suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2013 Pazartesi

Art of Surviving

Suriye’nin kimyasal silah sorununu kim üzerine alacak?


Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği Özel Temsilcisi Lahdar Brahimi, Şam’ın kimyasal silahların imhası konusunda uluslararası toplum ile yaptığı işbirliğinden memnun. Askeri amaçlı zehirli maddelerin üretiminde kullanılan donatımın yarısı imha edildi. Fakat mevcut zehirli maddelerin imhası sorunu henüz çözülmedi.

Şam, Kimyasal Silahların Yasaklanması Anlaşmasını imzalayarak uluslararası denetçilerin kontrolü altında kimyasal silahları aktif bir şekilde imha etmeye başladı. İki haftada zehirli maddelerle doldurulabilen bombaların ve füze başlıklarının yarısı imha edildi. İki hafta sonra bu aşama tamamlanacak.

Peki, bizzat zehirli maddeler ne olacak? Rusya Politik Araştırmalar Merkezi çalışanı Andrey Baklitskiy, bu sorunun yanıtının henüz bilinmediğini söyledi:

“Daha önce Kimyasal Silahların Yasaklanması Anlaşması çerçevesinde her zaman tamamen sahibi olan ülkenin topraklarında imha ediliyordu. Rusya, ABD, Libya ve Arnavutluk bu şekilde yapıyor. Yani Suriye’de imha edilmesinin teknik bakımdan imkansız olduğunu iddia etmek yanlış olurdu. Diğer yandan imha çalışmalarının silahlı çatışmaların yaşanmadığı yerde imha edilmesinin daha doğru olduğunu anlıyoruz.”

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve ABD’li muhatabı John Kerry, geçtiğimiz Cumartesi günü, Suriye’nin kimyasal silah bileşenleri ile malzemelerinin “mümkünse, Suriye sınırları dışında” imha edilmesine ilişkin çerçeve anlaşmasını imzalamıştı. Şam, kimyasal silah stoklarının bir kısmının ülke dışına çıkarılmasını onayladı. Fakat şimdilik nereye çıkarılacak ülke bilinmiyor. ABD, Suriye’nin komşuları Türkiye ve Ürdün’ü kandırmaya çalıştı. Fakat bu ülkelerin zaten Suriye yüzünden çok fazla sorunu var ve yenilere ihtiyacı yok. Irak ve Libya ise zaten istikrardan uzak. ABD’nin başvurduğu Avrupa ülkeleri, öncelikle Arnavutluk, Belçika, Norveç ve Fransa, olumlu cevap vermiyor. Rusya’nın seve seve yardım edeceğini ancak imkanı olmadığını belirten Rusya Askeri Sanayi Komisyonu Başkanlığı Toplumsal Konseyi üyesi Viktor Murahovskiy, Rusya’nın Sesi radyosuna şunu söyledi:
“Rusya’da kanuna göre zehirli maddelerin taşınması yasak. Bir de kendi imha sürecimizi halen tamamlamadık. Birkaç bin ton kimyasal madde imha etmemiz gerek. Bunlar, özel yerlerde bulunuyor, hiç bir yere taşınmıyor, bulunduğu yerde imha ediliyor.”

Günümüzde kimyasal silahları imha etmek için iki yöntem uygulanıyor. İlki, kimyasal yöntemle etkisiz hale getiriliyor ya da yüksek sıcaklarda yakılıyor. ABD, yakma usulünü tercih ederken Rusya kimyasal usulü kullanıyor. Her iki yöntem oldukça zararsız fakat büyük harcamalar ister. Askeri uzman Viktor Murahovski konuyla ilgili şunu söyledi:

“Donanım fiyatları malum. Örneğin Rusya’daki imha fabrikasının maliyeti yaklaşık 200 milyon dolar. Yakma donanımı daha ucuz ancak daha sayıca daha fazla olması gerekiyor. Yani toplamda yine 200-250 milyon dolar olur. Bunun dışında kimyasal silahları toplama, taşıma ve güvenliğini sağlama maliyetleri de hesaba katılmalı.”

