çok güzel oturuyorlar.
Kapatıyorlar.
İçlerinde Uyutologlar da var.
Milleti uyutma uzmanı bu loglar.
Ama milletin logaritması attı.
Geçmiş yıllardaki darbeler gibi uyumuyorlar.
Varı yok edeceklerini zannedenler şunu bilmelidir ki; 
Varı yok edemezsiniz.

http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/bekirhazar/2013/08/09/uyutologlar-ve-kapatologlar

2 Ağustos 2013 Cuma

Economist’te Mısır ordusu analizi


Economist dergisinin bu haftaki sayısındaki analizlerden birinde, geçen ay kitlesel gösterilerin ardından seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi darbeyle görevden uzaklaştırılan Mısır ordusu mercek altına alınıyor.
Üniformalar içindeki ihtiraslı adamlar” başlıklı analizde, Müslüman Kardeşler üyesi Mursi’yi deviren Genelkurmay Başkanı-Savunma Bakanı ve şimdi Başbakan Yardımcısı General Abdülfettah el Sisi’nin Mısır medyası tarafından, 1952’de darbeyle monarşiye son veren Cemal Abdül Nasır’a benzetildiğine dikkat çekiliyor.
ABD’li Mısır ordusu uzmanı Robert Springborg, “Çok açık ki (General Sisi) Cumhurbaşkanlığı fikrinden hoşlanıyor” diyor.
Suudi Arabistan’da ataşelik yapan ve ABD’de eğitim gören Sisi’nin eski hocalarından Sherifa Zuhur, milliyetçilikle İslami söylemi birleştiren generalin kızlarının başlarını örttüğünü belirtiyor.
Beyrut’taki Carnegie Middle East Center uzmanı Yezid Sayigh ise “Türk ordusundan farklı olarak, Mısır ordusunun devlet inşası anlayışına sahip olmadığının altını çiziyor: “Milliyetçi davulu çalarlar; terörizmle mücadeleden bahsederler ama bunların hiçbiri izlenecek bir gündem değildir, hiçbiri reform politikası değildir.”
Mısır ordusunun hem devlet yönetiminde hem de ulusal ekonominin genelinde ayrıcalıklara sahip olduğuna dikkat çekilen analizde, şu öngörüde bulunuluyor: “Eğer ekonomiyi düzeltemezse, görüşler ordunun tersine dönebilir. İktidara geldiklerinde popüler olan Müslüman Kardeşler de, halkın kendilerinden iş ve hizmet beklediğini gördü ve bunlar yerine getirilmedi. Ordunun daha iyisini yapabilmesi için Müslüman Kardeşlerin ve (2011’de devrilen) Mübarek’in uzak durduğu reformları yerine getirmesi veya sivillere bunu yaptırması gerekiyor. Fakat bu kendi ticari imparatorluğunu tehdit edecektir. Sonuçta ordu, Mısır’ın kısıtlayıcı ve rekabetçi olmayan uygulamalarından faydalanıyor. Sisi bunları ortadan kaldırmak isteyebilir ama pek çok subay arkadaşı böyle olmasını istemeyecektir.”

