erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2013 Pazar

Kaç para aldın RTE’den? - Yılmaz Özdil



Kaç para aldın RTE’den?

Değerli ağabeyim Uğur Dündar ekranlara geri döndü, Arena programı Halk TV’de başladı.

Bir başka değerli büyüğüm Müjdat Gezen’le birlikte konuk olarak katıldık. Arena’nın içinde, Yurt gazetesi ve Halk TV’nin ortaklaşa gerçekleştirdiği Beşar Esad röportajı yayınlandı. Doğal olarak, kendi ülkesinin çıkarları için ne gerekiyorsa onu söyledi. Tayyip Erdoğan hakkında “yalancı, bağnaz, dürüstlüğü tanımayan, kişilik sorunları yaşayan, en düşük seviyede ahlaki değere bile sahip olmayan” sıfatlarını kullandı. CHP’yi övdü, laiklikten dem vurdu. Ahmet Davutoğlu’na yalancı derken, dengeyi kolladı, Tayyip Erdoğan’la arası limoni olan Abdullah Gül’e toz kondurmadı. Sanırsın İsviçre’nin cumhurbaşkanıdır, demokrasi dersi vermeye kalktı. Dinledik tabii... Sonra “en başta Ortadoğu hacivatları, hiçbir yabancı ülke liderinin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na hakaret etme hakkı yoktur” dedim. “Televizyonlar üzerinden yürütülen bu tür psikolojik harekâtları dinleyeceğimize, pırıl pırıl Türkiye Cumhuriyeti, yüzü Batı’ya dönük Atatürk Cumhuriyeti, nasıl oldu da, bu adamlarla kol kola girdi, nasıl oldu da kendimizi bir anda Ortadoğu bataklığında bulduk, buna kafa yormalı” dedim.
*
Tayyip Erdoğan’ın kötü adam olması, Esad’ı iyi adam yapmaz.
*
Mesaj yağdı haliyle...
*
“Kaç para aldın RTE’den?” diye sormuş Duygu. “Tayyip’in avukatı” demiş Mehmet.“Sevilen bir lidere, Esat’a hakaret ettiniz” demiş Utku. “Atatürkçü olmadığını gördük”diye öfkelenmiş Ulaş. “Duyduklarıma inanamadım, o konuşan siz miydiniz, dublörünüz müydü?” diye merak etmiş Levent. “Tayyip kendi halkına hakaret ederken bir kelime itiraz ettin mi?” diye sormuş Erhan. “Sözleriniz beni rencide etti, sizi kınıyorum” demiş Mehmet. “Başbakan’a yağ çekerek sempati kazanmak istemişseniz, buna değmezsiniz”diye uyarmış Özgür. “Sizi yanlış tanımışız” diye sitem etmiş Ömür. “En sevdiğim gazeteciydin, adın üstünde yoz, Tayyip seni de korkuttu demek ki, Allah belanı versin”diye saydırmış Sadık. “Tayyip’i savunmaya geçtiniz, size yakışmadı” diye kızmış Bilgi.“Tayyip Erdoğan bu ülkenin kurucularına, mesela İsmet İnönü’ye hakaret ettiği zaman aynı cesareti gösterip, Tayyip Erdoğan bu lafı edemez dediniz mi?” diye sormuş Alpaslan... Ki, hakikaten İnönü’yü savunan hiç yazım yoktur! “Sizi ne zaman satın alacaklar diye bekliyorduk, sizi dinlerken ağlamamak için zor tuttum kendimi, bundan sonra  gazete almayacağım, köşe yazısı okumayacağım” diye veda etmiş İsmail. “Esad’ın maruz kaldıklarını bilmeden konuşuyorsun, şerefsizsin, alçaksın, gazeteci bozuntususun” diye bağırmış Cihan. “Abim olsanız bu kadar severim sizi ama, az bile söyledi Esad” diye üzülmüş Bülent. “Senin içyüzünü de öğrendik, neden bir anda değiştin, Silivri’yle mi korkuttular seni” diye kuşkulanmış Ali. “En kritik anda dönüveren piyondan başka bir şey değilmişim” Umut’a göre... “Hayal kırıklığıymışım, Esat’ı eleştirmek benim ne haddime”ymiş Barış’a göre... “Ne siz, ne de devletimizin yöneticileri, Esad’ın siyasi duruşunun ve kişiliğinin yanından bile geçemez, şeriatçıları tercih etmişsiniz, dün bunu gösterdiniz” diye yargılamış Emrah. Pınar’a göre “Tayyip’in kalemi”yim. Erkan’a göre“AKP’nin köpeği”yim. Ahmet’e göre “satılmış olduğum” ortaya çıkmış. “Seni adam yerine koyuyorduk, bugünden itibaren tarihin çöplüğüne atıyoruz, senin de g.t kılı olduğundan zerre kadar şüphem kalmadı artık” demiş Neşe. “Hayırdır, ABD sizi de mi beslemeye başladı?” diye sormuş Emre. “Tayyip’in Esad’a karşı neler yaptığını, Türkiye’yi savaşa sokmaya çalıştığını, teröristleri Hatay’da besleyip, sınırın öteki tarafına savaşmaya gönderdiğini bir kez olsun yazdın mı?” diye merak etmiş Hasan. “El Kaideci misin nesin” demiş Akın. İsmini vermeyip, Santor adıyla mesaj gönderen arkadaş, “Esad tarafından yönetilmeyi AKP tarafından yönetilmeye tercih ederim” demiş. “Seni okuduğum için kendimden utanıyorum, bundan sonra okursam namerdim” diye söz vermiş Erkan. “Defol İzmir’e git”diye kovalamış Hakan. “Yandaşsın” demiş Uğur. “İktidara yaranmaya çalışma, halkın yanında ol biraz” diye uyarmış Hasan. “Müslüman Kardeşler seninle gurur duyuyordur herhalde” diye giydirmiş Arzu... Halit’e göre “Tayyip’in ruh ikizi”ymişim. “İlk defa keşke işinden kovulsan diye içimden geçirdim, hak etmiyorsun bu mesleği” diye dua etmiş Oktay. “Bizim başbakanın yanlışlarını anlatacağınıza Sayın Esad’a yüklendiniz, çok komik oldu, umarım maddi çıkar peşinde koşmayan Yılmaz Özdil olmaya devam edersiniz” demiş bir profesörümüz... “Seni çok sevmiştim, yazıklar olsun sana ve senin zihniyetine, gözümüzde çok küçüldün” demiş adaşım Yılmaz. “20 yaşındayım, 13 yaşımdan beri yazılarınızı takip ederim, şimdi ziyan ettiğim yıllarıma yanıyorum, seni okumakla yaptığım aptallığa yanıyorum, laik falan değilsin, açıp biraz tarih oku, Mustafa Kemal kimlerle savaşmıştı, bir düşün bakalım” diye Atatürkçülük dersi vermiş Burak. “Esad’ın sözlerini hakaret olarak algılamıyorum” demiş Şehnaz. “Doğru söyle, bu ülkenin gençlerini Tayyip’in arkasına dizip savaşa göndermek için kaç para aldın?” diye sormuş Yücel. “En büyük hayal kırıklıklarımdan biri olarak tarihe yazıldın, sen başbakanın avukatı mısın, seni okuduğum günlere lanet ediyorum, yalakaların en dibindesin” diye haykırmış Nazım. “RTE’yi aslanlar gibi savundun, içime sindiremedim” demiş İsmail. “Ne çok severek okurdum seni, Esad karşıtlığı üzerinden karşı devrimi selamladın, meğer ne yalakaymışsın, git Tayyip’e danışman ol” diye önermiş Kurtuluş. “Seni vatansever sanırdık, esefle seyrettik, kepazeymişsiniz” demiş Aykan... Duygularını “Esad hakkında söylediklerinizden ötürü Türk halkına özür borçlusunuz” diye özetlemiş Faik. “Kırk yıl düşünsem, Allahüekber diyerek insanların kalbini sökenleri savunacağınız aklıma gelmezdi, yazıklar olsun, inanın artık sizin gibiler yüzünden geleceğimden korkuyorum, bizleri koruyacak tek kişinin Beşar olduğunu düşünüyorum” demiş Sinan. “Size saygım sonsuz ama, kusura bakmayın, kim bu Tayyip Erdoğan’a ne söylerse, onun arkasında olurum” diye kestirip atmış Doğan... Nevzat’a göre “İsrail köpeği”yim. Ekrem’e göre “Vahabi kuklası”yım. “Hocaefendinden ne emir aldın, açıkla da bilelim” demiş Tarık. “Cemaatin sözcüsü müsün?” diye sormuş Neşe. “Müslüman Kardeşler’in avukatı olmak sana mı kaldı, kim verdi sana bu talimatı?” diye merak etmiş Bihlul. “AB’ye bu kadar hayran olduğunu bilmiyordum, meğer boş kutuymuşsun” demiş Kadri. “Ne yani, Esad’ın söylediklerini reddedip, Tayyip’e mahkûm kalmaya devam mı edelim, gezi direnişinde hayatını kaybeden çocukların ailelerine ayıp ettiniz” demiş Kaan. İbrahim’in mesajını çok beğendim, “Müjdat Gezen yalakalar için zeytinyağı getirmiş, jöle getirseydi daha iyiydi”demiş.
*
Çoook uzun, uzatmayayım.
*
AKP’nin toplumu ne hale getirdiğinin kanıtıdır bu... Bir başka ülke liderinin “umut” olarak görülmesi, dışarıdan medet umulması, sadece hükümetin değil, kendilerinden umut kesilen muhalefet partilerinin de can kulağıyla irdelemesi gereken bir tablodur.