Uluslararası plana göre Suriye’deki kimyasal silahlarının imhası gelecek yılın ortalarına doğru tamamlanmalı. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, geçenlerde, aslında tüm süreç için en az bir yıla ihtiyaç olduğunu söylemişti. Batı, hemen Esad’ı sorunu uzatmakla suçlamıştı. Fakat gidişe bakılırsa Esad’ın açıkladığı süre daha gerçekçi görünüyor.


9 Ekim 2013 Çarşamba

"Esad'ın kolayca devrilebileceğini düşünmek büyük hataydı"


Esad'ı üç güç ayakta tuttu

Esad'ın siyasi ömrü uzadı mı? Bu sorunun yanıtını Taraf Gazetesi Yazarı Erdal Güven, RS FM mikrofonlarına verdi. Suriye’nin Ortadoğu’nun en örgütlü devleti olduğunu belirten Güven, Esad'ın kolayca devrilebileceğini düşünmek büyük hataydı” dedi.
Ali Topuz ile Dünya Hali'ne konuk olan Erdal Güven, gelinen noktada Suriye'de rejimin önemli özelliklerinin belirleyici olduğunu dile getirdi. Güven, "Esad rejimi, Ortadoğu'daki diğer benzer rejimlerin aksine tabansız değildi, bu gözardı edildi. Dar da olsa önemli bir tabanı var” dedi. Güven, Suriye devletinin Ortadoğu'nun en örgütlü devleti olduğunu da vurguladı.
Erdal Güven: Suriye’de öteden beri ama özellikle de son 2 yıllık süreçte rejim etrafında kenetlenmiş bir halk desteği var. Suriye rejiminin Tunus’tan, Mısır’dan, farklı olarak bir tabanı var.

“SURİYE, ‘MISIR, LİBYA VE TUNUS’TAN FARKLI
Erdal Güven, “Suriye hem iç hareketlere hem de İsrail nedeniyle dış saldırılara karşı silah yatırımı yapan bir ülke” diye konuştu.
“İkincisi Suriye, kuruluşundan bu yana komşularıyla hep irili ufaklı savaşlar içerisinde bulunduğu için, içeride rejimin bekasını garantiye alabilmek adına dış güçlere karşı özellikle silaha, orduya, istihbarat teşkilatına çok yatırım yapmış bir devlet. Yine bu iki yıllık süreçte bunun ne kadar önemli olduğu rejimin ayakta durmasını sağlamak açısından ortaya çıktı. Dolayısıyla Suriye’nin Mısır, Libya, Tunus gibi olmayacağı, Suriye’de işlerin öyle yürümeyeceği Suriye tarihini ve Suriye Devleti’nin ve toplumunun yapısını bilenler için sürpriz değil.”

“ESAD’IN KOLAYCA DEVRİLEBİLECEĞİNİ DÜŞÜNMEK HATAYDI”
Suriye’nin, çıkarları Batı ile ters düşen Rusya ve İran gibi ülkelerle işbirliğinde başarılı olduğunu söyleyen Güven, “Esad'ın kolayca devrilebileceğini düşünmek büyük hataydı” ifadesini kullandı.
“Batı ile Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere İsrail’le ilişkileri yüzünden sürekli bir husumet içerisinde olduğu için Suriye rejimi arkasını hep Amerika’nın karşısında gördüğü güçlere dayamak durumunda kaldı. Neydi bunlar? Zamanında Sovyetler Birliği’ydi. Şimdi de büyük ölçüde yine Sovyetlerin mirasçısı olan Rusya, bir ölçüde belki Çin ve tabi bölgesel anlamda en önemlisi İran. Bunun dışında Ortadoğu’nun en güçlü örgütlerinden birisi Hizbullah.”