BBC Türkçe

Ambitious men in uniform

Türkiye hükümeti ve protesto hareketi - Financial Times


Türkiye Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’in, Gezi Parkı eylemlerini yönlendirenlerin “müebbet hapis” cezasıyla karşılaşabileceğini söylemesi ve İçişleri Bakanı Mummer Güler’in, spor karşılaşmalarında siyasi tezahüratın yasaklanacağını açıklaması, Financial Times’ta genişçe bir haberde konu ediliyor.
Haberde görüşüne yer verilen Uluslararası Af Örgütü araştırmacısı Andrew GardnerProtestolar boyunca işlerin iki şekilde gidebileceğini düşündük: Hükümet kendi hatalarından öğrenebilir veya muhalif seslerin susturulması için daha fazla baskı görebilirdik diyor ve hemen ekliyor: Ne yazık ki ikincisini gördük.
Gezi Parkı eylemleri sırasında göstericilerin sığınmasına izin veren Divan Otel’in, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından suç işlemekle itham edildiği hatırlatılan haberde, otelin sahibi olan Koç Holding’e bağlı TÜPRAŞ’a vergi müfettişlerinin baskın düzenlediği aktarılıyor.
Beyaz Türklerin simgesi” olarak görülen Koç grubunun, Türkiye’nin gayrisafi milli hasılasının yaklaşık %10’unu meydana getirdiğine dikkat çekilen haberde, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in baskınla Gezi protestoları arasında “hiçbir bağlantı olmadığını” söylediğine de yer veriliyor.
Haberde ayrıca, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın açıklamasına göre, Gezi Parkı eylemleri sürecinde 22 gazetecinin kovulduğu, 37 gazetecininse istifaya zorlandığı belirtilerek, bu gazetecilere Milliyet gazetesinin yöneticisinin de katıldığı kaydediliyor.
Haber, iktidara yakın olarak görülen ve Gezi protestoları sırasında okuyucu tepkisine hedef olan Sabah gazetesinin görevden alınan “Okur Temsilcisi” tıklayınYavuz Baydar’ın şu sözleriyle sona eriyor: “Şu anda bağımsız medya çok az alan kaldı. Özgür basın olmadan demokratikleşme süreci ise mümkün değil.”

BBC Türkçe

Turkey warns protest ringleaders they face life in jail

12 Haziran 2013 Çarşamba

‘Gerçeği söylemiş olur bir gölgeyi söyleyen...’ - Leyla İpekçi

Sessizce acı çekiyorsan, evet belki herkes adına bedel ödemeyi göze alabilirsin. Acı çekerken yalnızdır insan. Acı herkesi başka bir yerinden kanatır. Şimdi konuşuyorsun sen. Pek acı çekmiyorsun.

Müdanasız ve tek bir hedefe odaklanmışsın: Nefret etmenin zevkiyle efsunlanmışsın. Başka bir şey görmüyor gözün. Beni de görmüyorsun artık. Pervasızca, ölçüsüzce, sınırsızca konuşuyorsun. Çünkü haklı olmanın baş döndürücü gücü senin de nefsini rehin almış sonunda. Başta mazlumdun ama tahakküm edenin dilini konuşmaya başladın. Son sözünü söylemekte olan herkes kadar umursamaz, yıkıcı, kırıcısın. Tıpkı kızdığın Başbakan gibi.

Son sözünle kamaştırıyorsun var olma mücadeleni. Direniş diyorsun buna mesela. Karşı çıktığın ne varsa, diyelim Başbakan’ın üslubu, sen de onun dilini çoğaltıyorsun. Sana benzemeyenlere bir dudak payı dahi soluk bırakmayarak. Ama bu önemli değil, çünkü sen katılımcısın ve medeni, özgür, modern, bireysel! Artık küfür etmeye, sana benzemeyenleri bloklamaya, silmeye, onlara sataşmaya hakkın var. Devrimini böyle yapıyorsun.

Şimdi ‘biz’ diyorsun son sözünle. “Biz şunu istiyoruz, bıktık aşağılanmaktan, bıktık yok sayılmaktan, haysiyetimizi geri istiyoruz...” Ya ben? Ben bunları istemiyor muyum? Neden her zaman birlikte çekindiğimiz bu kitlesel ‘biz’ söylemini bu kadar savurganca kullanıyorsun şimdi bana karşı? Karşındakini kendi tanımlamalarınla boğmakta olduğunu göremeyecek denli bir sabırsızlık, bir tahammülsüzlük, bir kaba genellemecilik değil mi bu? Tıpkı kızdığın Başbakan gibi.

Beni ‘biz’den soyutladığın anda, benim kendimi sana savunmam, senin söyleminin nesnesi olmayı kabullenmem gerekiyor. Dahası, ille şunları söyleyerek lafa başlamam da gerekiyor: Gezi’de ağaçlar kesilmesin diye imza verenlerdenim. Sonuna dek destekledim. Yıllardır ağacın, suyun, tabiatın haysiyetinden dem vuran cümleler sarf ettim, hayatımızın tüm asli unsurlarına zulmeden vahşi endüstrileşmeye karşı. Ama sana kendimi kanıtlamam için bunlar yetmiyor. Tıpkı Başbakan ne yapsa, ne dese ikna olmayacağın gibi.