-------------------
 NOT:
‘Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda’ nın ilk imzası, bugün saat 13’te, Suadiye D&R’da...  Yukarıdaki sevgi dolu mesajlara bakılırsa, tenha bir imza günü olacağını düşünüyorum 

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Erdoğan'ı kınayan ABD'ye yanıt


Başbakan Erdoğan'ın "Mısır'daki darbenin arkasında İsrail var" açıklamasını kınayan ABD'ye AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz'dan yanıt geldi.
ABD'yi "İsrail'in avukatı" olmakla suçlayan Kapusuz, Beyaz Saray sözcüsünün açıklamasını "suç ortaklığı psikolojisi" olarak nitelendirdi.
Kapusuz, Twitter hesabından paylaştığı mesajlarda şu ifadelere yer verdi:
"ABD,İsrailin avukatlığını yapmış Başbakanın açıklamasını kınamış. Darbeyi kınamayan ABD'nin açıklaması bizim nezdimizde bir anlam ifade etmiyor.
Ayrıca ABD'nin alelacele hareket edip İsrail'den önce bize cevap vermesi bir suç ortaklığı psikolojisinden kaynaklansa gerek.
Türkiye yalnız da olsa Mısır'daki katliamın sona ermesi için çaba gösterecektir. Türkiye güçlü bir ülkedir, hiçbir gücün dayatmasına boyun eğmez."
Başbakan Erdoğan AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında "Mısır'daki darbenin arkasında İsrail var" ifadesini kullanmıştı.
Erdoğan'ın bu ifadesi ABD'nin tepkisini çekmiş ve Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, günlük basın toplantısında yaptığı açıklamada "Başbakan Erdoğan tarafından yapılan açıklamayı güçlü biçimde kınıyoruz" demişti.

ABD: Erdoğan'ın açıklamasını kınıyoruz


Başbakan Erdoğan'ın "Mısır'daki askeri darbenin arkasında İsrail var" sözlerine ABD'den tepki geldi.
Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, günlük basın toplantısı sırasında Mısır'da yaşananlara değindi.
ABD'nin Mısır'a yardımlarının gözden geçirilmesi süreci devam ettiği için, hala bazı yardımların Mısır'a gittiğini veya gidebileceğini açıkladı.
Sözcü Earnest'e, Erdoğan'ın İsrail'le ilgili sözleri soruldu.
"Başbakan Erdoğan tarafından yapılan açıklamayı güçlü biçimde kınıyoruz" diyen sözcü şöyle devam etti:
"İsrail'in bir şekilde Mısır'daki son olaylardan sorumlu olduğunu belirtmek, nahoş, ispat edilmemiş ve yanlış. Bu tür açıklamalar sadece, bölgedeki tüm ülkelerin, dünyadaki birçok öncü ülkenin, Mısır'daki tehlikeli ve akışkan durumu ele almak için yapıcı diyaloğa doğru birlikte çalışması yönündeki acil gereksinime yönelik dikkati dağıtır."