“BELLİ BİR DEVLET AKLINA SAHİP”
Taraf Yazarı Erdal Güven, “Suriye, belli bir devlet aklına sahiptir. Gerektiğinde şiddet kullanması, zalim olması bu gerçeği değiştirmez” dedi. Güven, İran'ın da uluslararası sisteme yaklaşmasıyla Esad'ın elinin daha da güçleneceğini belirtti.
“Aklı olan ve bu aklını kullanabilen bir rejim, onu da gördük. Baba Esad’da böyleydi. Ciddi anlamda ekonomik zenginliği olmayan bir ülkeyi neredeyse Ortadoğu’nun belirleyici ülkelerinden biri yapmayı başarabildi.

“İRAN NORMALLEŞTİKÇE ESAD’IN ELİ GÜÇLENİR”
İran ne kadar dış politikada normalleşirse, rasyonelleşirse bu ister istemez bütün bölgeye ve İran’ın bir numaralı müttefiki Suriye’ye, Suriye’nin dış politikasına da yansıyacaktır.”


12 Eylül 2013 Perşembe

Rusya-ABD formülü neden Ankara’da 'soğuk duş etkisi' yarattı?


Serkan Demirtaş
Ankara

ABD ile Rusya arasında geliştirilen ve Suriye’nin de kabul etmesiyle olası bir Amerikan saldırısının askıya alınmasına yol açan diplomatik formül, Ankara’da olumlu karşılanmadı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Pazar günü “koşulların gelişimine göre muharip ya da lojistik destek veririz” dediği askeri operasyon seçeneğinin zayıflaması, Ankara açısından Beşar Esad yönetimine verilmiş “açık çek” olarak görülüyor.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Pazartesi günü Londra’da düzenlediği basın toplantısında Suriye yönetiminin elindeki tüm kimyasal silahları uluslararası topluma devretmeyi kabul etmesinin askeri operasyonu önleyecek potansiyel bir gelişme olarak nitelendirmesiyle gelişen diplomatik formül, beklenmeyecek bir süratte olgunlaştı.
Fransa’nın da BM Güvenlik Konseyi’ne yeni bir karar tasarısı sunması adımını getiren bu sürece Türkiye’den ilk tepki ise Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ndan Pazartesi gecesi geldi.
Geliştirilen formüle “kozmetik” nitelemesi yapan Davutoğlu, Habertürk TV’de katıldığı bir programda “Bugün, böyle kozmetik bir yöntemle eğer geçmişte uygulanan o büyük suçu unutturmak adına nerede olduğunun tespit edilmesi bile aylar alacak olan bir kimyasal silahlar envanterinin çıkarılması veya devri gibi konuyla zaman kazandırılmaya çalışılırsa, Beşar Esad’ın bundan sonraki katliamlarına yeşil ışık yakılmış olur” diyerek, gelişmeler karşısındaki tepkisini dile getirdi.
Suriye’nin bu teklifi kabul etmesinin 21 Ağustos’ta bin 700 kişinin ölmesine neden olan kimyasal saldırı suçunu zımnen kabul etme anlamına geldiğini belirten Davutoğlu, uluslararası toplumun caydırıcılıktan vazgeçmemesi ve kimyasal silah kullanan bir rejimi cezalandırması gerektiğini kaydetti.
Bakan, “Böyle bir katliam işlenmişse, bu katliamın mutlaka uluslararası hukuk nezdinde en net şekilde cezalandırılması bir zarurettir,” ifadelerini kullandı.
Ankara, 1999’da Kosova’da NATO’nun gerçekleştirdiği ve 78 gün süren hava operasyonuna benzeyen bir askeri saldırı sonucunda Esad yönetiminin devrilmesini ve Suriye muhalefetinin süratle yeni yönetimi inşa ederek, 2 buçuk yıldır süren iç savaşın sonlanabileceğini düşünüyor.

Ankara, gelişmeleri doğru okuyamadı mı?