Sanal ortamda kendin gibi düşünenlere hapsettin kendini. Hep onlarla konuştun ve üstten, sarkastik bir tonda sergilemekte sakınca görmedin cüretkâr ifadelerini. Sana baktıkça gördüm ki kişi salt kendi hayat tarzı için direnmeye başladığında saldırganlaşıyor. Kendisine benzemeyenlerin hakkı için gayret sarf etmediği sürece çoğalamıyor.

Gezi’de değilim, evet. Salt kendi adına direnmenin bir tür tahakküm olduğunu ve çerçevelenmemiş bir özgürlüğün, kriterleri konulmamış bir hürriyetin ölçüsüzlük ve işgalcilik olduğunu gördüm.

Yıllardır ‘oradaydım’ oysa. Sen yoktun. Memlekette veya başka coğrafyalarda hayat tarzına müdahale edilen, anadilinde konuşturulmayan, evi başına yıkılan, katilleri saklanan, üzerlerine salkım bombaları atılan, zorla göç ettirilen, mülteci olan ve ama hayat tarzları bana aslında hiç benzemeyen insanlar adına bedel ödemeyi göze aldığımda sen yoktun. İşkenceye, insan haklarına karşı, faili meçhullere karşı itirazımı seslendirmek için sokaktaydım yıllarca. Sen yine yoktun.

Ama sana küfretmedim, ana baba parasıyla direniş yaptığını, ideolojisine hakim olmadığın idolleri kullandığını yüzüne vurmadım. Bana bölücü, işbirlikçi, yabancı dölü, şu bu birçok şey söyleyip sanal ortamlarda çoğalttıklarında, iftiralarıyla haber linkleri oluşturduklarında benim hayat hakkım için direnmedin. Sustun. Karışmadın. Aldırmadın. Takmadın. Şimdi sadece kendi dilini konuşanlarla anlaştığın, senin gibi yaşayanlarla kaynaştığın bir ortam kurdun ve ancak bu ortamda ilk kez ‘biz’ oldun. Şimdi bu hoyratlığının, bu sağa sola müdanasızca sataşma küstahlığının bir tür ayrımcılık olduğunu görüyorum.

Bu memlekette bir tek gencin daha ölmemesi için verdiğimiz mücadeleyi Başbakan’ın otoriter üslubundan daha ‘hayati’ buluyorum mesela. İçeride ve dışarıdaki birtakım medya otoritelerinin Esed kendi halkına zulmederken katliamlara seyirci kalmasını, buna karşılık Türkiye’de hükümetin üslup sorunundan düşürülmekte olduğunu yazmalarını hakkaniyetsiz buluyorum. Tam da barış yapacakken, tam da darbe finansörlerini yargıya taşımışken. Böyle bir lüksümüzün olmadığını düşünüyorum.

Başbakan gitsin, yerine şu gelsin, bu gelsin demenin de bir tür seçkincilik kibri olduğunu hatırlatmam gerekir mi? ‘Biz’ belirleyelim kimin geleceğini, kimin gideceğini. Bu mühendisliklerden bu memlekette çok çekmedik mi?

Kendi gibi yaşamayanları hakir gören, alay eden, küçümseyen, kendini doğallıkla üst mertebeye koyan, özü itibarıyla kamusal alanı kendi malı sayan ‘biz’ söylemi, senin dilinde kolektif bir dışlamaya dönüştü giderek. Sana söylemiyorum, ama sana söylüyorum aslında iması. Bunu reddediyorum. Bu ‘biz’ üzerimde öyle bir tahakküm oluşturuyor ki, birlikte çoğalamıyoruz. Beni azaltıyorsun, eksiltiyorsun. Oysa özgürleştiren ‘biz’ salt kendi hayat tarzını değil, salt kendi beklentilerini değil, ancak başkalarının hayatını, başkalarının haklılığını savunurken mümkün. Direniş, ancak böyle saldırganlığa dönüşmekten alıkoyar insanı.