"Mısır’daki olayların arkasında İsrail var"


Başbakan Recep Tayyip ErdoğanMısır’daki gelişmelerin ve darbenin arkasında İsrail’in olduğunu iddia ederek, “Mısır’da ne diyorlar: Demokrasi, sandık değildir. Arkasında neresi var? İsrail var. Elimizde belgesi var, 2011 seçimleri öncesinde Fransa’da yapılan bir oturumda, Adalet Bakanı’yla, Fransa’dan bir entelektüel, o da Yahudi, aynen şu ifadeyi kullanıyorlar: ‘Mısır’da Müslüman Kardeşler seçimi kazansa da onlar kazanamayacaktır, çünkü demokrasi sandık değildir. Aynı uygulama o. O zaman batının demokraside bir defa tanımı yakalaması lazım, öğrenmesi lazım” dedi.


http://siyaset.milliyet.com.tr/misir-daki-olaylarin-arkasinda-isra/siyaset/detay/1752540/default.htm

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Biz neredeyiz? - Ekrem Dumanlı




Biz neredeyiz?

Aslında her hadisenin geçmiş zaman diliminde bir izdüşümü var. Tarihin tekerrürden ibaret olması da bu yüzden. Tabii ibret alınırsa, ders çıkarılırsa… Ya hayat-ı Nebeviye? O da “mazi”ye dair bir destan olmakla birlikte, istikbale dair ibret levhaları taşımıyor mu? Mesela cesaret, sabır, teenni, zafer…
Hâşâ Allah Resulü hiçbir zaman korkmadı. Korkmazdı da. İlahî bir sıyanet altındaydı çünkü. Buna rağmen temkini, tedbiri, teyakkuzu elden hiç bırakmadı. Kâbe’nin içi putlarla doluydu; ama o gönüllerdeki putları kırabilmek için o nâhoş manzaraya katlanıyordu. Arada bir gençler, “Çıkalım sokağa, gürül gürül haykıralım.” diyordu. Samimi bir niyetti o. Ancak ne mekân ona müsaitti, ne zaman. Mekke müşrikleri öyle bir huruca dünden razıydı. Bir kıyam olsa da bir katliam yapsak havasındaydı zalimler. Lakin o Müşfik Rehber, zamanın ruhunu doğru okuyor, insanların kalplerine hitap ediyor, gönüllerin fethini ülkelerin fethinden önemli görüyordu. En acımasız işkencelere ailece maruz kalan Ammar bin Yasir’in şikâyetlerini gözyaşları içinde dinliyor, o muhteşem ailenin güzel delikanlısına sabır tavsiye ediyordu. Nitekim o sabır döneminde o güzel ana (Sümeyye) İslam tarihine ilk şehit kadın olarak geçiyordu.
En vahşi ambargo Mekke’de yaşandı. Peygamber ve arkadaşlarının dış dünya ile bağları kesildi; ticaret yapamaz, kız alıp veremez oldular. Ve hüzün senesi. Hatice Validemiz yokluk içinden varlığa kanatlandı. Baş hâmi vazifesini deruhte eden amca da vefat etti o sene. Yine de dayanmak gerekiyordu. Ruhlardaki seyr-u sülûk bitmeden fethi mübîn gelmeyecekti çünkü.
Ve hicret… 13 yıl süren o mezalim aslen ve neslen Mekkeli olan kişileri vatanlarından cüdâ düşürüyordu. Önce bütün dostlar daha emin beldelere gönderilmişti. Ardından en sıddık dostunu yanına alan İki Cihan Serveri, yollara düşüyordu. Yollara… Mağaralara… Çöllere… Suikast timleri elli çeşit senaryo yazarken ve kanlı emellerine ramak kalmışken o, “Mahzun olma. Allah bizimle beraberdir.” diyordu.
Mücbir sebepler olmasaydı kılıç kından çıkmazdı inanın; çünkü O, ölü kalpleri ihya için gelmişti. Ne var ki yüreği kapkara, vicdanı simsiyah bir zümre, o masum kitleye nefes aldırmak istemiyordu. Savaş zaruri olunca, “Yaşlılara, kadınlara, çocuklara, kendisini ibadet ü tâate vermiş ruhbanlara ve mabetlere ilişmeyiniz! Ağaçları yakmayınız! Hayvanlara dokunmayınız! Ve servetleri heder etmeyiniz.” buyurarak savaşıyordu. Bir de eman dileyenlere ilişilmemesini tavsiye ederek sulhun esas olduğunu öğretiyordu. Zaferle müjdelendiği savaşlar kaçınılmaz olunca zırhının üstüne zırh giydi, tedbir ve temkin dersi verdi.
Hele Hudeybiye, hele Hudeybiye! İhrama girip yola çıkmışlardı. Silahsızdılar. Sadece Kâbe’yi ziyaret etmek istiyorlardı. Ordular dikildi karşılarına. Kuşatılmışlardı. O müzakere yolunu seçti. Günlerce süren tahrik, tabii ki herkesin vicdanını kanatıyor, sabrını taşırıyordu; ancak o kuvvetler dengesinin olmadığı bir ortamda halkı mütegallip ve mütecaviz zalimlere karşı savunmasız duruma düşürmüyordu. Korkudan mı? Hâşâ!
En çetin dönemlerde diplomasiyi devreye soktu hep. Hudeybiye’de rencide edici çok şey yaşandı; ama o bir yandan sulh ile zaman kazanıp gönül seferberliğine devam etti; bir yandan da zalimlerin katliam yapmasına fırsat vermedi. Süheyl İbn-i Amr’ın anlaşma metninde yer alan “Resulullah” ifadesini silmek istemesi tabii ki rencide edici bir talepti. O yüzden Hz. Ali o ibareyi silmek istemedi; ancak o mübarek eller bizzat o mukaddes hakikati o anlaşma metninden çıkararak yeni bir sayfa açtı İslam tarihine. Şüphesiz insanlık tarihine de bir yeni dönemi muştuluyordu bu sabır ve tahammül… Gün geldi, devran değişti, gönüller fethedildi. Daha dün taşlarla, sopalarla, kılıçlarla kovuldukları Mekke’yi fethetti gönül fatihleri. Sevinmek en tabii haklarıydı belki de. Ne var ki Allah onlara şöyle seslendi: “Allah’ın yardım ve zaferi geldiği zaman. Ve insanların fevc fevc Allah’ın dinine dehalet ettiğini gördüğün zaman. Rabb’ine hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O tevvabtır, tövbeleri çok kabul eder.” (Nasr Suresi).
Bu ne muhteşem bir zafer kültürü!
Tam zafer coşkusunun orta yerinde O, seni istiğfara, tövbeye davet ediyor. İslam’ın zaferi tövbe ile gelir de ondan. Zafer çığlığını Müslüman ancak secdede atar ve o çığlığı O’ndan başka kimse duymaz. O çığlık ki insanı benlikten, kibirden, istihkak düşüncesinden arındırır…
Ne diyor Mekke Fethi’nin kutlu şahitleri: Peygamber (sas) o kadar eğilmiş, o kadar eğilmişti ki alnı devesinin hörgücüne değiyordu. Hazreti Muhammed’in (sas) tevazuu o kadar derindi ki, insanlık tarihinde hiçbir muzaffer kumandan bu makama böyle mazhar olmamıştı. Görünen o ki onca badireyi aşmakla mükellef insanımız hemen her yola başvurarak kendine bir çıkış yolu arıyor. Çoğu kez de bulamıyor maalesef. Çünkü yol haritasını, asıl bakması gereken yerde değil, karanlık bir dehlizde arıyor.