Ankara’da yerleşik Batılı bir ülke diplomatına göre, askeri operasyon seçeneğini bir anda uzaklaştıran gelişme Türk hükümeti açısından “hayal kırıklığı” yarattı.
Bunun en önemli nedeni olarak, Ankara’nın, Obama yönetiminin kırmızı çizgi olarak nitelendirdiği kimyasal silahların kullanımına mutlaka askeri bir yanıt vereceğine ilişkin çok kesin bir yargı içinde olmasını gösteren diplomat, “Halbuki Washington, bir yandan askeri olasılığı konuşurken diğer yandan da yaratıcı diplomatik seçenekleri araştırıyordu. Obama hiçbir zaman Suriye konusunda askeri seçenekten yana olmadı” ifadelerini kullandı.
Başbakan Erdoğan’ın 30 Ağustos resepsiyonu sırasında olası askeri operasyonun G-20 Zirvesi öncesinde yapılabileceği beklentisinde olması ve Obama’nın saldırı öncesi Kongre’ye başvuracağını ifade etmesinin Ankara’da çok da sıcak karşılanmaması, Ankara’nın gelişmeleri farklı değerlendirdiği yorumlarına neden oldu.
Bunun da ötesinde, Erdoğan’ın önce Türkiye’nin kurulacak her türlü uluslararası koalisyona katılabileceğini ifade etmesi ardından da Pazar günü Arjantin dönüşünde “koşullara bağlı olarak olası operasyona muharip ya da lojistik destek verilebileceği” açıklamasını yapması, Türkiye’nin G-20 Zirvesi sırasında gelişen diplomatik sürecin dışında olduğunun da göstergesi olarak değerlendirildi.

11 Eylül 2013 Çarşamba

Suriye'li çocuklar Atatürk'ün 'Gençliğe Hitabe'sini ezberliyor

Cüneyt Özdemir


Türkiye gibi gündem manyağı bir ülkede, Suriye’de savaş bulutlarının toplandığı, büyük bir savaşın tartışıldığı şu günlerde belki sıra henüz bu söylediklerimi konuşmaya gelmedi ama Türkiye’nin artık gül gibi bir Suriyeli göçmen, misafir, sığınmacı sorunu var. Nitekim Akçakale’deki çadırkentin anaokulunda bunun ilk işaretini karşımda buluyorum. Sınıfın içinde yaşları 4-5 civarı 30 kadar çocuk hançereleri yırtılırcasına Türkçe bir metni ezbere okuyorlar. İçeri girip ne dediklerini anlamaya çalıştığımda şaşırıp gülmekten kendimi alamıyorum. “Eyyy Türk Gençliği” diye başlayan Atatürk’ün ‘Gençliğe Hitabe’sini hepsi ezberlemiş avaz avaz tekrar ediyorlar. Kampın içinde konuştuğum kimi yöneticiler, bu savaş tamamen bitse bile pek çok ‘misafirin’ geriye dönmeyeceğini düşündüklerini saklamıyorlar. Başta Gaziantep ve Hatay olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerinde düne kadar olmayan bir Suriyeli ‘misafir’ problemi baş gösteriyor. Şimdilik can telaşında olan bu insanları herkes anlayışla karşılıyor ancak hem bölgenin hem de Türkiye’nin yakın bir zamanda demografik yapısında ilginç bir Suriye efekti olacağı da kaçınılmaz gözüküyor. Şanlıurfa sokaklarında homurdanmalar başlamış bile. Kimileri kiraları arttırıp savaş ekonomisini ‘kâr’a çevirme telaşında, kimileri ucuz işgücü olarak görüp sömürme sevdasında, kimileri ise bu insanlara yönelik ‘ırkçı’ bir söylemi sessizce büyütüyor.

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cuneyt_ozdemir/suratimda_patlayan_samar-1150240

9 Temmuz 2013 Salı

ABD kurmayları çalışıyor! "Suriye 10 yıl sürebilecek bir mesele"


ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey, ülkesinin Suriye konusunda “10 yılı ilgilendiren bir süreçle” karşı karşıya olduğunu söyledi.