Sessizce acı çekiyorsan, belki herkes adına bedel ödemeyi göze alabilirsin, evet. Benim adıma da. Ama üzerimde hakkın kalmamalı. Neden burada değilsin diye bıyık altından gülümseyerek, hayal kırıklığına uğramış gibi yaparak, bol bol da ima ederek üzerimde kurduğun baskıyı da reddediyorum. Seninle aynı coşkuyu paylaşmamamın nedenini tarihsel endişelerime, saflığıma filan verdin. Direnişini kendi nazarında daha asil bir yere oturttu benim yokluğum. Ben şu kadar gündür oradayım diyorsun. Ne güzel bir kendini bulma, ne rasyonel bir maneviyat tatmini.

“Gerçeği söylemiş olur bir gölgeyi söyleyen” diyen Paul Celan gibi; sana gölgeyi söyledim sadece. Ağız dolusu suskunluk sağaltabilir bizi bu saatten sonra. Konuşmak değil. Çünkü konuşmak, evet ile hayır arasındaki perdeleri bir bir indirdi. Gölgesinde esenlik bulacağımız bir direniş biçimi olmaktan çıktı. Nasıl hükümetin rantçılığı teşvik eden uygulamalarına karşıysam, senin bu ‘biz’ söyleminden devşirme rantçılığına da karşıyım, kusura bakma.


http://www.zaman.com.tr/leyla-ipekci/gercegi-soylemis-olur-bir-golgeyi-soyleyen_2099223.html

90’ların ruhu mu Vehbi Bey’in prensipleri mi? - Gürkan Hacır

09 Haziran 2013 Pazar - Aksam.com.tr

Gezi direnişinin öncüsü 90’lı gençliktir. Başından itibaren eyleme damgalarını onlar vurdu. Polisle amansız gaz mücadelesine onlar girdi. Taksim alanını hınca hınç doldurdular. Bugüne kadar sivil toplum kuruluşlarını muhatap almayan hükümeti pazarlığa zorlayan yine onlar oldu. 

Peki kimdir bu 90’lılar? Apolitik oldukları iddia edilen bu kuşak nasıl oldu da böylesi politik bir çıkışı başardı? Cumhuriyet tarihinin en sivil direnişini nasıl başlattılar? Türkiye’nin gündemini günlerdir nasıl işgal ettiler? Onları biraz daha yakından tanıyalım mı? 

Gezi Parkı eylemleri ne komplo teorilerini ne de faiz lobisi söylemlerini destekler niteliktedir. Günlerdir parkta yatan, polis şiddetine karşı direnen gençler Harry Potter ve Fight Club izleyerek, Counter Strike oynayarak büyüyen 90’lılardır. Temel slogan ise şudur: Bana karışamazsın! 

Önce oyunlardan ve filmlerden başlayalım. 

90’lı kuşağın filmi ‘Yüzüklerin Efendisi’ ve ‘Harry Potter’dır. Spritüel dünyaya girişleri bu filmle oldu. Büyücülük okuluna giden ve doğaüstü güçleri kendinde toplayan Potter aslında J.K. Rowling’in yazdığı bir romanın kahramanıydı. Anne ve babasını kaybeden bir çocuğun hikâyesi üzerine kurulu olan Harry Potter’ın filmi ve kitabı, 90’lı kuşağa günümüz dünyasının tozu dumanı arasında mucize yaratılabileceğini, sihirli objelerle karmaşık olayların üstesinden gelinebileceğini gösterdi. Yani bizim kuşak gibi sosyal olayların çözümünde siyasal ve ekonomik gerekçeler aramalarına lüzum yoktu. Mucizeyi bizim gibi kaf dağının ardında aramıyorlardı. 

(Bu durum Gezi direnişinde çok işlerine yaradı.) 

MARX OKUMADI AMA… 
Ama asıl başyapıtları ise ‘Fight Club’tı. Kızlı erkekli hemen hepsi ‘Dövüş Kulübü’nü izlemişti. Monoton bir hayatı olan filmin kahramanının günün birinde bambaşka bir insana dönüşmesi ve bir dövüş kulübüne girişinin anlatıldığı film, 90’lı kuşağın hit filmi oldu. 

Bir 90’lı şunu söylemişti: “90 kuşağı Marx’ı okuyamadı ama Fight Club’ı izledi.” 
Onlar da Gezi Parkı’nda tıpkı Fight Club gibi 
bir anda monoton hayatlarından çıkmaya karar verdiler. 