Cesaret, feraset ile el ele vermeli ki hikmet ve kudret çıksın ortaya. Acı gerçek şu ki yeryüzünde hakkaniyet ve adalet dağıtacak bir merci yok. Zalim zulmüyle kendi sonunu hazırlar; o zulme takılıp umudunu ve azmini kaybeden de çağıyla hesaplaşamaz. Ne ağıt yakmak çaredir, ne beddua etmek. Ne güzel öğütlemiş o Muazzam Kitap: “Asra yemin olsun ki, insanlar ziyandadır. Ancak şunlar müstesna: İman edip salih amel işleyenler, bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.” (Asr Suresi) İşte reçete burada. İşte doktor orada. Ya biz? Gerçekten “helaket ve felaket asrının adamları” olan bizler neredeyiz? Asıl mevzu bu, gerisi angarya…


Üç çocuk meselesinin şifresi... - Reha Muhtar


Bülent Arınç lafa girip, üç çocuk konusunda Tayyip Erdoğan’ın tam tersi laflar etmeseydi; doğrusu bu konuya pek el atmayı düşünmüyordum...

Şifreleri var çünkü bu konunun...

Hassas ve derin bir konu bu üç çocuk meselesi...

Tayyip Erdoğan’ın herkesten üç çocuk yapma isteği kendi otokrasisiyle ilintili bir durum değil çünkü...

“Devlet politika”larıyla ilgili bir durum var perdenin arkasında...

***


Tayyip Erdoğan’ın “üç çocuk yapın” sözleri, bir yaşam tarzının empozesi, herkeslere neler yapacağını söyleyen bir “ayar verme hevesi”, kişilik haklarına müdahale ya da ailenin içine elini uzatma arzusu olarak “algılattırılmaya” çalışılıyor...

Meselenin şifrelerini bilenler bunun böyle olmadığını ilk anda idrak ederler...

Ancak elbette politika bir “algı yönetme sanatı...”

Tayyip Erdoğan da bir politikacı...

Zaman zaman rakiplerine karşı uyguladığı taktikler, onu da gün gelip vurabiliyorlar...

***


Bu hassas konunun bu şekilde tartışılması uzun zamandır vicdanımı rahatsız ediyordu...

Yine de bu konuya dalmayı uygun görmüyordum...

Ancak Bülent Arınç gibi usta ve tecrübeli bir politikacı, “Ben Başbakanımızın üç çocuk tavsiyelerine katılmıyorum... Çok istemelerine rağmen çocuk sahibi olamayan çiftler var... Ben sadece hayırlısı olsun diyorum...” deyince derin bilgileri vermenin elzem olduğunu fark ettim...

Politika bir demagoji sanatı bir yandan da...

Ancak “hayatın bilinmesi gereken bazı önemli gerçekleri” de var...

“Demagojiyle yalan yanlış yaratılan kör bilinçler” karanlık dehlizleri aydınlatmıyorlar...

***


“Üç çocuk yapın” tavsiyesi, bir yaşam biçimi zorlaması, dini kökleri olan bir empoze çabası, aile işlerine el atma arzusu, insanlara ayar verme kaygısı taşımıyor...

Söylendiği ya da algılatılmak istendiği şekilde...

Tayyip Erdoğan’ın “üç çocuk yapın” söylemi, “Türkiye’nin demografik yapısının değişmesini engellemeye yönelik bir realite...”

Türkiye’de Kürt, Türk, Arap, Çerkez, Laz, Arnavut, Rum, Ermeni, Musevi kökenli 76 milyon insan yaşıyor...

Tüm bu alt etnisiteler, Türkiye vatandaşlığı kimliğiyle taçlanıyorlar...

***


Son olarak Kürt kimliğinin daha gerçek bir tanımlamaya kavuşturulduğu “demokratik açılımların yaşandığı” günlerden geçiyoruz...