Birleşmiş Milletler’in açıklamasına göre, 2011 Mart ayında Devlet Başkanı Beşar Esad’ı devirmek için başlayan isyanda, 90 binden fazla kişi öldü. CNN’de önceki gün yayınlanan Birliğin Durumu programında konuşan Dempsey, “Suriye’deki çatışma bölgesel bir sorun haline geldi, şimdi de Lübnan ve Irak’a yayılıyor. En hafifinden bir çekişme, ya da en kötüsü İslam’ın Sünni ve Şii mezhepleri arasındaki bir çatışma. İki tarafın radikalleri tarafından bazı noktalarda ele geçirilmiş bir mesele. Bir yanda El Kaide bir yanda Lübnan Hizbullah’ı ve diğer taraf. Bu 10 yıllık bir mesele. Eğer biz bunun 10 yıl sürebilecek bir bölgesel sorun olduğuna dair planlama yapamazsak, bazı hatalar yapabiliriz” dedi. Suriye’ye yönelik bir ABD müdahalesinin ise “kolay bir konu” olmadığını belirten Dempsey, “Savaşı başlatmadan önce barışın neye benzediğini anlamamız gerektiği görülüyor” dedi.

http://www.hurriyet.com.tr/planet/23682975.asp

23 Haziran 2013 Pazar

"Büyük resmi görelim!" - Cem Küçük

17 Mart'ta Alman gizli servisi BND'nin Başkanı Gerhard Shindler Suriye'ye bir ziyarette bulundu. Basına çok fazla bilgi verilmese de bu ziyaret çok kritik bir önemi haizdi.Dönüşünde Shindler muhaliflerin eskiye oranla Esad güçlerine karşı çok fazla şansı olmadığını söyledi. 2013'ün başında Esad'ın devrileceğini düşünen BND Başkanı, Suriye'de olup biteni kendi gözleriyle görünce raporunu değiştirdi.

Resmi açıklama böyle de olsa Gerhard Shindler PKK'nın Suriye kolu PYD lideri Salih Muslim ile de görüşmüştü. Bu görüşmeden sonra Muslim Suriye, İran ve Irak'taki Kürtlerin Ortadoğu'da bir demokratik konfederasyon kurabileceğini, o zaman sınır değişikliklerine ihtiyaç duyulmayacağını söyledi. Muslim'e bunu söyleten BND'ydi. 

Çünkü Kuzey Irak yönetimi lideri Barzani'yle Irak yönetimi arasında petrol ve gelir paylaşımı konusunda sorun vardı. Neçirvan Barzani tam da bu dönemde Türkiye ile dostluğun ve işbirliğinin önemine vurgu yapmıştı. Ama Muslim'in açıklamaları Avrupa'nın bu işlerin bilfiil içinde olduğunu gösteriyordu. 

Beş gün önce Kuzey Irak Yönetimi, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'na (TPAO), Kuzey Irak'ta 6 bölgede petrol arama için lisans verdi. Bu durum en çok Almanların, İngiliz muhafazakârlarının ve Amerikan neo-con'larını hoşuna gitmedi. Niye mi?

Buradan filmi biraz geri saralım. 10 Ocak'ta Paris'te üç PKK'lı kadın öldürülmüştü. Öcalan'la müzakerelerin başladığı bu dönemde Paris'te işlenen suikast tamamen Avrupa Gladyosu'nun işiydi. Amaç da müzakere sürecini başından bitirmekti. 

Öte yandan Atlantik'in karşı yakasında Obama'nın başı da Amerikan derin devletiyle dertteydi ki hâlâ dertte. Silah kontrol yasasını geçirmek için uğraşan Obama Boston'da patlayan bombalarla Demokratlar'a bile söz geçiremedi. Boston patlamasının faili olduğu ileri sürülen üç Çeçenin ikisi öldürüldü, biri de konuşmasın diye ağız ve tiroidinden vuruldu. Bu bombalama neo-con çetenin kotardığı bir komploydu ve tuttu. Aynı günlerde Obama'ya içinde zehir olan mektuplar gönderildi. Olay zavallı bir meczubun üzerine yıkılmaya çalışıldı.

Çok geçmeden 11 Mayıs'ta Reyhanlı patlaması oldu. 53 vatandaşımız hayatını kaybetti.Türkiye'de kaos çıkarmak ve Suriye meselesinde elini kolunu bağlamak için yapılmış bir operasyondu. Başbakan Erdoğan Gezi Eylemleri için Reyhanlı'nın devamı açıklamasında bulundu. AK Parti binasına LAV silahıyla yapılan saldırı, DHKP-C görünümlü ABD elçiliğine yönelik bombalama eylemini de denkleme koyalım.