Ürkek, çekingen, çıtkırıldım bilgisayar çocuklarının polis şiddeti karşısında korkusuz direnişini, 17 yaşındaki apartman çocuklarının gaz bulutu altındaki cesaretlerini bir de bu gözle okumayı deneyin derim. Barikat kuran narin kızları Fight Club’la ve Harry Potter’la daha rahat anlayabiliriz. 
Favori oyunları ise Counter Strike ve Call Of Duty’ydi. Her ikisi de düşmanla kıran kırana yapılan sokak savaşları üzerine kurgulanmış oyunlardı. Ortalığı kırıp döküyorlar ama kendilerine bir şey olmuyordu. 

Beşiktaş’ta barikata koşan kolej çocuklarının gözünde o oyun anının heyecanını ve zevkini gördüm. Bizim ve bizden büyük politikleşmiş kuşak gibi polisle içli dışlı olmamışlar, işkence hikâyelerini dinlememişler, takip korkusu yaşamamışlardı. Yani polis onlar için uzaktan biber gazı sıkan bir görevliydi. Ve hedef onun eline geçmemekti. Onun için bu kadar rahat eyleme geçtiler. Ve korkmadılar. Yani devletin acımasız yüzüyle ilk kez bu eylemde tanıştılar. 

AKP’Yİ BİLİYORLAR 
Politikaya gelelim. 

90’lı kuşak (yaşları gereği) Recep Tayyip Erdoğan’dan başka başbakan tanımıyor. Bildikleri tek hükümet AKP hükümetidir. Dolayısıyla kıyaslayabilecekleri bir başka hükümet ve başbakan görmediler. Apolitik olarak değerlendirilmelerinin sebebi bu mutlak iktidar döneminin çocukları olmalarındandır. 

Yani sivil toplum kuruluşlarının etkisizleştiği sendikaların, derneklerin, hükümet üzerinde tesir yaratamadığı bir dönemde yaşadılar. Mutlak ve tek hakimin Başbakan Erdoğan olduğu bir dönemde doğup büyüdüler. Örneğin büyük bir genel grev görmediler. Cumhuriyet mitinglerini bir tarafa koyacak olursanız büyük toplumsal bir başkaldırıya hiç tanıklık etmediler. 

Apolitik olmaları bu yüzden normaldir. Ama bizim değer yargılarımızla ‘apolitik’! 

SEBEP EKONOMİ DEĞİL 
90’lıların fatura kaygıları yok. Anne babalarının ezildiği ekonomik yük onların pek umurunda değil. Ağır kredi yükü veya borç sarmalı onları ilgilendirmiyor. Gelecek kaygılarının içinde ekonomik gerekçeler yok. 

Yani 80 öncesinden aldığı politik mirası bugünlere taşıyan ve hayatı ona göre yorumlamaya çalışan bizlerin 90’lı kuşağı anlaması pek kolay değil. Onların en büyük kutsalları özgürlük… Ona dokunulmasına tahammül edemiyorlar. Ve asla taviz vermek niyetinde değiller. 

Peki komplo teorilerinin doğruluk payı nedir? Yani önce birkaç gazetecinin yazdığı sonradan da Başbakan Erdoğan’ın seslendirdiği gibi uluslararası bir komplo mu kuruldu? Kitleler bir düğmeye basılmasıyla mı sokağa döküldü? 

Komplo teorileri üzerine yıllardır kafa yoran, dahası bu konuda kitaplar yazan birisi olarak peşinen söyleyeyim. Komplo teorisi için kurulan halkalar çok zayıf, inandırıcılıktan uzak. Dahası her şey gözümüzün önünde olmadı mı? Komşumuz, kardeşimiz, teyzemiz tencere tavayla ortalığa dökülmedi mi? 70 yaşındaki teyzeleri gece 4’te Boğaz Köprüsü’nden yürüten hangi düğme olabilir? 

Bana pek inandırıcı gelmedi. 

Peki ya faiz lobisi? Onun Türkiye ayakları kimler? 

Başbakan’ın üstü kapalı geçtiği konuyu ve ismi biz açalım. 

Sahi bu işin arkasında Koç’mu var? 

AKARYAKIT SORUŞTURMASI 
Önce biraz tarihe uzanalım. 