Yıllardır yok farz edilen “Kürt kimliğinin tanınması, yaşamın daha eşit, adil ve insan haklarına uygun kurulmaya“ çalışılması mutluluk verici gelişmeler...

Fakat; bir yandan da, Türkiye Cumhuriyeti’nin demografisinin dayandığı bir nüfus yapısı var...

Bu nüfus oranlarının halihazırdaki varlığı, bir devlet politikası olarak korunmak zorunda...

İnsanlar arasında kardeşliği, barışı, yurttaş eşitliğini ve özgür birey olma niteliklerini değiştirmeden, devlet nüfus yapısını da sürdürebilir kılmak mecburiyetinde...

“Devlet sistemi ve derin gerçeği” Başbakan’lara, Bakan’lara varolan demografik yapıyı koruma ve sürdürme görevini veriyor...

***


Sovyetler Birliği’nin dağılması süreci, Rus nüfusun yakın gelecekte diğer etnisitelerin sayıca altında kalacağı gerçeğinden hareketle başlayan bir süreçti...

Ülkelerin “demografik yapılarını koruma ve sürdürme” görevleri var...

Bu bir “hükümet ya da siyasi parti empozesi değil devlet görevi...”

Tayyip Erdoğan’ın “Üç çocuk yapın” önerisi, Türkiye’nin batı bölgelerinde gittikçe artış oranı düşen nüfusunun, diğer bölgelerle aynı oranda artmasını sağlamaya yönelik bir nüfus politikası...

Bu nüfus politikası “bir devlet politikası; Tayyip Erdoğan’ın kişisel ya da dini nedenlerle içinde yarattığı bir arzu değil...”

Bunu günlük politika demagojilerinin arasında “boğma”, “gölgeleme”, “karartma”, çok can yakan bir taktik olsa gerek...

***


Muhalefet bu konuda siyasi bir manevra yapabilir...

Tayyip Erdoğan’ın da onlara çokça yaptığı gibi, “bu devlet politikasını”, Erdoğan’ın “özel hayat dayatması, kişisel yaşam empozesi, aileye elini uzatan didaktik bir davranış çabası, hayata ayar veren otokratik bir kişilik arzusu” olarak gösterebilir...

Bu anlaşılabilir...

Ancak Başbakan Yardımcısı olarak bunca tecrübeden ve ustalıktan geçmiş bir Bülent Arınç’ın “Ben Başbakan gibi düşünmüyorum... Üç çocuk konusunda ısrar etmiyorum... Çok istemelerine rağmen hiç çocuğu olmayan aileler var... Hayırlısı olsun diyorum...” sözleri anlaşılmaz bir çıkıştır...

***


Herkes biliyor ki, “üç çocuk yapın” sözleri, “bir temennidir” aslında...

Altında devletin nüfus politikasının yattığı bir temenni...

Bu temenninin çocuğu olmayan ailelerle bir ilgisi yok...

Temenni nüfus politikasının, demografik yapının değişmemesini arzulayan bir uzantısı...

Sanki bu otokratik bir kişiliğin yansımasıymışcasına; Başbakan Yardımcısı’nın buna karşı çıkması anlaşılır gibi değil...

Bülent Arınç’ın bu gerçeği bilmemesi mümkün değil...

O zaman bu farklı çıkış neyin nesi?..

Tayyip Erdoğan’ın son zamanlarda, yakın çevresinden de kaynaklanan “bir yalnızlaştırma politikasına maruz kaldığını” söylediğimizde, acayip bir saldırı başlamıştı...

Sanki bir damarı ortaya çıkarmışız gibi...

Neler oluyor dersiniz bu ülkede?..

http://haber.gazetevatan.com/Haber/562500/4/Yazarlar

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Bülent Arınç: "Başbakanımıza katılmıyorum"


Bülent Arınç, katıldığı bir nikah töreninde, "Ben Başbakanımızın 3 çocuk tavsiyelerine katılmıyorum. Çok istemelerine rağmen çocuk sahibi olamayan çiftler var. Ben sadece hayırlısı olsun diyorum" dedi.


http://www.haberturk.com/gundem/haber/869630-basbakanimiza-katilmiyorum

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Yakın tarih: Erdoğan, General Sisi’yi kabul etti


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Mısır Savunma Bakanı General Abdulfettah el-Sisi'yi kabul etti.

Başbakanlık Çalışma Ofisi'nde gerçekleştirilen görüşme, yaklaşık 45 dakika sürdü.Görüşmede, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz da hazır bulundu.

http://www.akfikir.com/dis-politika/erdogan-general-abdulfettah-el-sisiyi-kabul-etti.htm

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Başbakan Erdoğan: Genelkurmay Başkanına "terör örgütü mensubu" demek affedilemez