27 Mayıs'ta İngiltere'de sonradan Müslüman olmuş iki Afrikalı üzerindeki kıyafetten asker olduklarını düşündükleri birine satırlarla saldırdılar. Saldırganlar ne hikmetse olayı videoya birebir kaydetmişler. İngiliz medyası boş durur mu, günlerce bu saldırıyı işledi. Üç gün sonra bu olayın bir benzeri bu sefer Paris'te yaşandı. Orada da saldırgan İslami jargonla bağırıp çağırıyordu. Kameralar da olayı şıp diye çekmişlerdi. Bunların hepsi Avrupa Gladyosu'nun operasyonuydu.

Sonra 31 Mayıs'ta günlerdir konuştuğumuz Gezi Parkı eylemleri devreye girdi. Gayet insancıl ve barışçıl başlayan eylemler araya başkalarının girmesiyle bir kalkışmaya döndü. Almanların Deutche Bank üzerinden borsa manipülasyonları, dışarıya para akıtmaları, dövizle oynamaları bir miktar etki etse de Türkiye'yi olumsuz etkilemedi. Hükümeti ve özelde Erdoğan'ı devirmek isteyenler boşa çıktılar. Ama Türkiye tam 20 gün boyunca içe kapandı ve dünyada ne olup bittiğiyle ilgilenmedi.

Biz birbirimizi yerken Pentagon Obama'ya Suriye'nin kimyasal silah kullandığıyla ilgili aynı raporu 4.kez sundu. Obama daha önce kabul etmediği raporu bu sefer kabul etti. Çünkü oynanan oyunu görüyordu. Tam da bu sırada Ulusal Güvenlik Danışmanı Tom Donilon'u istifaya zorladı ve nispeten liberal Susan Rice'ı göreve getirdi. 

Obama'yı zor durumda bırakmak için bu sefer NSA (Ulusal Güvenlik Teşkilatı) çalışanı Edward Snowden ABD'nin Prism programıyla herkesi hukuksuz dinlediğini ifşa etti ve bu Guardian'da yayınlandı. Zbigniew Brzezinski, 'Vatansever olduğunu söyleyen biri gizli bilgileri niye başka ülkeye verir ki?' diye sordu. Haklıydı. Tezgâh büyüktü. 

4 gün önce de ABD Federal Soruşturma Bürosu FBI, Obama ve İsrail karşıtı Müslümanlara suikast düzenlemek için yüksek radyasyon veren 'X-Ray silahı' geliştiren iki ABD vatandaşını gözaltına aldı. ABD basını hedefin Obama olduğunu yazdı. Guardian ise, 'Hedefte Müslümanlar vardı' dedi. Aslında hedef Obama'nın bizzat kendiydi.

Son altı ayda bu kadar olay olurken bunların hepsi eğer tesadüfse söylenecek bir şey yok. Ama az aklı çalışan biri bunların hepsinin koordineli ve önceden organize edilmiş olaylar olduğunu bilir.

Bunları yapanlar, yani içeride Erdoğan'ı, dışarıda Obama'yı hedefe koyanlar bildiğimiz bir ekip. Avrupa Gladyosu (Almanlar-İngiliz muhafazakârları, Fransa), neo-con'lar (CIA, Pentagon ve NSA'in çekirdek kadroları, silah ve petrol lobisi, Cumhuriyetçi senatörlerin bir kısmı), İsrail sağı. Bir de bu yapının kontrolündeki medya, iş dünyası ve Türkiye'deki lobilerini ekleyin. 

Büyük resim budur. Yok her şey spontane gelişiyorsa ve buna inanıyorsanız niçin korkuyorsunuz ki? Gezi eylemlerinin üzerinde 1 ay bile geçmemişken saçma sapan sosyolojik yorumlar yapanları ciddiye alırsanız olayın özünü kaçırırsınız. Ama terör sorununu çözmüş, iç barışı sağlamış ve ekonomik anlamda en iyi zamanlarını yaşayan Türkiye Orta Doğu'da kimleri oyun dışına itiyor iyi düşünmek lazım.