Tarih 1955 Mayıs… 

Başbakan Adnan Menderes’in tüm ısrarlarına rağmen Vehbi Bey (Koç) CHP’den istifa etmiyordu. Demokrat Parti’ye girmek şöyle dursun CHP’den istifa etmesi yönündeki telkinlere bile kulaklarını tıkıyordu. Olan bütün teklifleri de günü gününe İsmet Paşa’ya anlatıyordu. Bütün iş camiası Demokrat Parti’ye yelken açmıştı ama Vehbi Bey ısrarla CHP üyeliğinden vazgeçmiyordu. 

Ama Ankara’dan gelen telefon işlerin karışacağının belirtisiydi. Arayan Ankara Emniyet Müdürü’ydü. Acilen Ankara’ya gelmesini Başbakan’ın kendisini beklediğini söyledi. Vehbi Bey telaşla Ankara uçağına bindi. Önce İsmet Paşa’ya haber gönderdi, durumdan haberdar etti. 

Sonra Başbakanlığa gitti. 

Adnan Bey’in suratı asıktı. Vehbi Bey, buyurun efendim beni emretmişsiniz dedi. 

Adnan Menderes önündeki kâğıtlara bakıp konuştu. 

“Vehbi Bey akaryakıt karaborsası yaptığınız iddia ediliyor. Hakkınızda tutuklama istenecekti. Ben son bir kez daha konuşalım istedim” dedi. 

Vehbi Koç sarsılmıştı. Başbakan onu tutuklatmakla tehdit ediyordu. Yutkundu. 

“Efendim böyle bir şey nasıl olabilir. Elimizde bulunan yakıtı devlet kurumlarına gerekebilir diye bazen tasarruflu satıyoruz” dedi. 

Menderes, bilemem der gibi bir ifade takınmıştı suratına. 

Vehbi Bey heyecandan bayılacak gibiydi. 
Gözlerinden akan yaşa engel olamıyordu. 
Sonra?.. Sonra neler yaşandığını bilmiyoruz. Adnan Bey soruşturmayı durdurdu. Karaborsa soruşturması Koç Grubu’nu kapsamadı. Vehbi Bey bitişin köşesinden dönmüştü. 

Yaşadıklarını İsmet Paşa’ya anlattı. 

Ancak yine de 50’li yılların sonuna kadar CHP’de kalmayı sürdürdü. Sonraki yıllarda ise politikayla arasına hep mesafe koydu. 

Bu prensip bugünlere kadar sürdü. Koç Grubu tüm siyasilere olabildiğince mesafeli davrandılar. 
Peki ya bugün? 

Koç Grubu, Tayyip Bey’e karşı bir organizasyona girişebilir mi? 

Ya da soruyu tersten soralım. Koç’lar AKP hükümeti sırasında nasıl bir rota izlediler? Ne kazandılar ne kaybettiler? 

Cevap çok basit: Yapılan en büyük 3 özelleştirmeden 2’sini onlar kazandı. AKP’nin iktidara geldiği 2002’den bu yana tam 6 kat büyüdüler. Her şeyi bir yana bırakın son Gelir Vergisi rekortmenleri listesine bir bakar mısınız? 

Türkiye’de en çok kazanan ilk beş kişi Koç Ailesi’nin mensubu değil mi? Kendilerini yakından takip eden birçok sanayici aileyi açık ara geride bıraktılar. Son on yılda servetlerine servet kattılar. Erdoğan’dan neden şikâyetçi olsunlar ki?.. 

Uluslararası faiz lobisine gelince... Faiz lobisi harekete geçmek ve AKP iktidarını sarsmak istese hiç böyle dolambaçlı yollara sapmasına gerek duymaz. Türkiye’ye her gün pompalanan sıcak para girişini keserler olur biter. Bakınız 2001 krizi… 

SOSYAL BAŞKALDIRI
Evet... Gezi direnişine ilişkin komplo teorileri ne yazık ki ikna edici tezlere dayanmıyor. Şunu kabul etmemiz gerekiyor: Bu ne siyasal ne de ekonomik bir isyandır. Tamamen sosyal bir başkaldırıdır. 
Ve temel sloganı da şudur: Bana karışamazsın! 


http://www.aksam.com.tr/yazarlar/90larin-ruhu-mu-vehbi-beyin-prensipleri-mi-c2/haber-213901