Obama ve Erdoğan arasındaki 34 fark - Sami Kartal



Amerika’da Obama, Türkiye’de Erdoğan’a oy veren biri olarak, her iki ülke liderinin farklı yönlerini, farklı bir tarzda ele almak istedim. Zor bir alanda kalem oynattığımın farkındayım. Tesbitlerim doğru ya da yanlış, abartılı ya da eksik olabilir ki subjektif değerler söz konusuysa bu kuvvetle muhtemeldir.
Neticede bunlar, şahsi gözlem ve tecrübelerimi, espirili olduğu kadar çarpıcı bir üslupla yansıtmaktan başka bir gaye ve mana taşımıyor. Farklılıklardan ibret almaya, inceliklerin keyfini çıkarmaya,  sözün özüne varmaya çalışalım.
Her iki lider de halkının yarısından çoğunun oyu ile seçilmiş seçkin insanlardır. Yaş, çevre, yetişme tarzı ve fıtrat farkı gibi şahsi özellikler yanında, aralarındaki temel farkların, kendilerinden değil, ait oldukları toplum, kültür ve sistemden kaynaklandığını da gözardı etmeyelim. Liderler arasındaki bu farklılıklar aslında, ABD ve Türkiye’nin; ülke, insan, kültür ve politika farklılıkları aynı zamanda.
1 -KARİZMA: Obama’nın karizması kendindendir, Erdoğan karizmanın kendisidir!
2- LİDERLİK: Obama, zirvede, az rakipli, devrini yitirmeye yüz tutmuş bir ülkenin başkanıdır. Erdoğan’sa zirve yolunda, çok rakipli, devrini yakalamış bir ülkenin başbakanı.
3- TARZ: Obama sırasıyla, a) ihtimalleri değerlendirir, b) raporlara bakar, c) uzmanları dinler, d) muhalefetle tartışır, e) karar verip uygular. Erdoğan sırayı tersine işletir.
4- GEÇMİŞ: Amerikalı Obama; göçmen çocuğu “yarım Amerikalı”, annesi beyaz “yarım siyah”, babası Müslüman “yarım Hristiyandır”, Türk Erdoğan’ın hayatında “yarım” yoktur.
5- HİTABET: İkisi de iyi hatiptir. Obama önce akla sonra gönle seslenir. Konu ve sürenin dışına çıkma ihtimali düşüktür. Erdoğan önce gönlü, sonra aklı hedefler. Konu ve sürenin dışına çıkma ihtimali yüksektir.
6- GÜÇ: Obama, süper güçlü bir ülkenin, kendi ayakları üstünde durmaya çalışan başkanıdır. Erdoğan’sa kendi ayakları üstünde durmaya çalışan bir ülkenin süper güçlü başbakanıdır.
7- BAŞARI: Obama, ABD’nin sarsılan ekonomisi ve yıpranan imajını durdurursa başarılı, Erdoğan’sa Türkiye’nin düzelen ekonomisi ve parlayan imajını durdurursa başarısızdır.
8- HEDEF: Obama, ülkesini, bir önceki başkan hariç (Oğul Bush) eksi dört başkanın (Clinton, Baba Bush, Reagan, Carter) parlak zamanına geri döndürmeyi, Erdoğan’sa ülkesini, bir önceki başbakan (Gül) hariç eski dört başbakanın (Ecevit, Yılmaz, Erbakan, Çiller) sarsıntılı zamanlarına geri döndürmemeyi hedefler.
9- SEVGİ: İkisini de seven çoktur ama hiç bir Amerikalının Obama için canını verme ihtimali yoktur. Erdoğan içinse canını feda edenler çıkabilir.
10- NEFRET: İkisinin de nefret edeni çoktur ama kimse Obama’yı öldürmeye kalkmamıştır. Erdoğan içinse  suikast planları yapılmıştır.
11- GÜVEN: Seçmenleri Obama’ya değil sisteme güvenir ve herşeyi başkandan beklemezler. Erdoğan’ın seçmenleri ise sisteme değil Erdoğan’a güvenir ve herşeyi başbakandan beklerler.
12- İKİ SORUN: Obama ırkçılığı, Erdoğan vesayeti yenerek ülkesinin lideri oldu ama iki halk ta biliyor ki iki çiçekle bahar gelmez!
13- ZENCİLİK: Dün, birisi Amerika’nın, diğeri rejimin zencisiydi. Bugün, ikisi de zor bir süreci geçerek lider oldu. Yarın, Obama’nın zenci kalacağı kesin, Erdoğan’ınki değil.
14- DÜNYA: Obama, Avrupa’da hayranlık duyulan, Afrika’da sevilen, Asya’da idare edilen, Ortadoğuda nefret edilendir. Erdoğan’ın sırası tersinedir.
15- MUHALEFET: Obama’nın ülkede iki, Kongre’de bir muhalif partisi vardır ama kök söktürür. Erdoğan’ın ülkede yirmi küsür, Kongre’de üç muhalif partisi vardır ama esamesi okunmaz.
16- PARTİ İÇİ MUHALEFET: Obama’nın vekilleri, eyaletleri için, Obama’yı harcamayı göze alabilirler. Erdoğan’ınkiler şehirleri için harcanmayı göze alamazlar!