21 Haziran 2013 Cuma

"Oğlumun nasıl şehit olduğunu öğrenmek hakkım"


F-4 tipi askerî uçağın 22 Haziran 2012’de Suriye karasularında düşürülmesinin üstünden bir yıl geçti. Pilot Yüzbaşı Gökhan Ertan ve Teğmen Hasan Hüseyin Aksoy’un naaşına 12 gün sonra ulaşılabildi.

Ancak uçağın nasıl düştüğü aydınlatılamadı. İhmal ve ağır kusur gerekçesiyle Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunan Teğmen Aksoy’un babası Osman Aksoy, hadisenin bir an önce aydınlatılmasını istedi: “Oğlumun nasıl şehit olduğunu hâlâ öğrenemedik. Baba olarak bunu bilmek hakkım.”

Askeri jetin düşmesiyle ilgili Şehit Yüzbaşı Ertan ve Şehit Teğmen Aksoy’un aileleri, 26 Aralık 2012 tarihinde ilgili kişi ve kurumlar hakkında Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Olayın üzerinden bir yıl geçmesine rağmen soruşturmanın yavaş ilerlemesinden yakınan baba Osman Aksoy, yaşanan süreci şu sözlerle anlattı: “Uçağın düştüğü bilgisini aldıktan sonra oğlumun görevli olduğu 7’nci Ana Jet Üs Komutanlığı’ndan iki günde bir beni arayarak bilgi verilmeye başlandı. Medyada olaya ilişkin farklı haberler, yorumlar çıkınca oğlumun komutanına bu konuda açıklama yapılmasını istedim. Bana her konuşmamızda, ‘Medyada yer alan bilgilere itibar etmeyiniz. Size en kısa zamanda net bilgi verilecektir’ denildi. Fakat olayın üzerinden bir yıl geçti hâlâ o net bilgiyi alacağım.” Konuya ilişkin şüpheleri artmaya başlayınca suç duyurusunda bulunduğunu belirten Aksoy, tek isteğinin konuya açıklık getirilmesi olduğunu ifade etti: “Suç duyurusundan sonra artık kimse aramıyor. Arayanlar da benimle irtibatını kesti. Somut bilgi, uçuş görevi, olayın ne şekilde ve kimler tarafından gerçekleştirildiği, ölüm nedenleri gibi konularda bilgi verilmedi. İstenildiği halde otopsi raporu ulaştırılmadı. Uçağın kalkışında, görevlendirilmesinde hata olabilir. Uçuş görevi esnasında yanlış bilgiler de verilmiş olabilir. Bugüne kadar tatmin edici bilgi alamadım. Beni kahreden bu. Ben suçlu aramıyorum ki. Kimsenin kusuru da olmayabilir. Konuya açıklık getirilsin yeter. Bu olay aydınlatılırsa gerçekten huzur bulacağım.”

Yüzüne bakmaya cesaret edemedim

Oğlunun cenazesinin olaydan 12 gün sonra denizden çıkarıldığını hatırlatan Osman Aksoy, o an yaşadığı üzüntüyü şu sözlerle dile getirdi: “Malatya’da otopsisi yapıldıktan sonra İstanbul’a gönderildi. Yüzü parçalanmış. Bantlamışlar. ‘Görmek ister misin?’ diye sordular. Ben de bakmaya cesaret edemedim. Bir de onu en son hatırladığım şekliyle bilmek istiyordum. Eğer yüzüne baksaydım o zaman daha çok canım yanardı. Şimdi bazen görevde olduğunu hayal ediyorum. Sokakta, çarşıda ve pazarda insanların yüzünde onun simasını arıyorum. Bu arayışım bir teselli belki de. Benim yüreğimin nasıl yandığını kimse bilemez.”

http://www.zaman.com.tr/gundem_oglumun-nasil-sehit-oldugunu-ogrenmek-hakkim_2102757.html