17- POLEMİK: Obama, muhalefetle kamuoyu önünde tartışmaz ama arka planda kuyusunu kazar. Erdoğan’a heryer Trabzon’dur!
18- OY ORANLARI: Obama’nın, muhalefete şiddeti arttıkça ve ses tonu yükseldikçe oyu azalır, Erdoğan muhalefete yüklendikçe, sesi sert çıktıkça oyu yükselir.
19- ZENGİNLER: ABD’de sermaye yelpazesi geniştir. En zenginlerle Obama arasında ilan edilmiş bir savaş yoksa da gizli bir mücadele vardır. Türkiye’de ise yelpaze dardır, savaş vardır ve açıktandır.
20- BÜROKRATLAR: Amerika’dakiler Obama’yı sevmez ama direnmezler onun için Başkan çoğunlukla bypass yapmaz. Türkiye’dekiler de Erdoğan’ı sevmez ama direnirler, onun için de başbakan çoğunlukla bypass yapar.
21- ADAM SEÇİMİ: Obama, adam seçerken, liyakatine göre sıralayıp varsa kendine en sadakatlisini, Erdoğan’sa kendine sadakatine göre sıralayıp varsa en liyakatlisini seçer.
22- VEKİL: Obama, senatör ya da vekil seçiminde minimum söz sahibidir. Erdoğan maksimum. ABD’de vekiller, başkandan çok seçmenine bağlılık duyar. Türkiye’de öncelik tersinedir.
23- KANUN: Obama Beyaz Saray’da taslak hazırlatır, aylar sonra kongreden, aylar sonra da Senato’dan belki geçerse kanunlaşır. Erdoğan hazırlatır, bazen bir gecede kanun olur.
24- GÖREV DEĞİŞİKLİĞİ: Obama için sıralamada çok şey değişmeyecek: Senatör-Başkan-Senatör. Erdoğan içinse değişiklik büyük: Belediye başkanı-Başbakan-Cumhurbaşkanı.
25- PARTİ: Obama’yı dün de bugün de yarın da partiden çekip alsanız, Demokrat Parti öylece kalır, Erdoğan’ı dün alsaydınız AK Parti olmazdı, bugün alsanız parti kalmaz, yarının cevabı ise bilinemez!
26- SEÇMEN SADAKATİ: Obama yeni parti kursa eski seçmeninin yüzde 5’i ya gelir ya gelmez, Erdoğan yüzde 95’i yanında götürür.
27- RİSK ALMA: Obama çoğunlukla risk almaz, Erdoğan çoğunlukla alır, Obama’nın alacağı riski devlet belirler, Devletin alacağı riski Erdoğan belirler.
28- AÇIKLAMA: Obama’nın açıklamaları, olabildiğince geç, yavaş, muğlak, sığ, abartısız, tarafsız, temkinli, yumuşak, planlı ve koordinelidir, Erdoğanınkilerse, alabildiğince erken, hızlı, açık, derin, abartılı, taraflı, dobra, sert, doğaçlama ve bireyseldir.
29- AÇIK KAPI: Obama hem dost ve hem de düşmanıyla ilişkilerinde, her an dönebilecek bir açık kapı mutlaka bırakır bu onun işini kolayaştırır ama “kaypak” izlenimi bırakır. Erdoğan’ın dostu dost düşmanı düşmanıdır, geri dönecek açık kapı çoğunlukla yoktur. Bu, onun işini zorlaştırır ama “mert” yapar.
30- HAYAT: Obama 52, Erdoğan 59 yaşındadır, İkisi de evlidir ve iki kızları vardır. (Erdoğan’ın iki de oğlu vardır) İkisi de gençlik yıllarında aktif spor yaptı. Obama basketbol takımında, Erdoğan’sa futbol takımında oynadı. Obama hukuk, Erdoğan iktisat eğitimi aldı.
31- SİYASET: Obama’yı başkanlığa çıkaran rampa, bütün siyasi tecrübesini borçlu olduğu İllinois eyaletidir. Erdoğan’ı başbakanlığa taşıyan köprü ise aktif siyasetle tanıştığı İstanbul’dur. Obama, hukukçu ve akademisyenlikten, Erdoğansa, İktisatçı ve işadamlığından siyasete geçti.
32- SEÇİM: Obama, 100 yıllık kadim bir partide, önce Hillary Clinton gibi eski başkan eşini sonra da McCain gibi efsane gaziyi yendi. Tek rakip partiye karşı yüzde 51 oy aldı. Erdoğan’sa yeni partisini kendi kurdu, içlerinde başbakan çıkarmışlar dahil 20 partiye karşı yüzde 50 oy aldı.
33- SEYAHAT: Obama başkanlığı süresince, 42 farklı ülkeye toplam 61 ziyarette bulundu, Erdoğan’sa 81 farklı ülkeye toplam 234 seyahat gerçekleştirdi. Obama, Türkiye’ye bir kez, Erdoğan ABD’ye 14 kez gitti.
34- MESAİ: Obama yurt içinde bir kaç, yurtdışında onlarca büyük sorunla uğraşır. Erdoğan’sa yurtiçinde onlarca yurtdışında bir kaç dev sorunla mücadele eder.

ÖZET: İkisi de olağanüstü ülkelerin olağanüstü liderleridir ama bir olağanüstü farkla... Biri Amerikalı diğeri Türk’tür.

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Son muhtıra - marksist.org

2007 senesi, darbeler tarihi olarak da okuyabileceğimiz siyasi tarihimizde oldukça 'özgün' bir yere sahip. Bu yazıda, ülkenin gidişatını kökünden değiştiren 22 Temmuz 2007 seçimlerinin 6. yıldönümü vesilesiyle kısa bir hafıza tazeleme turu yapmak istiyorum.
Malum, 2007 cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılacağı yıldı. Çatırdamakta olan kemalist rejimin sahipleri, beş yıldır iktidarda olan AK Parti'nin çıkaracağı herhangi bir adayın seçilmesini, her ne pahasına olursa olsun engellemeye yeminliydiler. Bu 'paha'ya cinayetler, suikastler, bombalamalar ve askeri darbeler de dahildi. Kendilerinden olmayan birinin 'Cumhuriyet'in son kalesi' olan Çankaya'ya çıkmasına kesinlikle izin vermeyeceklerdi.
Bunun ilk işaretini, kimseye randevu vermeyen dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'le görüştükten sonra, 8 Mayıs 2006'daki yazısında Cumhuriyet gazetesi başyazarı İlhan Selçuk vermişti: "2007'ye doğru Türkiye Cumhuriyeti büyük bir sınav yaşayacak ve gerilimden geçecek gibi görünüyor."
Aynen dediği gibi oldu. 2006'daki Trabzon'da Rahip Santaro cinayeti, Danıştay saldırısı, Cumhuriyet'in bombalanması gibi 'çağdaşlığa karşı şeriatçı eylemler'in ardından 2007 Hrant Dink suikastıyla açıldı. Ardından Malatya'da üç Hristiyan'ın öldürülmesi ve 'Cumhuriyet Mitingleri' geldi.
Mitingler, orduyu devreye sokmaya gerek kalmaksızın, sivil (!) basınçla hükümeti alaşağı etme amacındaydı. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) mitinglerin organizasyonunun 'sivil' görünümünü sağlamada başı çekiyordu. Emekli komutanlar Hurşit Tolon ve Şener Eruygur ADD'de aktif roller üstlenmişlerdi. Ordunun açıkça 'göreve' davet edildiği mitingler için cumhurbaşkanlığı bütçesinden ödenek ayrılıyor, üniversitelerde sınavlar erteleniyor, kışlalardan subaylar ve askeri okullardan öğrenciler sivil kıyafetlerle alanlara taşınıyor, bazı TV kanalları günlerce çağrılar yayınlıyordu.
Bu arada devletin en tepesi başta olmak üzere üniversiteler, yargı, siyaset ve medyadan durmadan sert açıklamalar geliyordu. Cumhurbaşkanı Sezer Harp Akademileri'nde yaptığı konuşmada: "Rejim hiç bu kadar tehdit altında olmadı. Dış güçler ılımlı İslam devleti kurmak istiyor" dedi. Eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, daha 2006 Aralık sonunda "Oylamaya 367 vekil katılmazsa seçim iptal olur" sözleriyle fitili ateşlemişti.
CHP Genel Başkanı Baykal "Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmasına Silahlı Kuvvetler kayıtsız kalmayacaktır" diyerek orduya göz kırpıyordu. Aynı Baykal ilk sivil cumhurbaşkanı Özal için de "Onursuzca indiririz" buyurmuştu zamanında. Şimdi Ergenekon tutuklusu olan gazeteci Tuncay Özkan"Çankaya'ya barikat kuracağımız günler gelecek" diyordu.
O sıralar kanserle boğuşan Prof. Türkan Saylan rejimin sahiplerinin genel görüşünü çok iyi özetliyordu: "Bu ülkede bizim istemediğimiz bir şeyin olması mümkün değildir". Ulusal Sanayici ve İşadamları Genel Sekreteri Birol Başaran "Hukuk dışına çıkılacak günler geliyor" derken, TKP'nin Ankara 2. Bölge Mv adayı Prof. Erhan Nalçacı cumhurbaşkanının eşinin başörtülü olmasına atıfla "Kanımızın son damlasına kadar türbanla mücadele edeceğiz" diyecekti. Gazeteci Can Dündar Türkan Saylan için "Kitleleri uyandırarak, meydanları doldurarak AKP'nin Çankaya yoluna barikat ördü" yazıyordu.
Elbette en etkili isim Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'tı. Şemdinli'de Kürtleri bombalayan 'iyi çocuklar'ın hamisi Büyükanıt neredeyse hergün Çankaya'ya kimin çıkacağına dair açıklamalar yapıyordu: "Cumhurbaşkanı cumhuriyete sözde değil, özde bağlı olmalı".
Sürecin başka bazı aktörlerini de hatırlamakta fayda var. 367 rezaletinin gerçekleşmesine oylamaya katılmayarak katkıda bulunan iki isim merkez sağın iki partisinin başındaydı: DYP'de Mehmet Ağar ve ANAP'ta Erkan Mumcu. Eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, siyasiler ve emekli büyükelçilerin de içinde bulunduğu Encümen-i Daniş vasıtasıyla mesajlar veriyordu. Şimdi Ergenekon tutuklusu olan İlker Başbuğ Kara Kuvvetleri Komutanı'ydı. Danıştay Başsavcılığı görevini şimdi ADD başkanı olan Tansel Çölaşan ("Asker devreye girdi. 27 Nisan sürecini başlatıp milyonlarca insanımızı rahatlattı" diyen Emin Çölaşan'ın eşi), YÖK başkanlığını ise dört yıl boyunca hükümetle çatışanErdoğan Teziç yürütüyordu.
Ve nihayet, 23 Nisan'da Başbakan Erdoğan'ın AK Parti'nin cumhurbaşkanı adayının Abdullah Gülolduğunu açıklamasından dört gün sonra TSK beklenen müdahalesini yaptı. Meşhur 27 Nisan e-muhtırasını yayınladı.
***
Ama 2007 yılının 'özgünlüğü' buraya kadar hatırlatılanlardan dolayı değil. Benzer senaryo ve kumpasları çok gördük. Özgünlük cumhuriyet tarihi boyunca ilk defa bir hükümetin askere (ve hempalarına) açıktan kafa tutarak, hiç gecikmeden, hemen ertesi gün bir karşı 'muhtıra' yayınlayabilmiş olmasında yatıyor.
Bütün bu müdahaleler sonucu kilitlenen meclis (sivil siyaset) 22 Temmuz'da seçimlerin yapılması kararı aldı. Seçime giderken, 12 Haziran 2007'de Ümraniye'de bir gecekonduda bulunan 27 adet el bombasıyla başlayan soruşturmalar, darbeler tarihini değiştirecek Ergenekon Terör Örgütü Davası'na dönüştü. Ve 22 Temmuz seçimlerinde halk, askeri vesayetin üstüne yürüme cesareti gösteren AK Parti'yi, oylarını %34'ten %47'ye çıkararak ödüllendirdi.
***
22 Temmuz seçimlerine giderken sivil siyasetin elini güçlendiren iki olgu daha vardı. İlki, daha sonra ortaya çıkan darbe belgelerinde 'operasyon' olarak bahsedilen Hrant Dink cinayetine yüzbinlerin sokakta verdiği tokat gibi cevaptı. Kaos yaratmak için işlenen bir cinayet ters tepmiş, Ergenekoncular işi ellerine yüzlerine bulaştırmışlardı. "Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeniyiz" sloganı bütün ezberleri bozdu.
İkinci olgu ise seçimlere bağımsız adaylarla girilmesi ve önemli bir başarı elde edilmesi oldu. Kürt siyasi hareketi mecliste 20 civarında sandalye kazandı. Sonraki seçimde bu taktiği tekrarlayarak sayıyı 36'ya çıkardı.
İstanbul 1. ve 2. bölgelerde binlerce bağımsız ve gönüllü aktivistin yürüttüğü Ufuk Uras ve Baskın Oran seçim kampanyaları ise Türkiye seçim tarihine geçecek nitelikteydi. Her iki kampanya da açıkça milliyetçiliğe ve askeri darbelere karşı sloganlarla, eşitlik, özgürlük ve demokrasi talebiyle sokakta yürütüldü. Yüzlerce yürüyüş, miting, gösteri yapıldı. Sonuçta Uras milletvekili seçildi, Oran ise (bölgesinde karşısına Kürtlerin aday çıkarmasına rağmen) hatırı sayılır miktarda oy topladı.
***
Türkiye siyaseti 22 Temmuz seçimleri arifesinde ve ertesinde yaşananlarla büyük bir dönüşüm geçirdi. Ardınan gelen davalarla darbeciler ve darbecilik mahkum edildi. Artık Silivri kapısında gösteri yapan darbeci yakınları dahi "Her türlü darbeye karşıyız" pankartı açmayı ihmal etmiyor. Topluca istifa eden genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının arkasından da kimse su dökmüyor. Demokrasi ipine sarılan kazanıyor.
Cengiz Alğan